Meşruiyet Arayışı

10 Eylül 2009 admin

Etimolojik açıdan İngilizce legitimacy, Latince kökeni itibarıyla, “hukuka uygunluk” anlamına gelir. Aynı şekilde “meşruiyet” de şeriata (yani hukuka) uygunluğu ifade eder. Demek ki bir biçimde meşru olduğunu önkabul eden her özne, belli bir hukuk adına konuşuyor, aslında o hukukun genel çerçevesini, onu koşullayan gerçekliği koruyordur. Bu koruma, kendini muhafaza etme kılıfı altında ifa edilir. “Yanlış yaptık, yeniden başlıyoruz” diyen öznede bu hukuku, hukuka tabiyeti ve hukuku belirleyen maddiyatı sorgulama niyeti yoktur; onun yerine, yeni bir tarz deneme isteği vardır. Burada devrimciliğin hukukuna söz verilmez. Sadece bir şeyleri başlatma iradesine saygı talep edilir. Her şeyi kendisinin başlattığına inanmak, başlatan gerçek maddiyata karşı körleşmeyi beraberinde getirir. Bu körleşme, devrimciliğin maddî oluşumu için kılını kıpırdatmaz. Sadece verili hukuka uyum çabası, bir süre “devrimci” ve “politik”miş gibi görünür.
Bugün kendisini çeşitli gerekçelere dayandırarak meşru kabul eden bir yığın özne mevcuttur. Örgütler mezarlığı hâline gelen sol, o öznelerin neden sönümlendiğini ya da öldüğünü sorgulamaz, zira böylesi bir sorgulama kendisini de sorgulamak anlamına gelecektir. Çeşitli toplumsal-tarihsel dinamiklerle ilişki içinde, kimi zaman onun tezahürü olarak somutlanan bu örgütler, yok olmakla, geriye derin ya da sığ kimi izler bırakmışlardır. Bu izler herkesin ortak mirasına aittir.
Bir biçimde somut kazanımlar, mevziler ve birikimler elde etmiş örgütler de bu mirasa aittir. Sadece işe yarayanı, vitrini güzel gösterecek olanı sahiplenmek, yanlıştır. Sol özneler, kendilerince meşru kabul ettikleri yuvalara yerleşirlerken, bu meşruiyeti sürekli sorgulamalıdırlar, vitrinleri kırmak pahasına.
Solun dilinde üç ana unsur mevcuttur: sınıf, devrim ve iktidar. Üçünün ayrı ayrı savunusunu yapanlar birbirlerine küfretmektedirler. Kendi meşrulukları açısından bu küfür kaçınılmazdır. Zira bir ekip diğerinin meşruiyetini göreceleştirmekte, talileştirmekte ve dağıtmaktadır. Her ekip, bu unsurlara bağlı kimi politik-ideolojik ayrışmalar yaşamaktadır. Her ayrışma “bağırsakları boşalttık” biçiminde yorumlanmaktadır. Birileri kendi bireysel beden bütünlüğü ile örgütsel bütünlüğü aynı zannetmektedir.
Tek tek ve ayrı olarak, sınıfın, devrimin ya da iktidarın altında herkesin toplaşmasını isteyenler ciddî bir yarış içindedirler. Bu yarış, bugünün gerçeğinde somut sınıfsal, devrimci ve iktidar yönelimli dinamikleri de körleştirmekte, bu dinamiklerin farklı topraklarda sönümlenmesine neden olmaktadır. Her ekip bu üç unsurdan biri üzerinden meşruiyet bulur. Dolayısıyla bu unsurlardan birinin verili yuvasına sığınılır. Zamanla sol örgütlerin rekabete ve mülkiyete dayalı gayretleri ile bu yuvaların arasına çitler örülür. Çiti aşan cezalandırılır. “Hain” ilân edilir. Çitlerle ayrıştırılmış bu yuvalar, dolayısıyla sınıf, devrim ve iktidar arasındaki teorik ve pratik ilişkilenmeye de mani olurlar. Aralardaki her temas örgütlerde kopuşlara yol açar. Ama akışkanlık olmadığı için her kopuş da yeni düzlemde hemen katılaşır ve eski içeriği ile oraya yerleşir.
Sınıfın, devrimin ve iktidarın özgüllüğü meselesi meşruiyet arayışının tezahürüdür. Türkiyelileşme, yerelleşme tartışmaları genel hukukun bu özgüllükleri tanıması ile ilgilidir. “Başkaldırıyorum” ile “varın benim farkıma” ast ve üst olarak ayrışır. Alttakiler başkaldırırlar, üsttekiler farklarının bilincine varılmasını, kendi varlıklarının tanınmasını isterler. Bu ilk planda zorunludur, ancak tanınan varlıklar altta başkaldıranların aklına, vicdanına ve eylemine açık olmak zorundadırlar. Aksi takdirde tanındıkları yerde, “araba farı görmüş tavşan” misali, kalakalırlar. Sonuçta varolmak adına “sınıf” burjuvayla, “devrim” burjuva devrimiyle, “iktidar” burjuva iktidarıyla uzlaşma yolları bulur. “Ben yaşamazsam mücadele biter” küstahlığı zuhur eder.
Sınıfı, devrimi ve iktidarı teorik ve politik açıdan kendi oluşum kavşağında kesiştiren gücün adı marksizmdir. Marksizmin teorik ve politik gücü zayıfladığı ölçüde ortalığı sınıfçılar, devrim’ciler ve iktidar’cılar kaplayacak, bunların kendi aralarındaki yarışı siyaset zannedilecektir. Marksizmi kendinde dondurmak ve buradan da sınıfa, devrime ya da iktidara yönelik salvolar yapmak da hatalıdır. Sınıfçıların genel eğilimi devrime ve iktidara; devrimcilerin genel eğilimi sınıfa ve iktidara; iktidar’cıların genel eğilimi devrime ve sınıfa körleşmektir. Körleşme noktasında hepsi de ortaktır. Demek ki asıl ortaklaşma için bu körleşmeye vurulmalıdır.
Bu üç unsur, teorideki devrimcilik olarak marksizme biat ettirilmelidir. Bu üç unsurun somut karşılıkları devrime tabi olmalıdır. Devrim bugünde konuşabilmelidir. Sınıf ve iktidar devrim ölçüsüne günbegün vurulmalıdır. Devrimci mücadele, sınıftan ve iktidardan sürekli öğrenmelidir. Onların meşruiyet alanlarını sorgulamalı, onların sorgulamalarından beslenmelidir. Anarşistlerin Stirner üzerinden yaptıkları, “devrim otorite emreder” ifadesinde özetlenen tespitleri, yerindedir. Bu otorite, sınıf-devrim-iktidar bütünlüğünde marksizme ve fiiliyatta devrimciliğe aittir.
Elbette biat edilecek marksizm de kimi özel kişilerin özel kafalarında saklı bir tılsım değildir. O da üç unsurun sözkonusu kaynaşması ile farklı bir içerik ve biçim kazanacaktır. Bugün solcular, sınıfa, devrime ve iktidara ilişkin ayrı ayrı kanallarda akan ter ve kanla ortaklaşmalıdırlar. Kanalların sel misali içinde akan ter ve kan, çeşitli savunma noktalarından sızmakta, ciddî patlamalar yaşanmaktadır. Bu kanalların belli bir hukuk anlayışı ve varoluş tasarımı adına örüldüğü açıktır. Ter ve kanın şiddeti, marksizmin bu şiddetle tanımlı tarihsel-toplumsal gerçeğine bağlanmalıdır.
Ancak öznelerin meşruiyet arayışları ve o meşruiyeti buldukları ana üst hukuk bu tabiyete, ortaklaşmaya ve belli bir kavşakta buluşmaya manidir. Bunu istemeyen hukuk, her zaman egemenlerin hukukudur. Egemenlerin verili hukuku, kendi zeminini korumak adına sınıfın, devrimin ve iktidarın somut maddî hareketliliğini her zaman makul bir seviyeye çekmek ister. Bu üç unsur arasındaki kalın çizgiler, egemenlerin kitabına uygundur. İstenirse bu üç unsura ayrı ayrı örgüt kurdurulup, kurulan örgütlerin gelişimine izin verilebilir. İstenmeyen yerlere dokunduğunda ise müdahale edilir. Baskı uygulanır. Egemenler, devrim ve iktidarla buluşmamış bir sınıftan; sınıfla ve iktidarla mayalanmamış bir devrim’cilikten; sınıf ve devrimle terbiye edilmemiş bir iktidar talebinden korkmazlar.
Politikasını üst yönetsel ilişkiler içinde yürüten, örnek olsun, ordu, bürokrasi veya burjuva partilerle flört eden bir sol özne için meşruiyet, verili devlet-demokrasi zemini ile ilgilidir. Bu zemini koşullayan ise egemenlerin teorisi, ideolojisi ve pratiğidir. Tersten bakıldığında işi üstten halletmek isteyen sol bir özne, ister devletçi olsun ister demokrasici, bahsi geçen kaynaşmanın önünde engel olacaktır. Alttakiler başkaldıracak, üsttekiler belirli meşruiyet niyetleri için devlete ve demokrasiye kilitledikleri gözlerini aşağıya hiç çevirmeyeceklerdir. Bu açıdan seksen sonrasında bolca kullanılan “dönek” sıfatı bir günah keçisi yaratma gayretidir. Bu günah keçileri, örgüte ve mücadeleye devam edenlerin başkaldırıya körleşmiş, onu devlet ve demokrasi ile ilgili oyunlarında piyon olarak kullanan şeflerin devamlılığını sağlarlar.
Devlete ve demokrasiye kilitlenmiş gözün başkaldıranlara politika diye sunacağı, burjuva hukuka bağlanma araçlarıdır sadece. Parti hiçbir dönüşüme tabi tutulmaz ve salt burjuva siyaset alanına girip laf edebilmek için kurulur. Kitlelerin ve mücadelenin buna ihtiyacı olup olmadığı sorgulanmaz. Uluslararası planda dönen siyaset için de merkezî olan unsur partidir. O nedenle seksen öncesinde çeşitli partiler yabancı bir devletin misyonerliğini yapmışlardır. Politik alana girmek için parti ve devlet olmak şarttır onlara göre. Bu noktada sular karışır ve parti ile devlet aynılaşır. Bu yaklaşım, “devrimi yapacağız, devlet kuracağız, şimdiden hazırlanmak lâzım” kılıfı ile sunulur. Buradaki fikriyat ve siyaset “her ulusa bir devlet, her sınıfa bir parti düşer.” diyen burjuva yaklaşıma dayanır. Teorik, ideolojik ve politik bir mücadelenin eksikliğinde “her sakallı dede zannedilir”. Burjuvaya ait laflar, tespitler ilahi emirlermiş gibi kabul edilir. Kendi verili meşru tekil bütünlüğünü muhafaza etmek isteyen her özne, parti ve devlet dolayımı ile burjuvaziye bağlanır.
Komintern’in ve SBKP’nin ana siyaseti “her ülkede tek KP” fikrine yaslanır. Bu, yereldeki her KP’yi, kendi ülke gerçeğini Allah’ın emriymiş gibi kabul etmeye ve o mutlak bütünlüğe, hukuka bağlanma iradesine (murat) götürür. SBKP, her ülkenin burjuva hükümetleri ile birebir muhataplık ilişkisi kurarken, masada güçlü bir koz olmasını istemektedir. O onun siyasetidir; mesele bu KP’lerin güdüklüğü, bu durumu istismar etmeleridir. “Cin olmadan adam çarpanlar” bu miras üzerinden ille de bir aslî üst güç (hukuk) arayıp dururlar. Bu güç olmadığında elleri kolları bağlanır. Resmî KP’lerin dışındaki komünistler için sınıf’a ve devrim’e bağlanmaktan başka yol yoktur. Ama onlar da resmî KP’lerin iktidarla kurdukları ilişkiyi sınıf ve devrim ile kurarlar. Tahakküm, tek örgüt olma, iradenin ve başkaldırının kolektifleşmesinden kaçma ve ısrarla üzerinde durduğu zemin üzerinden egemen hukuka bağlanma gayreti içine girerler.
Bizde TKP, “CHP komiseri”dir; Dev-Yol ise Demokrat Parti “bekçi”si. Dev-Yol’un parti-altı varlığı; TKP’nin devlet-altı varlığı ÖDP’de kaynaşır. Her iki pratik de alttakileri yüce mistik bir parti ve devletle kandırır. Dev-Yol demokrasi ve toplum; TKP devlet ve tarih bağlamlıdır. “Sınıf, devrim ve iktidar” parti ya da devlet üzerinden istismar edilir. Bu üç unsur tek tek ya da bütün olarak parti ve devlet olmak amacıyla öne çıkartılır. Bu istismara mahal vermediği için her ikisi de Kürd isyanına karşıdır.
Solun bireylere yönelik ikna çabası alttakilerin başkaldırısını etkisizleştirir. Başkaldıranlar birey ölçüsünde bölünüp etkisizleştirilir. İkna çabası için kullanılanlar, bir tür parti ya da bir tür devlettir. Biri demokrasiye, diğeri devlete karşı olan kitleler bu güçlere ikna edilmeye çalışılır. Ancak verili demokrasi ve devlet kurgusuna yönelik, özünde, tek laf edilmez. İşçilerin burjuvalarla, devrimcilerin oligarşi ile ikame edilmesi hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. 12 Eylül sonrası işçilerin bir kısmı burjuva değilse de küçük burjuva olmaya ikna edilmiş, birçok eski işçi ilk fırsatta küçük ya da orta ölçekli işletme sahibi olmuştur. Aynı durum devrimciler için de geçerlidir: onların da bir kısmı, devletin yerelliklerdeki izdüşümü olan mafyaya dönüşmüştür.
Egemenlerin ana hukuku Türkiye ölçeğinde kemalizm; dünya ölçeğinde judaizmdir. Her iki hukuka biat etmeyen, meşruiyetini oradan almayan hiçbir özne, politik açıdan varlık alanı bulamaz. Bu hukukların devlet ve demokrasi kurgusu, kendi özel muhaliflerine muhtaçtır. Bu muhalifler, vicdanî birer ses olarak örgütlenir, verili hukuku parçalayacak devrimci birer mevzi olarak değil. Dünya genelinde judaizmin, Türkiye özelinde kemalizmin gizlenmesine hizmet eden her özne siyaset ehliyetlerini nereden aldıklarını iyi biliyorlardır.
Bu ehil siyasetçilerin, “sınıf”a, “devrim”e ve “iktidar”a ait ayrı ayrı ya da bütün olarak gelişen her dinamiğe karşı gösterdikleri direnç, mülkiyeti özelleştiren sürecin özel güçlerinin direncidir. “Bu işi ben başlattım, ben bitiririm” düşüncesi ile hareket eden kunduracılar, genelde küçük burjuvalar, kendilerini önceleyen devrimci bir ahlâkın ve hukukun bugüne gelmesine de mani olurlar. Böylelikle bu egemen özel güçlerin karşısına dikilecek devrimci bir gücün oluşmasını istemezler. İş tarifleri budur. Meşruiyet alanlarının sınırları bunu emreder. Sınıf, devrim ve iktidar bunlara göre asla buluşmamalıdır. Oysa gerçeklik, bu kaynaşmayı her eylemde, direnişte ve somut güç oluşumunda, bir biçimde koşullar.
Bu anlamda devrim devrim’cilerin, sınıf sınıfçıların, iktidar iktidar’cıların elinden kurtarılmalı, ortak bir gerçeklikte buluşturulmalıdır. Etleri, kemikleri, sinirleri ile yerleştikleri toplumsal-tarihsel yuvalara sıkı sıkı sarılan sol öznelerin bugündeki devrimin ve sosyalizmin pratiğine direnç göstermelerinin nedeni buradadır. Onlar bilerek ya da bilmeyerek, belli pazarlıklar sonucu yerleştikleri yuvaların tarihsel-toplumsal sorgusunu yapmamakla üç unsurun arasındaki tarihsel-toplumsal yarığı genişletirler. Bu yuvaların topa tutulması ciddî bir dirençle karşılanır ve kendi özel düşmanına karşı o yuvayı savunarak direniş gösterir. Kendi yoldaşları dünya ahiret dostudur, dışındakiler ise düşman. Dost-düşman ayrımını öznel ihtiyaçlarına ve zorunluluklarına göre yapan bir özne, somut maddiyatta herkesçe algılanacak bir ayrımın da önünü alır. Bir örgüt devletten darbe yer ve hemen düne kadar çalınmayan kapılar çalınır. Kürtler, çeteler, eski yoldaşlar, yabancılar, serseriler vs. sırasıyla düşman oluverirler. Oysa saldıranların içinde -eğer örgüt devrim’ci ise- bir miktar “sınıf”, bir miktar da “iktidar” vardır.
Verili gerçek esastır. “Somut durumun somut tahlili” meselesinin özü buradadır. Geçmişten ya da gelecekten alınan olgularla bugüne bir tür kılıf örülmesi, bu gerçeğe karşı kör bakılmasını getirmektedir. Her özne, kendi geçmiş ve/ya gelecek kurgusunu da kendisi gibi korumaya çalışır. Bu koruma, meşruiyetin korunmasıdır ve bugünde ilgili öznenin elini kolunu bağlar.
Devrim bugündedir. Sosyalizm bugündedir. Bugünü gelecekten soyutlamak ise liberal; geçmişi bugünden soyutlamaksa muhafazakâr bir yaklaşımdır. İlki bugünde geleceğin, ikincisi geçmişin hayalini görür. Hayalden arındırılmış bir bugün, eylemin günüdür.
Bugün, geçmişin mirası ve geleceğin vaatleri ile yüklüdür. Mirası ve vaadi karşı karşıya getirmek komünistlerin işi değildir. Onlar ikisi arasındaki karşılıklı “beslenme zinciri”dirler. Her ikisinin de duvarları çatlatılmalı, tüm içerik komünist pratikte kaynaşmalıdır.
Sol özneler kendi meşruiyet yuvalarından çıkmadıkça, devrimin ve sosyalizmin bugündeki fiilî pratiği anlam kazanamaz. Liberal ya da muhafazakâr bir üslupla verili meşruiyet yuvaları içinde varolmayı sürdüren özneler, giderek toplumsal-tarihsel bağlarından da kopmaktadırlar. Bir sol özne, belli bir ilişkinin karşılığı iken meşruiyette ısrar, bu ilişkinin kesilmesini zorunlu kılmaktadır. Meşruiyet krizi sonucu kendisine kapanan özne, birilerinden saygı görmek ister. Saygı ya da meşruiyet arayışı, kendi içinde genele tabi olma arzusunu da barındırır.
Bu açıdan belli bir “dünya kurgusu” içinde saygı ve meşruiyet arayan Komintern ve Sovyetlerin icadı olan “komünist parti” reddedilmelidir. Zira Komintern bir devrim sonrası dönemin kurgusudur. Sınıfa, devrime ve iktidara ait mevzilerin, bu mevzilerin somut karşılıkları olan örgütlerin kolektifi olan bir partiden söz etmek gerekir. Mesele bugün Komintern kurmak, Komintern olmak ya da “gibi yapmak” değil, bu bağlamın dışına çıkmaktır.
Bu tip momentleri, kurguları geriye doğru -misal 1789 üzerinden- by-pass etmenin kimi “devrimci” etkileri olabilir, ama bu etkiler sınırlıdır. Zira burada öze değil, biçime ilişkin bir müdahale sözkonusudur. Ekim Devrimi, 1871 ya da 1789 üzerinden sorgulanıp aşılamaz. Bu aşma pratiği, süreç içinde daha ilkel bir biçime doğru kapaklanacaktır. (I. trajedi, II. komedi.)
Geriye doğru aşma, bugünden kaçıştır. Bugünde sıkışan öznenin en “yeni”yi en “eski”de aramasıdır. Bugün hüküm süren hukuka itiraz etmek için geniş bir tarihsel bağlama ihtiyaç vardır; tarih çalışması bu tür özel, mutlak başlangıç noktaları bulmak ve kendine güzelleme yapmak için yapılmaz. Bugünün politik-ideolojik kombinasyonunu, kurgusunu dağıtacak güç gene bugünde bulunur. Bu güç, özel bir tarih bilgisi deposu ile ortalıkta dolaşanlarla oluşturulmaz. Onlar hikâyelendirdikleri o eski güç mevzilerini de teorik olarak dağıtıp anlamsızlaştırırlar. Çünkü onlar aslında bugünkü çaresizliği meşrulaştırmak için geçmişten veri toplamaktadırlar. Bu verilerin ne geçmiş bilgisine ne de bugünkü eyleme katkısı olur.
Solda devrim de sosyalizm de komünizm de laf düzeyindedir. Postmodernistlerin her şeyi metne, söyleme indirgeme çabaları gibi bu sol özneler de her şeyi lafa indirgemektedirler. Devrimin fiilî mevzileri ile ortaklaşma değil, kendi merkezini sınıf, devrim ve iktidar merkezi olarak kodlayıp herkesi oraya biat etmeye çağırmak, hâkim eylem biçimidir. Burada amaç ile araç birbirine karışır; sosyalizm lafa, laf siyasete dönüşür. Herkeste örgüt kimliği dağıtma yarışı vardır. Oysa kimlik ya da laf değil, sınıfa, devrime ve iktidara ilişkin mevziler örmek, oluşan mevzilerde olmak gerekir.
Bunca örgütün, birikimin ve öznenin toplaşması, devrimin ve sosyalizmin gelecekten bugüne doğru gerçekleştirdiği bir dayatmadır. 12 Eylül öncesi tüm örgütler bölünüyorsa bu, solun devrime hazır olmadığının bir göstergesidir. Devrim olmazsa bu boşluk ya faşizmle ya da liberalizmle doldurulur. Sonraki mesele, artık bu boşluğu dolduran faşizmin ve liberalizmin kitlesi içinde devrimin izlerini bulmaktır.
Sol öznelerin meşruiyet arayışı içinde buldukları gücün belirli bir coğrafî karşılığı da olacaktır. Bu açıdan iki kurgudan söz edilebilir: Türkiye ve Dünya.
Türkiye’ciler ile Dünya’cıların lafzî düzeyde kapışmalarının bir anlamı yoktur. Dünyasal, hattâ bir abartı ile evrensel hukuk, insan, devrim, sınıf ya da iktidardan dem vurmak ile bunları Türkiye ölçeğinde aramak arasında fark yoktur. Her ikisi de mütemmim cüzdür. Tarihsel hukukun toplumsal hukuk karşısına çıkartılması, ilkinin devlet, ikincinin demokrasi kurgusu sınıfî, devrimci ve iktidar yönelimli bir mücadele ile parçalanmalıdır. Tarihsel meşruiyet arayanlarla toplumsal meşruiyet arayanların kesiştikleri nokta, egemenlerin sağ ya da sol koluna tutunmaktır.
Eyleme geçen öznenin önsel olarak belirli bir meşruiyet gayreti ile hareket etmesi, kısırlaştırıcıdır. Bu gayret, eninde sonunda iki cüzden birine kapaklanır. Bu yönüyle mesele, devlet ve demokrasinin yanına bir üçüncü yol olarak tekil, özel, ilgili özneye has bir “devrim yolu” açmak değil, devrimi devlet ve demokrasinin bağlaşığı olan kitleler, dinamikler, güçler içinde aramak, var etmektir. Zira bir tür devlet ve bir tür demokrasi olacak sosyalizm, fiilileşmek için bu devrime ilişkin mevzilere mecburdur. Sosyalizm ya da devrim, bireylerin öznel rahatlığı ve huzuru için ihtiyaç duyduğu zihinsel, aklî bir yuva değil, birer toplumsal-tarihsel zorunluluktur. Bu zorunluluk bireyden yola çıkılarak anlaşılamaz, anlaşılacağı zemin gene toplum ve tarihtir. Demek ki toplumu ve tarihi karşı karşıya getirenler meseleyi bireysel kavrayanlardır. Bu bireyler, bozulmamış bir devleti ya da demokrasiyi sosyalizme taşımak isterler. Bireyselleşmiş, birey fetişinin çeşitli tezahürü olan sol örgütlerin önemli bölümü, bu gerçeği görmezden gelirler.
Sınıf-devrim-iktidar üçlüsünün devrimci bir müdahaleye maruz bırakılması gerekir. “Demokrasi eşittir işçi sınıfı; devlet eşittir iktidar” formülü parçalanmalıdır. Sınıf demokrasiye, iktidar devlete indirgenmemelidir. Proletarya diktatörlüğü mefhum olarak sınıfçılıkla ya da iktidarcılıkla iğdiş edilmemelidir. Başkalarının olan bir “bugün” adına “bizim” olan geçmiş ve yarın harcanmamalıdır. Bugün, geçmişten geleceğe tüm sürecin devrimi olarak görülmelidir.
Devletin ve demokrasinin saf, bugünkü hâlleriyle, hiçbir bozulmaya uğramadan sosyalizme ulaştırılması çabası, devrimin üzerinden atlar. Marksizm, leninizm ve stalinizm, ayrı ayrı ve bütün olarak, üzerinden atlama girişimi için ağırlık hâline gelir. Zira marksizm sınıf; leninizm devrim ve stalinizm de iktidar başlıklarında gerçekleşen devrimin adıdır. Maoculuk sınıfsız; Envercilik ise iktidar’sız devrim’ciliktir. Troçkizm ise iktidar’sız ve devrim’siz bir sınıfçılık arasında salınır. Her üçünün de teorik ve politik birikimi ortak mirasa aittir.
Özgürlük neye biat ettiğini bilmektir. Devrime ve marksizme biat etmek mücadelemizi de özgürleştirecektir. Bu noktada devrimciliğe biat etmek gerekiyorsa, verili bir “Türkiye”, “Ortadoğu”, “AB” ve “Latin Amerika” kurgularına biat eden pratiklerin de eleştirilmesi gerekir. Türkiye’de M. Kemal, Ortadoğu’da İngilizler ve kısmen Nasır, AB’de faşizm ve liberalizm, Latin Amerika’da Bolivarcılık irade olarak maddiyatın içindedir. Bu ölçeklere tabiyet, bu güçlere de tabiyeti getirir.
“Biz olsaydık daha iyi bir ülke olurdu Türkiye” deyip, M. Kemal’in yerine M. Suphi’yi koymak, Türkiye’yi koşullayan güçlerin sorgusunu gerçekleştiremez. Öncesine ait dinamiklere, aynı Kemal gibi, kördür. Daha doğrusu Kemal kör değil, her ayrıntıyı görüp onlarla mücadele etmiş bir düşmandır. Körlükle düşmanlık arasında ince bir çizgi vardır. Bu başlangıç noktasının “silâh”la ya da “kitle”yle tanımlı olması arasında da fark yoktur. Kemal’in “silâh”ına ya da Suphi’nin “kitle”sine bağlanmak da çare değildir. Geçmişten bugüne kitleselleşmiş silâhın ve silâh olarak örgütlenmiş kitlelerin gerçekliği ile ortaklaşmak zorunludur.
Yarım doğrular zamanla yanlışa kapanır.
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>