Ba’de Harab-il Basra

23 Aralık 2011 admin
Suriye meselesinde baştan beri yanlış kurulan bir denklem var.
İhtilaf, Esad rejimini destekleyenlerle “devrimciler” arasındaymış gibi sunuluyor.
Oysa öyle değil; bölgenin dinamiklerini, ümmetin orta ve uzun vadeli çıkarlarını, tüm taraflar açısından değerlendirip, bir direniş perspektifinden yorumlayanlarla, aslında Hükümet’in Orwelyen “newspeak”inin tefsirciliğine soyunanlar arasında bir ihtilaf bu…
“Devrimciler”i desteklediğini iddia edenlerin tezi , “İnsanlar zalim bir yönetim tarafından öldürülürken nasıl sessiz kalınır, Esad rejimine karşı tavır alınmaz” gibi bir argümana dayandırılan ve “ilkeler” adına savunulduğu iddia eden bir yaklaşım.
Bu yaklaşımın sahipleri kendilerini “ilkeli”liğin temsilcileri olarak yutturma gayretindeler. Dolayısıyla kendilerinin karşısında kalanlar da “Baasçı, mezhepçi, İran sevgisi gözünü kör etmiş” gafiller konumuna düşmüş oluyor.
Bu yüzden bu güruhun argümanlarının samimiyetsizliğini tartışmaktan önce, yapılmaya çalışılan şark kurnazlığını göstermek gerekiyor.
Öncelikle “ilkeler” adına “halk”ı savunduğunu söyleyen camianın “ilkelilik”lerinin en son ne zaman akıllarına geldiğini sormak lâzım.
Hadi; bir sene öncesine kadar Hükümet’in Suriye siyasetini ayakta alkışlarken, birden bire Esad’ın zalim olduğu sonucuna hangi ilkesel akletmeyle vardılar sorusunu sormayalım.
Ya “Türkiye’nin Kürt meselesinde, Kürt “isyancılar”a karşı da aynı “ilke”liliği gösteriyorlar mı?” diye soralım mı?
Hadi Kürt meselesi kimsenin tutmak istemediği bir ateş…
Onu da geçelim;
Peki, Mavi Marmara’da katledilen 9 kişinin kanının Hükümet tarafından seçim malzemesi yapılmasına, sonrasında da bir anda rafa kaldırılmasına karşı bu arkadaşların hangi ilkeli duruşu gösterdiklerini hatırlayan var mı?
Bu ilkeli arkadaşlar; Mavi Marmara olayında İsrail’e karşı neden hâlâ ulusal ve uluslararası planda (Lahey’de) dava açılamadığının hesabını, Hükümet’ten sormaya yeltenebildiler mi acaba?
Peki; Afganistan ve Irak’ta öldürülen milyonların katili olan NATO-ABD ittifakının sadık işbirlikçisi olan Hükümet’in karşısına dikilirken gören var mı bu ilkeli arkadaşlarımızı…
Türkiyeli Müslümanların hep birlikte şu anda Malatya’ya kurulan radar üssüne karşı örgütlenip kendi iktidarlarına karşı bir duruş sergilemeleri gerekirken, tutup da Suriye iktidarına efelenmeleri nasıl bir ilkeliliktir?
Başbakanın adını abdestsiz ağzına alamayanların tutup da direnişin liderlerine hotzot etmeleri midir ilkelilik?
Aslında; bu El-Cezire ağzıyla konuşan, tüm argümanlarını NATO konseptinden üreten ruh hâlinin, iktidara teslim olmuşluğun yol açtığı bir çürüme olduğunu çok iyi biliyoruz.
AKP iktidarına biat eden camia, geçen on senede tüm meşruiyet zeminlerini yitirdikleri için şu anda varolmak adına Hükümetin politikalarına koşulsuz bir teslimiyet durumundadır.
Bütün bu vaveyla, zulme karşı duruş, vicdan gösterileri aslında bu Hükümet karşısındaki ezikliğin telafisine dönük, “biz de varız” çabaları…
Evet, siz de varsınız; ama Hükümet’in işaret ettiği yerde hizaya geçip hep bir ağızdan tekmil veriyorsunuz.
İşte tam da bu yüzden bu yozlaşma ile hesaplaşılmadan kalkıp da bölge dengeleri üzerine söz sarf etmek “sahibinin sesi” olmaktan öte bir anlam ifade etmez.
Mesele, Suriye halkına karşı Esad rejimini destekleme değildir.
Mesele, öncelikli olarak bölgenin mevcut işgallerden kurtarılması ve yeni işgallere geçit vermeyecek bir mukavemete kavuşturulmasıdır. Ve bunun bir İLKE olarak savunulmasıdır.
Bunun için dış müdahale değil, bölge halklarıyla bölgesel yönetimleri de zorlayarak yerli/sahici ittifaklar oluşturma çabaları gerekmektedir.
Suriye’nin sınır ya da bölgesel komşuları olan ülkeler; başta Türkiye, Irak, Lübnan ve İran olmak üzere kendi aralarında oluşturacakları bir ittifak ile pekâlâ Suriye rejimine dönük baskı yapılabilirdi.
Ancak NATO ittifakına ait olan Türkiye dış siyaseti, baştan itibaren ABD jandarmalığına soyunduğu ve “1 koyup 3 alma” gibi bir siyasî “ilke” ile hareket ettiği için bölgede Müslüman halkların alternatif bir blok oluşturma şansı olmadı.
Dolayısıyla Türkiye’nin NATO ittifakında olduğu bir denklemde İran’ın ve Lübnan’da Hizbullah’ın yeni bir batı işgaline karşı durmaktan başka yapabilecekleri bir stratejik tercihleri de olamazdı.
Mesele aslında bu kadar açık…
Ancak lafı eğip bükenler, ülke siyasetinde AKP’nin kuyruğuna takılarak “İslamcı” tezleri nasıl harcadılarsa, şimdi de İslam dünyasında batının işgal ordularının ve işbirlikçi bir “piyasa İslamı”nın bayraktarlığını yaparak “Direniş”in kazanımları üzerine oynuyorlar.
Yazık…
Çok yazık…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>