De-kemalizasyon

13 Eylül 2008 admin
Amerikan emperyalizmine karşı en sert bir şekilde mücadele verirken bunu Kemalist devrimciler olarak değil, proleter devrimciler olarak yapmaktayız. Halkımızın kurtuluşunu bir küçük burjuva yurtseveri olarak değil, proleter devrimcileri olarak savunuyoruz.
[Mahir Çayan]
“Yahu komünistliğin ‘anti-kemalizm’ olduğu nerede duyulmuş? Komünistler ‘de-kemalize’dir.”
Bu cümle bir internet tartışmasından alındı. Tartışma, yakın bir tarihte Metin Çulhaoğlu’nun Bulaşık Marksizm yazısına internet üzerinden verilen bir cevaba ilişkindir. Cümlenin sahibi, Çulhaoğlu’nun bulaşık kemalizmini ortaya seren bu cevap üzerinden gelişen tartışmaya, ilk bakışta sadece acayip görünen bu kavramı (de-kemalizasyon) Türkiye komünistliğine âit bir tutum şeklinde sunarak dâhil oldu.
Elbette bizim amacımız, kim olduğu bile belli olmayan birinin kiminle giriştiğinin bile açık olmadığı bir tartışmayı konu edinmek değil. Ancak bir tür talihsizlik ya da talih eseri kullanılan ve aslında teorik planda, özellikle de devrimci yayınlarda zikredilmeyen bu kavramın aslında bir kısım komünistin ideolojik-tarihsel arka planını ifşa etmesi bakımından üzerinde durmaya değer ve açıklayıcı nitelikte olduğu herhâlde kabul görecektir. İşe bu taze kavramın tanımlanmasıyla girişmek, onu anlamlandırmak noktasında, hayırlıdır.
Şöyle bir tanım, basit ve açıklayıcı olması anlamında işimizi görür: de-kemalizasyon, kemalizmi masonik bir örgüt üyeliği zanneden, sadece ve sadece bu zan üzerinden kemalist olmayan, bir nikâh akdi türünden; “kemalist olmayı kabul ediyor musunuz?” sorusuna “hayır” diye yanıt verildiğinde kemalist olunmadığını düşünen bir kafanın sanrısıdır. İşte bu kafa ve ancak bu kafa, tersinden, “komünistim” denildiğinde de komünist olunduğu düşüncesiyle malûldür.
“Kemalizmi aşmak” icadı da doğal olarak bu kafadan çıkar. Hâlbuki kemalizm, astrofiziğin uzaydaki boşlukları doldurduğu varsayılan “eter” kavramı muâdili olarak, bu memleketteki bütün ideolojik boşlukları dolduran bir nehir yatağıdır. Komünist, bu yatağın önüne bent kurmakla, onu rehabilite etmekle, üzerine köprü kurup onu aşmakla değil, yatağı bozmakla mükelleftir. Tam da bu noktada kemalizme karşı efsunlu olduğunu sanan “de-kemalist?” komünist, Kemal’i devrimci panteonuna yerleştirirken Kemal’in katlettiklerini nereye yerleştireceği sorusunu cevaplamak zorundadır.
Topluma, toplumsal olana yönelik bireysel sorumluluk geliştiren herkesi kendine benzerliği noktasında sahiplenmek, menşevizmdir. Bizim ihtiyacımız olan legal marksistlere, demokrat sosyalistlere, narodniklere topyekûn kılıç çeken bolşevik Lenin’dir. Bir devrimci olarak Lenin’i Kemal’e benzetip, tersinden Lenin düşmanlığı ve düzünden plehanofçuluk yapmak da bu tutumun Başka(yagil) bir versiyonu olarak önümüzde durmaktadır. Bilindiği üzere Plehanof, tarihin gidişatında bireyin rolünün tayin edici olmadığını söyler. Bu belirlemenin kemalizm özelinde oportünist yorumu, Kemal’i yapıp ettikleri ve yapıp etme potansiyeli noktasında küçümser ve aslen Kemal’in hânesine yazılan devrimi bağrına basıp bir illüzyonla onu 1908’e kaydırır.
Troçkistlerin yaklaşımıyla paralellik arz eden bu görüşe göre, 1908’de somutlanan kitlesel hareketler, tarihsel bir süreklilikle 1923 burjuva devrimini doğurmuşlardır. Bu tarz bir el çabukluğu, Kemal’in bütün marifetlerini etkisiz addedip onu aklamaktan ve 1923’ün içyüzünü görmeyi engellemekten başka bir sonuç vermez. En başta kemalizm, Kemal’in pratiğinin ve bu pratiğe biat etmenin adıdır.
Kemal Kemal’dir ve Kemal’in vebâli Kemal’in boynunadır. Kemal’i bir burjuva devrimcisi olarak tanımlamanın ilkesel olarak doğru olduğunu bir ân için kabul etsek bile, teoriye bağlılık adına olup biteni bütün özgüllüğüyle Kemal’in hânesine yazmamak, ilke uğruna parametreyi yok saymak anlamına gelmektedir. Dümdüz bir mantıkla Kemal’i Fransız Devrimi’ne bağlamak, dümdüz bir ilerlemeci ve aydınlanmacı reflekstir. Kaynağını, izi tarihte geriye doğru Hıristiyanlık öncesine, örnek olsun, maniheizme kadar sürülebilecek olan bu garabet iyilik versus kötülük anlayışında bulan ilerlemecilik, tarihsel olarak zorunlu olduğu iddia edileni kendi durduğu noktadan “iyi” göründüğü için iyi diye bağrına basmış, gerçekle hakikati sürekli birbirine karıştırmıştır.
Türkiye solu bu laik, modernist kafayı kesip atmak zorundadır.
“Bu ülkenin tarihinde kemalizmin bir burjuva devrimi anlamına geldiğini, burjuva devrimlerinin ise tarihsel ve nesnel olarak bir ilerlemeyi temsil ettiğini söylerseniz, işte buna fazla ses çıkaramazlar, çünkü buna da karşı çıkıldığında gündeme gelen artık marksizme rezerv koymak falan değil, bu öğretinin düpedüz reddi olacaktır.”
Bu cümle Çulhaoğlu’na âittir. Bir burjuva devrimini (hâşâ!) düşman bellemek, nesnellik tanrısına halel getirmek olacağından, derhal akıldan çıkarılmalıdır. Yoksa maazallah, marksist olunmaz!
Bu noktada ilerlemeciliğin kökenlerine ilişkin yukarıdaki değinmelere ek olarak maniheizmin ilk dönemindeki ruhun aktif, maddenin pasif, dolayısıyla ilkinin yaratıcı, dönüştürücü; ikincininse dönüşümün öznesi olduğu inancından söz edilmesi zihin açıcı olabilir. Bu inancın Hıristiyan teolojisindeki karşılığı iyinin aktif, kötününse pasif olduğudur. Âdem’in şahsında işlenen ilk günah yüzünden zamansızlıktan (cennetten) zamana (dünyaya) düşen insan, tarihsel bir hat üzerinde iyiye doğru evrilir. Bu, iyi ile kötü arasındaki savaşı daima iyinin kazanacağı yollu hayalin bir tezahürüdür. İlerleme fikriyatı, bu anlamda tarihin olumlu yönde geliştiğini (bilim/teknoloji), değiştiğini (üretim ilişkileri) ve dönüştüğünü (toplumsal ahlâk) iddia eder. Ol sebepten gelişmeyi (ilerlemeyi) tetikleyen her dinamik, politik/ideolojik/ahlâkî açıdan sahiplenilmesi gereken bir “iyi”dir. Yani başka bir deyişle, ileri olan iyidir.
Peki, bu tutum ne kadar nesnel olabilir? Çok açık olumlayıcı gönderimleri olan bir sıfattan (ileri) nasıl nesnellik çıkarılabilir? (Örneğin salt nesnel olarak “güzel”den söz edilebilir mi? Ya da tersinden nesnel olarak “çirkin” var mı? O “çirkin”in bir âşığının olduğu noktada o nesnelliğin hükmü nedir? Âşığın maşukuna “çirkin” diyen, “güzel” olanın ona verilen emekten, yani dışsal herhangi bir etkenden bağımsız olarak (yani özünde) güzel olduğunu söyleyerek özcülük ediyor olmaz mı?
Sakın bu lafları edenler, Türkiye devrimine ilişkin emeksizliklerine, hep başka (içte cumhuriyetçi, dışta sovyetik) bir devrimin sputniki olarak konumlanmalarına teorik bir zemin yaratıyor ve başkasının “çirkin”ini (ilerici(!) burjuva devrimi) nesnelleştirip kendi öznel “güzel”lerinin (cumhuriyet) güzellemesini yapıyor olmasınlar? Bu nesnellik sevdası, korunmaya çalışılan bir öznelliğin (cumhuriyet ölçeği) kılıfı olmasın?
Tarihsel olarak ileride olan “ileri” mi ?(Bu noktada Althusser’in tarihsel-kronolojik ayrımını hatırlamakta yarar var. 68 hareketini başlatanların kronolojik olarak öğrenciler, ancak tarihsel olarak işçiler olduğunu söylüyor Althusser [“Üniversite işgalleri, grevleri tetiklemiştir.”]. Bu zaman/tarih dualizmi, ilk bakışta çizgisel bir zaman anlayışına göre, sonra gelenin önce olana tarihsel açıdan galebe çalabileceğini anlatır görünmektedir. Ancak daha önemlisi, tarihin çizgisel olmadığı yollu önermeye kapı aralıyor oluşudur.)
Burjuvayı feodalden iyi yapan nedir? Toprağa bağlı kölelikle ücretli kölelik arasında ahlâkî açıdan bir fark mı var?
Bütün bu sorular, tarihsel-pratik sâiklerle kurulmaya çalışılan zorunlu/iyi paralelliğini bozmaya yöneliktir. (Hâlbuki iyilik her durumda bir feragattir. [Başka türlü bir iyilik tarifi, ancak olumsuzlama yoluyla yapılabilir. Buna göre, kötü olmayan iyidir.] Feragatin olmadığı durumlara kader/zorunluluk ya da rastlantı diyoruz.
İlerleme fikri, basitçe burjuva devrimlerini toprağa bağlı köleliği ortadan kaldırma hamlesi olarak değerlendirip [yani aracı amaçla ikame edip] onu tarihte ileri bir aşama diye kabul etmektedir. Demek bu hamle, feodalizmin zulmü altında yaşayan köylüler için hayırlı, başka bir deyişle iyidir. Burjuvazinin feodalizme yönelik savaşımında köylüler adına hiçbir feragatte bulunmadığı düşünüldüğünde, bunun (toprağa bağlı köleliğe indirilen darbenin) bir zorunluluktan başka bir şey olmadığı anlaşılıyor (Zorunlu olan nasıl iyi olabilir?).
Kör, determinist bu nesnelleşme gayreti öznel bir operasyonu perdeliyor, dedik. Bir perde de iyi/kötü çelişkisini bilimsel süsü verilmiş bir lafızla ikame eden ileri/geri söylemi ile çekilmiyor mu? Bu işlem, her şeye rağmen kendi ahlâkçılıklarını maskelemek için yapılmıyor mu?
Yalçın Küçük’ün çok bilinen Tezler’i bir tarafa, kemalizm konusunda en temel tezi, “kemalizmin bizi ileriye götürmeyeceği, bizimse kemalizmden geriye düşmeyeceğimizdir.” (İnsan, Putları Yıkıyorum diye kitap yazan Yalçın Hoca’nın gerçekte putları yıkadığını(!) düşünmekten kendini alamıyor. Tezler’de “Kemal” putunu yıkayıp onun tozunu alan, yani onu bir put olarak görünür kılan Yalçın Küçük’ün bu konudaki işlevi, âdeta kitap sonrasında bitivermiş ve şimdi Kemal birdenbire Hoca’nın dilinde “büyük kurtarıcı” oluvermiştir). Örtük ya da açık olarak birçok siyasetin sahiplendiği bu tez, kemalizm ve sosyalizm arasında nicel bir yakınlık kurmaktadır. Bu nicel yakınlık tezinin aslında varsayılan nitel ayniyete ilişkin temel tezin örtüsü olduğu söylenebilir. Buna göre kemalizm bir tür “az” sosyalizm olarak algılanmaktadır. Tersinden sosyalizmin de “çok” kemalizm olduğu çıkarımlanabilir. Demek ki kemalist, sosyalizmin eşiğinde duran ama o eşiği aşmamakta direnen bir haylaz evlattır. Bu haylaz evladı dövmek (Cephe) ya da sevmek (TKP) arasında onu bir evlat olarak görmek anlamında hiçbir fark bulunmamaktadır.
Ancak elbette sevmek yerine dövmek, teoride değilse de pratikte bir kopuşu doğallıkla getirmektedir; bu iki eylem arasındaki temel fark, uzlaşmacı bir sevmek eyleminin, ne pratikte ne teoride, bu kopuşu asla gerçekleştiremeyecek olmasıdır. Bu yazının temel eleştiri konusu da budur.
Esasen bu kopuş fikri, kavramsal olarak bir etiketi üzerinde taşıyor olmanın pratikte kişiyi ya da örgütü o kavramsal kategoriye dolayımsız dâhil ettiği zannı yüzünden bazı kişiler ya da örgütler için anlamsızlaşmaktadır. Hâlbuki kavram, kendi başına teorik, kavramın tarihsel ve toplumsal izdüşümleri pratiktir. Dolayısıyla bir kavramı sahiplenmek ya da onu reddetmek noktasında, teorik olarak bağımsız bir yerde durulduğu ve bu sebepten, kemalizmle kopmak zorunluluğundan münezzeh olunduğu iddiası, hem kemalizmi hem de sosyalizmi göreceleştirmektedir. Kemalizmle teorik anlamda apayrı sahalarda bulunulduğu ve kemalizmin işlevini tamamladığı tezi, kemalizmle pratikte mücadele etmemenin teorik kılıfı olmaktadır. Kemal’in adı zikredildiğinde birden deterministleşme, pozitivistleşme, tarafsızlaşma refleksi geliştirilmekte ve kemalizm-dışı olası bütün müttefiklere kapılar kapatılmaktadır. Bu tutumla objektif anlamda kemalizmden taraf ve kemalistten çok kemalist olunmaktadır. Bu tarz bir cumhuriyetçilik, bir tür tamamlayıcı unsur olarak gördüğü kemalizmin yokluğunda, kendisini eksik ve boşlukta hissetmekte ve kendisini eksiltmeye, boşluğa düşürmeye yönelen Kürt hareketini ve Müslüman hareketi, verili olduğunu düşündüğü zemini (cumhuriyeti) göreceleştirmesi ve ayaklarını yerden kesmesi anlamında, düşman bellemektedir. Bu, cumhuriyetle temelde alıp veremediği hiçbir şey olmayanların tuzu kuru ve tuzu kuru tutmaya yönelik siyasetidir. MDD’cilere hâlâ küfredenlerin, MDD’cilerin kemalizmle mücadele ve dostluk diyalektiği içinde müttefiklik yöneliminin günümüze uyarlanmış yaklaşımı budur.
Mücadele kimilerince unutulmuş, kimilerince ise hiç bilinmemiş ve dostluk bâki kılınmıştır. Burada sözkonusu olan teorik bir hata değil, pratik bir ihanettir. Henüz Kürt ve Müslüman hareketlerinin olgunlaşmadığı bir tarihsel evrede Mahir, ittifak politikasında ne kadar haklıysa, geçmişin SD’ci ve bugünün post-SD’ci akımları o kadar haksızdırlar.
Bu bağlamda TKP denilen post-SD’ci parti, çok TİP’ik bir tutum sergileyerek, kemalizmi bir tür hayalet olarak kodlamaktadır. Kemalizmi belirli bir tarihsel momente hapsedip onun işlevini tamamladığını söylemek ve Yalçın Küçük’ün yaptığı gibi, kemalistlerin kemalizme ihânetinden söz etmek, kemalizmin aslında var olmadığını söylemektir. Öyle ya; kemalistler bile kemalizme ihânet hâlindelerse, kemalizm nasıl var olabilir?
Bu noktada sosyalistler devreye girerler ve kemalizmin şanını kurtarırlar. (Sosyalizmin şanını kurtarmak da aynı ekibe nasip olmakta ve bu ekibin Yüksel Caddesi’ndeki gazete satıcılarından biri kendisinden “Komünist” gazetesini almayı linç provokasyonlarının yerleştirdiği bir yaklaşımla; “komünizm=terörizm=PKK” denklemi üzerinden reddeden bir kadına, “PKK komünist değil ki!” diyebilmekte, “PKK” adlı günah keçisi devlet elinde; yıkıcılık, bölücülük temelinde, komünistlerle özdeşliği anlamında, komünizmi karalama, komünistler elinde bu özdeşliğin reddi düzleminde komünizmi aklama vazifesi görebilmektedir.)
“Bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz” diyen Nevzat Tandoğan türü kemalistler örneği komünistler de “Bu ülkeye kemalizm gelecekse onu da biz getiririz” demekten öteye gidememektedirler. Önerdikleri, kemalistlerin yarım bıraktığını tamamlamaktır. İşte tam da bu yüzden bunlara kemalistlerin yarım bırakmadıkları ve müthiş bir sinsilikle tamamladıkları bir eylemi; Suphilerin katlini tekrar tekrar anımsatmak bir görev olmaktadır.
Eksiklik, zaaf tam da kemalizmin tepeden inmeci “devrim”ine ilişkin kanaat üzerinden tespit edilir. Başkayagil sol, bu tepeden inmecilik eleştirisini Lenin’e dek uzatmakta ve Ekim’i bir darbe olarak nitelemektedir. Tepeden inme eleştirisi gibi biçimsel noktaya kilitlenen “de-kemalist” sol eğilimler seksenbeş senedir Kemal’in aradığını varsaydığı kitleyi bulmaya çalışmakta, bulduklarını da büyük kurdun Yalova’daki rakı sofrasına meze yapmaktadır. “Kemal’in kitlesi eksikti, onu da biz kurmalıyız” tespitiyle hareket edip ona kitle pişirenler, o sofrada Kürtlerin, Müslümanların ve komünistlerin kanının içildiğini –ne hikmetse- unutmaktadırlar.
Unutmak en kolay yol ve tüm kolay yollar kemalizme çıkmaktadır. Sınıf’sız devrim’ciler, devrim’siz sınıf’çılar ilk fırsatta kemalizmin masasına oturmakta cevval davranmaktadırlar.
O masayı kıracak yumrukta ise Suphiler’den bugüne tüm şehitlerin adı yazılıdır.
Mehmet Ocakçı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>