Ret ve Teslimiyet

1 Mart 2009 admin
İlk olarak marksizm, öteki tüm ilkel sosyalizm biçimlerinden, hareketi tek bir özel mücadele biçimine bağlamamak noktasında ayrışır. Mücadelenin her türlü biçimini kabul eder ve onları “tertip etmez”, ancak hareketin genel gidişatında açığa çıkan devrimci sınıfların bu mücadele biçimlerini yalnızca genelleştirir, örgütler ve onlara bilinçli bir ifade kazandırır.” (Lenin –“Gerilla Savaşı”)
Lenin bu sözlere bağlı olarak, kitlesel mücadelelerin genel seyri ile irtibat hâlinde olmak gerektiği üzerinde durur. Hangi mücadele yöntem ve tarzının uygulanılacağının bu irtibat üzerinden anlaşılması gerektiğini vurgular:
Bu nedenle marksizm, herhangi bir mücadele biçimini mutlak mânâda reddetmez. Marksizm, mevcut toplumsal durum tüm kaçınılmazlığıyla değiştiğinde, bu döneme katılanlarca bilinmeyen yeni mücadele biçimlerinin doğacağını kabul ederek, yalnızca o ânda mümkün ve var olan mücadele biçimleriyle kendini hiçbir koşul altında sınırlamaz. Bu hususta marksizm, eğer bu şekilde ifade etmemiz mümkünse, kitlesel pratikten öğrenir ve “sistemleştiriciler”in münzevi gerçekliklerinde icat ettikleri mücadele biçimlerini kitlelere öğretme tarzlarını hiçbir şekilde sahiplenmez.” (a.g.m.)
Lenin’in üzerinde ısrarla durduğu ikinci nokta ise tarihsel analizdir.
Genelde solun hatası, bu iki noktanın sağlıklı bir değerlendirmesini yapamayışıdır. En baştan sol, kendisinin, kitlenin tarihsel ve verili politik ifade biçimi olduğunu unutmaktadır. Yetkin bilimsel-teorik birikimle kitlenin kendiliğinden ilerleyişinin dışında olduğunu önkabul etmektedir. Böylece kendi varoluşunu koşullayan zincirleme işlemden kendisini bağımsızlaştırır. Buradaki gayesi, kitlenin kontrolsüz aktivasyonuna kapılmamak ve onu kendi bildiği yöne doğru hareket ettirmektir.
Politik hareketlilik, değişim ve dönüşüm momentleriyle ilgilidir. Gündelik pratik dâhilinde, varoluşu itibarıyla içinde olduğu gerçeğin mutlak, verili olarak politik olduğu düşüncesi bir yanılsamadır. Sol özneler, politik mevzular hakkında bilgi sahibi olmakla önsel, önceden kendisinin politik olduğunu zannetmektedir. Bu hâl, onun nesnel değişim ve dönüşümlere karşı körleşmesini beraberinde getirmektedir.
Marksist toplum ve tarih analizi, kitlesel oluşun durağan olmadığı gerçeği üzerine kuruludur. Analizin temel anlamı ve içeriği, kitlesel hareketin yönünü, şiddetini, hacmini ve niteliğini belirleme yönündedir. Kitlenin baştan atalet içinde olduğu önkabul edildiğinde, analiz sadece analizi yapan öznenin kendi oluşuna indirgenmiş olur. Sol, bu anlamda ülkeyi ve toplumu analiz ederken, yalnız kendisini ve kendi pratik etkisini analiz etmektedir. Böylesi analizler de, Lenin’in eleştirisine haklı olarak muhatap olur. “Sistemleştiriciler”, ıssız odalarında yaptıkları masa başı mücadele yöntemlerini kitlelere öğretmekten başka bir şey yapmamaktadırlar. Yani özne oluşunu merkeze koyup masa başında inşa edilen sistemlerin politikada bir karşılığı yoktur. Öznenin politikanın her türlü incelikleriyle, tüm bilgisiyle ve hatta eylemselliğiyle yüklü olması bir önemi haiz değildir.
Lenin’in uyarısı üzerinde dikkatle durmakta yarar vardır: icat etmemek, var olan biçimleri genelleştirmek, örgütlemek ve kolektivize etmek. Bu noktalar üzerinde istişarede bulunmak suretiyle marksist devrimci öznenin ne yapması konusunda genel bir çerçeveye ulaşılabilir.
Verili bir gerçeklikte yaşanan olayların kitlesel mi yoksa bireysel ve tali mi olduğunun analizi de gereklidir. Lâkin bu analiz a priori (önsel) bir nitelik arz edemez. Bir marksistin üzerinde durması gereken nokta, olayın gelişmesini koşullayan geçmiş olaylar zincirinin bağımsız bir üslupla soyutlanması değildir. Olayın toplumsal ve tarihsel etki planı en geniş biçimiyle tespit edilmelidir. Etkinin neden dar ya da geniş olduğunu anlamak ise tümüyle stratejik bir mevzudur.
Teorinin özne ve insan dışı bir yerden kurgulanması şarttır. Ancak bu sayede politik öznenin zorunlu müdahaleleri ve o müdahalelerin yer ve zamanı tespit edilebilir. Öznesiz teorinin pratiğe dayatılması reformizm, teorinin sırf özne merkezli olarak inşası ise volontarizmdir.
Lenin’in tarih vurgusu dikey boyutu verir. Mücadele biçiminin tarihsel boyutunun olup olmadığını anlamak her zaman gereklidir. Mücadele yöntemlerinin sürekliliğini test edebilmek için bu tarihsel analiz yapılmalıdır.
Kitlesel hareketliliğin, kendi aktivasyonu içinde, kendisini yok etme eğilimi her zaman mündemiçtir. Kitlesel hareketin kendi ivmesi, yönü ve şiddeti kendi varlığını yok etme noktasına varabilir. Kitlesel bir dalganın sırtına binen bir özne o dalganın altında kalabilir, belini kırabilir. Bu noktada, dalganın daima teorik ve politik bileşenlerine ayrıştırılması zorunludur. Özne, bu ayrıştırma işlemini kendi öznel çıkar hesaplarına göre yapmamalıdır. İçinde somut maddî bir varlık olarak bulunduğu politik gerçekliğin gereklerine uygun bir ayrıştırma işlemi yapılmalıdır.
Marx’ın “proletarya” vurgusu bu biçimde anlaşılmalıdır. İşçi sınıfı, toplumu ve tarihi tümüyle kucaklayan bir kolektif özne değil, politik gerçekliğin içinde faal olan toplumsallığı ve tarihselliği parçalayan, parçaları kendi faaliyeti ölçüsünde ve ölçeğinde örgütleyen temel kolektif devrimci öznedir.
Avrupa’nın sosyal, iktisadî ve politik açıdan parçalandığı bir dönemde işçi sınıfı Marx’a göre, parçalanmayı durduracak ilâhî kudret değil, hâlihazırda ortada duran parçaları kendi öznel kolektif hareketi için örgütleyen, bu sayede fiilî parçalanmayı hızlandırarak bu süreci kendi iktidarı için kullanan bir öznedir.
Avrupa’da yaşanan parçalanma süreciyle yaşadığı organik ilişkide Rusya işçi sınıfı da Lenin için böylesi bir anlama sahiptir. Lâkin burada sınıfın bütünselliğinin de yaşanan sürecin bir zorlaması olarak parçalanması gerekmektedir. Bu noktada, devreye sokulması gereken özne partidir.
Lenin, kendi öznel politik faaliyetinde bu perspektifi sürekli işletmiştir. Öyle ki, parti belli temel yanılsamalar içinde boğulduğu noktada partinin parçalanmasından da geri durmamıştır. Sınıf ve partide yaşanan toplam süreçte Lenin, parçalanmanın ortaya çıkardığı “yeni” gerçekliği örgütlemenin ve hedefe yöneltmenin mücadelesini sürekli olarak vermiştir.
Peki, tüm bu sözler ne için? Döne döne üzerinde durulması gereken bazı temel vurgular yapılmalıdır. Solun kitlelerle kurduğu ilişki hastalıklarla malûldür. Bu hastalıkların bünyenin iyileşmesine dönük işaretler olarak anlamak artık lükstür.
Sınıf, parti ve farklı örgütsel biçimlerin, solun kendi ataletini gizlemesi dışında bir anlamı yoktur. Her durum ve dönemde ortaya çıkan kitlesel çıkışların ve patlamaların kendi iç doğasıyla buluşmayı gözetmeyen bir sınıf ya da sınıfçı, yaşanan patlamanın belirlediği etki alanı ve dönemi boyunca, gizlenecek yer arayacaktır. Bu sığınak elde hazır tutulan, daima ideolojik haznelerdir. Sınıfa giydirdiği anlam dışında oluşan her şey ya çöpe atılır ya da etkisizleştirmek için bunlarla mücadele edilir.
Ayaklanmanın şehirli mızrak ucunu bulduğu yer gecekondu halkı, lümpen proletaryadır. Çünkü kabile ve klanlarıyla bağlarını kesmiş lümpen proletarya, bu açlık çeken insanlar sürüsü, sömürgeleştirilmiş bir halkın en kendiliğinden ve en radikal olarak devrimci güçlerinden birini oluşturur.” (Yeryüzünün Lanetlileri -Fanon)
Lümpen proletarya ayaklandığında bir sınıfçının, “sistemleştirici”nin refleksi ne olur? Bir grup tinerci çocuk polis bıçakladığında onlar için ne der?
Böylesi insanlar, öfkelerini örgütleyen İslâmcılara ya da ülkücülere meylediyorlarsa, suç onlarda mı yoksa Lenin’in de belirttiğinin aksine, onların mücadele biçimlerini örgütlemeyen, horgören ve onları sınıfın kiniyle buluşturmayan solda mı?
Devrimciliğin varlık zemini de burası olmalıdır. Var olan yapısal durumların ve kurumsal yapıların yıkılmasını öngören bir hareketin, toplumsal ve tarihsel düzlemde cereyan eden eylemlere bakmaması beklenemez.
Solun büyük bir bölümü, bir zaman devrimcilikle flört etmiş olmanın gönül rahatlığı ile bugünü, yıkmak değil, dönüştürmek fiilî ile karşılamaktadır. Onlar devrimciliklerini, kendi içlerinde bir giz gibi saklamaktadırlar. Bu da devrimin bilinmez bir geleceğe havale edilmesini getirmektedir. Devrimci teorinin ve pratiğin yerini kuru bir devrim savunusu ve talebi, yani devrim’cilik almaktadır.
Devrimci politika için safların netleşmesi zorunludur. Saflaşma, tüm eylem programını belirler. Taktik ve stratejinin çerçevesini çizer. Bu durum süreklilik arz eder. Dünyanın dönüştürülmesi için dünyanın bölünmesi, saflaştırılması zorunludur.
Genelde sol, 1991 Körfez Savaşı ve özellikle 11 Eylül sonrasında yaşanan saflaşmayı karşılayacak gerekli teorik ve politik tahkimatı yapamamıştır. Çoğunluk, eski Soğuk Savaş gerçeğini ve SSCB-ABD çatışmasını çıkış noktası almaya devam etmiştir. Yaşanan fiilî saflaşmanın tarafı olmamak, kendi özne tanımını sıkıştırmış, boğmuş ve kendi içine kapanmasına neden olmuştur. Sol, İslâmî hareketin temel dayanaklarını ya geçmiş döneme âit kalıplara oturtarak anlamış ya da onu teori ve politika dışı bularak dışlamıştır.
Fanon’un uyarısı bu noktada hatırlanmalıdır. Lümpen proletarya da o gün için bu bağlamda değerlendirilmektedir. Daha geriye gidildiğinde Marx’ın yaşadığı dönemde proletaryanın da aynı tarzda ele alındığı görülür. İşçi sınıfının desteğiyle yürüyen burjuvazi Fransız Devrimi sonrası tüm demokrasi ve eşitlik söylemini kendi sınıfsal çıkarlarına kurban etmiştir. Bunun nedeni, kendi mutlak iktidarı için işçi sınıfının kontrolsüz, akıl dışı ve zararlı oluşudur.
Tarihte kurulan hiçbir devlet, özellikle Ortadoğu’da, kendi kurucu unsurlarının iktidarını tanımamıştır. Her devlet, kendisini kuran öğeleri ya tarih ya da toplum dışına atmıştır. Emevilere karşı mücadele eden peygamber nesebi, bölgenin ezilen halk mücadelelerini iktidara geldikten sonra kılıçtan geçirmiştir. Aynı işlemin Safevi Devleti’nde de uygulandığı görülmektedir. Sol ise sanki olacakları şimdiden kestirmekte ve buna uygun hareket etmektedir. Her solcunun kafasında şu cümle dolanmaktadır: “Devrimler kendi evlâtlarını yerler.”
Bu fikirle hareket eden sol, masa başında devlet olmaya yönelik yaptığı planlarda bu noktayı merkeze koymaktadır. Eksiksiz, zararsız, ziyansız ve tam bir iktidar modeli oluşturma yönünde verili gerçekliğe yaklaşmaktadır. Hangi güçlerle iktidara ilerleyeceğini hesaplamaktadır; mesele sınıfsa, sınıfın o günde sahip olacağı niteliği ve niceliği şimdiden belirlemeye çalışmaktadır.
Politik öznelerin iktidar hesapları yapması doğaldır; lâkin gelecekte sosyalizm adına kurulacak iktidarın niteliklerini soyut ve farazî düzlemde icat etmeye çalışmak anlaşılır şey değildir. Bu tür hesaplar pratikte somut sonuçlar adına yapılmalıyken, geleceğin iktidarını (aslında kendi öznelliğini) muhafaza ve müdafaa etmek adına yapılmaktadır. Hesapların koşulladığı refleksler de verili politik durum ve dönem dâhilinde, ayrıştırıcı değil, ayıklayıcı bir işlemi güncelleştirir. Yaşanan tarihsel ve toplumsal olaylar içindeki kitleselliğin politik niteliği ayrıştırma ve saflaştırma için değil, ayıklama için kullanılır. İşine gelene bakar, onu destekler ve öne çıkartır ya da geri atar. Yapılan işlemin üzerinde durduğu zemin, teorinin post festum (şenlik dağıldıktan sonra oluşuna ait) özelliğidir. Burada işlem, kendisi gibi bağlam dışıdır; bu bağlam dışılık kendi iç bağlamını oluşturmalıdır ve bu da genel teorik sürecin işleyişi dâhilinde yapılır. Böyleleri için teori ve pratik karşıt kutuplardır. Politikanın teoriyi belli bir ölçek; teorinin politikayı belli bir ölçü dâhilinde daralttığı görülmez.
Yaşanan olaylara geleceğe atfedilmiş çıkar mekanizmaları ışığında bakan her özne, ayıklama işlemine başvurur. Bu işlem üzerinden olaya âit öğeleri kendi doğal maddî bağlamından çıkartarak, onları teorinin kendi iç işleyişine âit bağlama oturtur. Buradan südur eden teorik bilgi birikiminin her şeyi hâlledeceği gibi bir yanılsama ise kapıdadır. Bu yanılsama, geleceğe ait ütopyalardan, bazen de geçmişe ait nostaljik kurgulardan beslenir. Somut maddî dünya gerçekliğinden bir kaçış yöntemi olarak işletilen teorik faaliyet, ya dünyanın reddini ya da dünyaya teslimiyeti telkin eder.
Dünyanın reddine dayalı teori ve pratiklerin, politikanın dünyayı saflaştırma ve ayrıştırma yönünde bir çabası yoktur, olamaz. Onlar, dünyayı total olarak alırlar, belli bir sistem tasavvuruna ve tahayyülüne bağlayıp aklîleştirirler. Ardından da aklî düzlemde cisimleşen dünyanın yerine geçmişe ya da geleceğe âit dünya tasavvurunu ikame etmeye çalışırlar.
Politik her özne, dünya bütünlüğünü parçalamanın aracıdır. Daha doğrusu süreç içinde yaşanan parçalanmanın kendi iç dolayımıdır. Mao’nun köylü hareketi, Che’nin gerilla hareketleri, Lenin ve Marx’ın işçi hareketleri içinde olma çabası, ilgili isimlerin bu gerçeği görerek parçalanmanın dolayımı olabilmenin zorunlu olduğunu görmeleriyle bağlantılıdır. Köylüler, toplumu ve tarihi parçalayıp ayrıştırıyorsa, orada olmak marksist devrimcilerin birincil görevidir. Benzer bir durum diğer sınıf ve tabaka hareketlenmelerinde de geçerlidir. Bu işlemin geriye doğru yapılmaya çalışılması, tarihin çarklarını ters yönde zorlama çabasıdır. Yani; köylü hareketi, işçi hareketi ya da gençlik hareketi verili bir durum ve dönemde toplumsal ve tarihsel ‘bütün’ü parçalıyorsa, ters yönde, parçalanmış yapının yeniden bütünleştirilmesine çalışmak büyük bir hatadır.
Dünyanın reddi tarihselliğe; dünyaya teslimiyet toplumsallığa vurgu yapar. İlkine yönelen bir özne, tarihsel planda cereyan etmiş tüm dünyayı ret biçimleriyle bir buluşma noktası bulacaktır. Bu noktada, verili toplumsal ilişkileri buna göre algılayacaktır. Ardından da bu faaliyetin politik olduğunu iddia edecektir. Verili politik cephesel konumlanışları dünyanın reddine göre belirleyecektir. Bu, ancak ekonomik ve toplumsal yaşamın dışındaki unsurları politikleştirdiği ölçüde anlamlıdır.
Fanon‘un tespit ettiği gibi, eğer köy şehirden dışsallaşmışsa ve orada cisimleşmiş iktidar araçlarına karşı bir nefreti kendi içinde örgütlüyorsa, köy devrimci politik faaliyetin fiilî alanı hâline gelir. Bu noktada, şehir hayatını kendi özgün dünyası gören unsurların bir tür dünyayı ret biçiminde yürüttükleri isyankâr tutum devrimcilik için talidir. Şehirler iktidarla ve iktisadî yaşamla ilgili bazı konular açısından bölünmüş ve birbirine karşı olacak şekilde mekânsal bir yarılmaya uğramışsa, benzer durum şehirlerde de yaşanabilir. Buradaki mesele, yaşanan yarılmada ortaya çıkan sonuçları politik olarak nitelemek değil, sözkonusu yarılmanın bizatihi politik olduğuna dönük öntespit üzerinden, tüm sonuçların politikanın konusu hâline geldiğini görmektir.
Yarılma nesnel bir veridir ve politik özne elini tam da bu noktada ateşin içine sokmalıdır. Politik öznenin müdahalesi tam da bu noktada gerçekleşir. Kitlelerin çeşitli biçimlerde, verili iktidar alanlarına dönük yürüttükleri saldırıları, dünyayı ret biçiminden kendilerine âit bir dünya kurma niyetindeki unsurları öne çıkartır. Lenin’deki “öncü işçiler” böyledir. Ayrıca bu tip unsurlar, kitlenin kontrolsüz kendiliğinden mücadelesinin politik öznenin belini kırmasını, onu sürecin dışına atmasını engeller. (Türkiye’de sol, Kürt hareketinin politik öznesi dışında, böylesi unsurlara sahip olamadığından, tarihsel politik sürecin dışına düşmüştür. Varlığını toplumsal alana yatay genişlemeyle güvence altına almaya çalışmaktadır.)
Dünyayı reddeden hareketlerin tarihsel dayanakları, toplumun zaafları üzerinden belirlenir. İçinde bulunulan toplumsal bütünlüğün ezilmesi için tarihsel süreklilik devreye sokulur. Bu, büyük ölçüde Darwin’in doğal seleksiyonuna benzer. Doğanın maddî hareketliliği ile eşleştirilen tarihsel oluş ve bu oluşun “mutlak” öznesi, toplumu parçalamalı ve ezmelidir. Verili toplumsal bütünlüğün tarihselliği retçilere göre, tarihdışıdır. Tarihin hükmünü koyması için toplum bir anlamda ölmeli ve yeniden doğmalıdır.
Üç büyük dinde görülen hareketlerin politik niteliği bu bağlam dâhilinde görülmelidir. Thomas Aquinos’un “yalancılık mutlak günahtır, ancak insan öldürmek değildir” demesinin nedeni, müritlerin birer savaşçı olarak örgütlenmesini talep etmesidir. Bedenin kirlenmiş olması ve arınması için ölümün tek kurtuluş olarak görülmesi, savaşın mutlak bir gerekliliğidir.
Kendi bedenini ve dünyayı ayıran; yani, kendi bedenini politik ve teorik anlamda verili dünyadan ayıklayan bir özne, dünyaya teslim olma noktasında ilk adımı atmış demektir. Kendi bedenini dünyanın bir uzantısı ya da görünümü olarak algılayan bir özne, ruh temelinde, dünyayı redde tabi tutacaktır.
Teslimiyete yönelen özne, verili toplumsal bütünü kendi tarihselliği içinde, olduğu gibi kabul eder. Ona uyum sağlar. Mücadelesi sadece ya toplumu tarihsel akışa karşı muhafaza etmek ya da onu rahatsız etmeyecek bir sürecin başlamasını sağlamak içindir.
Redde yönelen özne ise, toplumsal bütünü kendi tarihselliğinden ayırır ve kendi varlığını tarihsel oluşa havale eder. Ona uyum sağlar. Mücadelesi, ya tarihin önünü tıkayan toplumu ezmek ya da tarihin kendi doğallığında işleyecek bir mecranın hâkim olması içindir.
Marksist devrimcilik bu ayrımı nasıl ele almalıdır?
Toplumsal politika ya da tarihsel politika peşinde koşanların dünyayı ret ve dünyaya teslimiyet biçimlerine yaklaşımlarının devrimci politika ve devrimci teorinin konusu yapılması zorunludur. Bütün olarak toplumu ya da toplumu bütün olarak görenler çoğu zaman benzeşirler ve tarihi merkeze alan özneleri eleştirme noktasında aynılaşırlar. Bütün olarak tarihi ya da tarihi bütün olarak görenler benzeşirler ve toplumu merkeze alan özneleri eleştirme noktasında aynılaşırlar.
Oysa başlarken Lenin’den yapılan alıntıyı hatırlamak gerekir: tek bir mücadele biçimine bağlanmak hatadır; herhangi bir mücadele biçimi icat etmek için uğraşılmamalıdır. Sadece fiiliyatta, somut maddî gerçeklikte işleyen biçimler genelleştirilmeli, örgütlenmeli ve devrimci sınıfların (Lenin tek bir sınıftan söz etmiyor!) mücadele biçimlerine bilinçli ifadeler kazandırılmalıdır.
Burada üzerinde durulması gereken temel nokta, mücadele biçimlerinin toplumsal ve tarihsel boyutudur. Marksist devrimciler her iki boyutu, kendi devrimci kolektif faaliyeti dolayımıyla görebilmelidirler. Salt toplumsal hareketlerin eksen olarak alındığı pratikleri tarihsel olanla; tarihsel hareketleri toplumsal olanla ayrıştırabilmelidirler. Eldeki sonuç devrimciliğin nesnel zeminini verecektir. Bu zemin her politik durum ve dönemde gözetilmelidir.
Politik durumun ve politik dönemin tespiti, yüce bir toplum analizine ya da tarih bilgisine dayandırılmamalı; işlem tersten yapılmalıdır: yani, politikleşen bir durumun/dönemin maddî gerçekliği tarih/toplum tasavvuruna doğru kapatılmamalı; aksine, durum/dönem, verili gerçekte hangi mücadele biçimi varsa ve hareketin ekseni ne ise onunla belirlenmelidir. Tersi yönde gelişen yöntem teorisizm, felsefî açıdan idealizmdir. Atı arabanın önüne koymak gerekir ama atın arabanın aklı olduğunu sanmak da bir o kadar yanlıştır.
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>