Solun Sınıfsal Politik Devrimi

5 Şubat 2009 admin
“Marx’tan, bu büyük kuramcıdan, proleterlerin bu eşsiz yol göstericisinden, devrime inançla bağlanmayı, işçi sınıfını yakın devrimci çıkarlarını sonuna dek savunmaya çağırma sanatını ve devrim geçici yenilgilere uğradıkça pısırıkça yakınmalara yer vermeyen karakter sağlamlığını öğrenmelidir.” (V. I. Lenin, Karl Marx ve Doktrini, Bilim ve Sosyalizm yay., çev.: Şiar Yalçın, s. 66.)
Türkiye’de solun Marx ve marksizmle ilişkisi her daim tali bir biçim arz etmiştir. Sol özneler, her zaman ve mekânda, sınıfsal karakter olarak proleter oluşun dışında hareket etmiş, bu da solun kendi dar alanındaki hareketliliği uyarınca belirginleşen çıkar ilişkilerinin sürece hâkim olmasına yol açmıştır. Sol, proletarya ile tanışmadığından, Marx’ın nesnel-tarihsel önemini, yani bu sınıfın “eşsiz yol göstericisi” oluşunu anlamamış, devrimle ilişkisi hep kesintili olmuş, inanç noktasında kendi yürek kıpırtılarına güvenmiş, devrim inancını ucuz gündelik çıkar hesaplarına satmış, işçi sınıfı ile bu sınıfın devrimci çıkarları arasında bağ kuramamış ve giderek burjuva siyaseti karşısında bir tür karakter erozyonuna maruz kalmıştır.
Bu anlamda Lenin’den yapılan alıntı bugün için hâlâ güncelliğini koruyor. Sol, içinde bir biçimde var olmaya çalıştığı erozyon dâhilinde bir tür karakter sağlamlığı edinebilmek adına bilginin hülyalı dünyasına koşuyor. Hiç sınıfla ilişkisi olmamış, başlarken sınıfı tarihe gömerek yola çıkmış teorisyenlerle yol bulmaya çalışıyor. Kendi bireysel karakter oluşumu adına ortak olan her şeyi dışlıyor. Karakterindeki dalgalanmaları dış unsurlara da yansıtıyor. Her dalgalanmayı değişim edebiyatı ile kutsuyor. Sınıf ile marksizm arasında düz bir çizgi çizerek, sınıftaki değişimleri yenilenme ihtiyacına binaen marksizme; marksizmdeki değişimleri de sınıfa dayatıyor. Marksizm dışı antikapitalist mücadele birikimlerini kucaklayabilmek amacıyla sınıfla ve marksizmle hesaplaşıyor, ama devrimci anlamda bir çaba içine giremiyor. Ya “marksizm eskidi” diyor ya da yeni bir “marksizm” için çırpınıyor. Her bilgi kırıntısı ile maddî gerçeklikten uzaklaşıyor, maddiyatta çizilen devrim yolunun yeniden kumların altında kaybolmasını ise sadece seyrediyor.
Kendisi tecimsel varoluşuna zarar vermeyecek yollara kıvrılmak için dünyayı daha geniş ve bütünlüklü görme sevdasında olan sol, gözlerini iyice aralıyor ama bu genişlik ve bütünlük arayışı bir süre sonra maddiyattaki her türlü sınırı, farklılaşmayı, cepheleşmeyi ve kutbu siliyor. Doğal olarak bu tip durumların oluşması için verilmesi gereken mücadeleyi de askıya almak zorunda kalıyor. Savaş alanından kaçıyor, kaçışı edebîleştiriyor. Kendisini sağlama alabilecek bir duvar ördükten sonra maddî hayata teslim olup gidişattan nemalanmaya bakıyor.
Sınırlar silinince Marx da, Marx’ın “proletarya”sı da, proletaryanın devrimi de, devrimci mücadele de anlamını yitiriyor. Kimi aydınlar altmışlardan beri ellerinde tuttukları dizginleri sınıfın eline vermemek için türlü taklalar atıyorlar ve süreci kendilerince rasyonalize etmenin yollarını buluyorlar. Genel olarak batıdan devşirilen düşünceler sabit değer olarak alındıktan sonra, ülkede yaşanan olaylar bu düşüncelere doğru bükülüyor. Yaşanan olaylar sözkonusu düşünceleri desteklemek için kullanılıyor. Olayların kendi içinde taşıdığı potansiyel devrimcilik gizleniyor ve batının (ya da kimi doğucu çevrelerde doğunun) talep ettiği doğrultuda ülke siyasetinin dümeni ile oynanmaya çalışılıyor. Dümenin başında olanların sınıfsal nitelikleri görmezden geliniyor. Bu anlamda yaşanan hiçbir olay ve açığa çıkan hiçbir olgu sınıfsal politik bir mücadelenin ve müdahalenin konusu olamıyor.
Tarih de bu anlayışa uygun olarak yazılıyor. Çeşitli özeleştirel tarihyazımlarında sadece kimi şahısların tiyatral diyaloglarına rastlanılıyor. Kitlesel bir hareketliliğin somutladığı tarih analiz edilemiyor. Her örgüt kendi tarihinde öne çıkan isimleri fetişleştiriyor ve onun etrafında dönen bir tarih kaleme alıyor. Bu döngüsel anlayış ileri sıçrama yapamıyor, kendisini kendi merkezinde kilitliyor. Bu kilitlenme Marx, Engels, Lenin ve diğer isimlere de benzer biçimde yaklaşıyor. Kendi ihtiyaçlarına göre elindeki cımbızla tarihten isimler seçiyor, bu isimlerin takipçiliği teori ve pratiği vuruyor, proleter birer militan olmaktansa bu isimlerin acenteliği yapılıyor ve sonuçta, Kıvılcımlı’nın da dediği gibi, “her eteğini savuran kendisini Rosa, her bıyık buran kendisini Stalin zannediyor.”
İlk bakışta göze çarpan çarpıklık ise bu işleyişten proletaryanın hiç mi hiç haberinin olmamasıdır. Tarihin dizginlerini eline alarak topluma hâkimiyet kurmak isteyenlerle, toplumun zihinsel anlamda dizginlerini eline alarak tarihe hükmetmek isteyenler marksizmle işçi sınıfının ilişkisini belli kanallara çekerek boğuyorlar. Sonuçta bakıldığında geçmişten cımbızlanarak alınan isimler birer kılıftan ibaret ve bu kılıf, sözkonusu isimlerin tarihsel/toplumsal meşruiyetlerini istismar etmek için kullanılıyor.
Kılıf olarak kullanılan isim “Marx” bile olsa marksist devrimcilerin bu istismara karşı durmaları gerekiyor. Lenin’in ifadesi bu konuda önemli bir ayraca işaret ediyor: işçi sınıfıve devrim.
Türkiye toprağı verimlidir, bu topraklar tarihteki önemli isimleri, olayları ve dönemleri istismar edenlerin kendilerini güvence altına almak için ördükleri kılıfları parçalamayı bilen marksist devrimcileri gene üretecektir. Bunun önkoşulu, işçi sınıfının tarihsel-toplumsal yürüyüşü ile maddî, canlı ve somut ilişki kurabilmektir.
Bu ilişkinin en önemli tarihsel ayağı Mustafa Suphi’lerin Bakû Kurultayı, toplumsal ayağı ise 15-16 Haziran işçi kalkışmasıdır. Türkiye komünist hareketinin yerelde, bölgede ve dünyada politik bir güç olabilmesi toprağa bu iki ayağı ile basabilmesiyle mümkündür.
Son kırk yıldır sol küçük burjuva aydın tabakasının dizginlerini elinde tuttuğu dönemde marksizm, parti, siyaset, ideoloji, sınıf hareketi gibi konularla ilgili yapılan tartışmaların bu iki merkez etrafında döndüğünü tespit etmek gerekmektedir. Sınıf dışı duran, sınıfsal intiharını gerçekleştirmeyen ya da tam aksine kendi sınıfsal güdüleri ile hareket eden sol küçük burjuvazi bu iki merkeze doğru yakınlaşmanın güncel hâle geldiği her durum ve dönemde yoğun bir direniş sergilemiş, toplam hareketin ilgili merkezlere doğru daralmasını önlemek için elinden geleni yapmıştır.
Bütün eksikliği ve fazlalığı ile yaşanan bu iki olay, marksist devrimciliğin tüm maddî gerçekliği ile bu topraklarda vücut bulmasını sağlayacakken, sol içi bol, kuru bir marksizm ile çeşitli devrimcilik formları arasında paramparça olmuştur.
Bu soyutlama dâhilinde yapılacak tespitler hâlâ çok önemlidir. Burada artık öne çıkartılması gereken husus, Türkiye’de solu ilgilendiren hiçbir hareketliliğin bu iki olay teorik ve pratik düzlemde ilişkilendirilmeden anlaşılamayacağı gerçeğidir.
Örneğin 1970’te TKP’nin yaşanan olaydan tarihsel planda doğru dersler çıkarmaması önemli bir eksikliktir. Tersten Haziran hareketliliğinin de parti oluşumunu kavramsal ve siyasî bir gerçeklik olarak zorlamaması önemli bir zaaftır.
Elbette yaşanan güncel olaylar karşısında tozlu raflardan çıkartılan tespitlerin hiçbir yararı olmayacağı da düşünülebilir. Yani “maziye değil, şimdiye bakalım” denilebilir. Ama hâlâ mazinin temel sorunları güncelliğini muhafaza ediyorsa, geçmişe âit marazlar varlığını sürdürüyorsa, o mazi adına söz hakkına sahip olunduğu yanılsamasına kapılmadan, geçmişin geleceğe doğru devrimcileştirilmesi zorunludur.
Mustafa Suphi kadar Haziran ayaklanmasının işçi önderleri de tüm ülke marksizmine âittir. Doğal olarak buradan üretilecek teorik ve pratik her türlü kazanım da başta Türkiye işçi sınıfı olmak üzere, tüm devrimcilerin olacaktır.
İlgili aidiyet üzerinden düşünüldüğünde tüm devrimci, sosyalist ve komünist ekipler için temel marksist devrimci ayracın 1920 ve 1970 momentleri olduğu görülecektir. Her ekip hangi ayağa ağırlık bindirdiğini bu yüklem sonucunda ne tür sonuçlara ulaştığını, attığı adımlarda burjuvaziyi ve devleti ne ölçüde köşeye sıkıştırdığını görecektir. 1920’yi devrimci bir edinime tabi tutmadan particilikoynayanlarla, 1970’i kavramadan işçicilik sevdasına düşenler ya oyuncaklarını kırıp atacak ya da düşmanın silâhları karşısında susmayı tercih edeceklerdir.
Emperyalizmin silâhları önemli değil, önemli olan halkın sahip olduğu silâhların farkına varmasıdır.” diyen Castro’nun uyarısı bu bağlamda ele alındığında, sahip olduğumuz bu tarihsel silâhların farkına varmak ve bu silâhları bilerek ya da bilmeyerek oyuncağa çevirenleri saf dışı etmek suretiyle onları gerçek sahiplerinin, işçi sınıfının eline teslim etmek Türkiyeli komünistlerin birincil görevidir.
Türkiye’de bölgede ve dünyada taşlar yerinden oynuyor, bir yandan da farklı noktalarda farklı binalar inşa ediliyor. “Tüm toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.” demek ya da bunu bilmek yetmiyor. Sınıf mücadelelerini izleyip onun hangi taşı nereden söktüğünü, hangi taşı nereye yerleştirdiğini anlamak gerekiyor. Bu noktada komünistlerin hem kendi içinde hem de işçi sınıfında yaşanan gelişmeleri gözlemci edası ile değil, müdahil olarak kavraması bir ihtiyaç olarak gündeme geliyor. Aksi takdirde küçük bir sarsıntıda balkondan atlayıp ölmek de, büyük bir depremde “bana bir şey olmaz” anlayışı ile yerin dibini boylamak da mümkün hâle geliyor.
Her depremde herkesin deprem uzmanı, her ekonomik krizde iktisat profesörü kesildiği ülkemizde benzer bir durum sol içinde de gözlemleniyor. Sol içinde sınıf uzmanları türüyor, parti profesörleri ise köşe başlarını kapmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Ancak kimse yapılması gerekenlere yönelik tek laf etmiyor. Bu uzmanların ve profesör takımının kendi dar dünyası içinde yaptıkları ise basit bir vicdan muhasebesinin sonucunda biçimleniyor. Ya günü kurtarma ya da “dostlar pazarda görsün” anlayışı ile hareket ediliyor. Sınıf ve parti gibi aslî konularda herkes yan çiziyor. Etraftan topladıkları küçük taşlardan kendilerine güvenli gecekondu evler inşa ediliyor.
Bilgi ile maddî gerçek karşı karşıya getirildikten sonra hayat kolaydır. Bilim insanı, aracı rolüyle kendisine güvenli bir yer edinir. Hem bilginin hem de maddenin iç gerilimlerinden azade bir yerdedir. Kandilli Rasathanesi ölçümleri verir, huzur bulur, iktisatçılar makro hareketleri analiz ederler ve rahata ererler. Aradaki çelişki ve gerilimlerin kimleri vurduğu ile ilgilenilmez.
Sınıf mücadelelerini bilenler için de benzer bir durum sözkonusudur. Mücadelenin tarafları bilinir, ona göre konum alınır, bir süre sonra hayat öyle bir hâl alır ki, öbür tarafta olmak tek çözümmüş gibi görülür ve bu noktada “yaşamak için yaptım” denilir, bu tavrı eleştirenlere karşı yaşama hakkının kutsallığına inanan tüm hümanistler ayaklanırlar ve eleştiriyi bir kaşık suda boğarlar.
Bazen durumsal, geçici gerilimler su üstüne çıkar, birileri yaygara kopartır ve sözkonusu durum dâhilindeki gerilimde taraf olmaktan nemalandığı için bu durumun sürekliliğini talep eder ve gerilimin sürgit devam etmesi için uğraşır. Örneğin parti ile sınıf arasında belli bir coğrafyada ve tarihte kısmî bir çelişki gündeme gelmişse bunu kaşıyanlar, ne hareket ne de sınıf adına bir şey söylemeksizin, sadece çelişkinin sürekliliği için uğraşarak hayatlarını idame ettirmeye gayret ederler.
Türkiye’de sol özneler bu anlayıştan kurtulamamış, kendisini hep fiilî, durumsal kimi gerilim ve çelişkilerin somut varlığına bağlamış, varlığını hep arada derede bir yerde konumlandırmış, hep mutedil hareket etmiş ve gerçek bir güç olmanın imkânlarını görememiştir.
Marx’ın sınıf mücadelelerine yönelik vurgusunu gerçek anlamda somutta kavramamış, kendisini bu sınıf mücadelelerinin ve tezahürlerinin gölgesinde tanımlamıştır. Belli bir fiilî durumda açığa çıkan gerilim ve çelişkide sınıfsal politik mücadele verdiği takdirde geleceğe yönelik önemli kazanımlar elde edebileceğini kestirememiş, hep en yakınındakine sarılmıştır. Örneğin kendi politik varlığını sınıf mücadelesi bağlamında görmediğinden, ordu içinde yaşanan bir çatışmayı hep dışsal kabul edip bu çatışmanın bir tarafına kendi varlığını bağlama yolunu seçmiştir. Ya da genel bir ifade ile “faşizme vurayım” derken liberalizmin; “liberalizme vurayım” derken faşizmin değirmenine su taşımıştır. Liberalizm-faşizm arasında fiilî ayrımı mutlak kabul etmekle mücadeleye baştan yenik başlamış, saflaşmanın geçiciliğini görmeyerek sınıf mücadelesini bir tarafa bağlamak suretiyle teslimiyet yolunu seçmiştir. Sınıf mücadelesinin her iki taraf içinde ciddî çatırdamalara yol açabileceği ihtimalini gündemine hiç almamıştır.
Solun politik haritadaki konumlanış mantığı budur: kendisini sınıf dışı, sınıf ötesi, sınıf mücadelelerinden azade kabul etmesi sebebiyle fiilî politik gerilim ve çatışmalarda çaresiz kalmakta, kendi meşruiyeti adına gerilim ve çatışmanın bir tarafına biat etmeyi yegâne tercih olarak görmektedir.
Sözkonusu tercih, solun politik bir özne olarak sınıflar mücadelesi dâhilinde yapacağı etkiyi de sıfırlamaktadır. Örgütlerin kendi içine kapanmaları, çıkış noktalarına geri dönüp kendilerini etkisizleştirmelerinin sebebi budur.
Marksistlerin görevi, en genel sol başlığı altında toplanan hareketleri devrime doğru örgütlemek, kolektivize etmek ve saflaştırıp yeniden bütünlemektir. Sınıflar mücadelesinin içinde olmak ve bu oluşu bilince çıkarmak için sınıfsal politik devrim şarttır. Oluş ve oluşa yönelik bilinç olmadan sınıfsal politik öznelerin devrimcileşmeleri ve devrim yolunu belirginleştirmeleri mümkün değildir.
Herkes yaptığı işte iyi niyetli, samimi ve dürüst biçimde yapıyor olabilir, ama yapılan işlerin belli bir hukuku ve ahlâkı olmalıdır. Özbilinç, dışarının tanımlanması ve oradaki konumlanış açısından teori ve pratiğin yeniden sınıfla tanımlanması gerekmektedir. Ancak bu sayede burjuvazinin tarihsel ve toplumsal düzlemde bizi soktuğu fasit daireyi parçalayıp adsız ve adressiz birer fail olarak sınıf mücadelesine koşulsuz dâhil olmak mümkün hâle gelir.
Derviş Okan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>