Cevap Niyetine

6 Kasım 2008 admin
[Bu yazıda, Mahir Çayan’ın Diyalektik Devrimciliğive 15–16 Haziran’a Doğru İşçi Sınıfı ve Marksizmbaşlıklı yazılara yönelik aşağıdaki soru ve eleştiriler cevaplanmaya çalışılmıştır.]
1- İbrahim zaten maoist, bunu kendisi defalarca söylemektedir.
2- Maoizm zaten marksizmin-leninizmin bir üst aşaması, yani bugün maoizmi reddetmek oportünizmdir.
3- Mao’ya yönelik reddiye hangi başlıkla ilgilidir? Büyük proleter kültür devrimi mi, çelişki yasası mı vb.?
4- “Maoist gömleği giydirilmiştir” ifadesi, bugün kendi geleneğini Kaypakkaya ile tanımlayanlara yönelik bir hakarettir.
5- “15-16 Haziran” başlıklı yazıdaki “ölçü uyarınca sınıfın Yahudi karşıtlığı temelinde hareket edilmesi mümkünse bu yola girilebilmelidir” cümlesi ile Mahir ile ilgili yazıdaki “süreklilik ve akış teorik ve pratik olarak gene Masonik ve Yahudi aydınlarca gerçekleştiriliyor” cümlesindeki kasıt nedir? Yahudi karşıtlığını sınıfsal temelde alamayız, bizim sermayeyi dil, din, mezhep gibi ayrıştırmamız ciddî bir hatadır.
* * * *
“Maoizm gömleği” tespiti, Mahir’i “Latin Amerika solculuğu” etiketi ile değerlendirenlere verilen cevap içindedir. Bu etiketlendirme ve sözkonusu kişilerin devrimci teorik ve pratik faaliyetlerini bu etiketler üzerinden anlama, ardından da temin edilen bu anlam üzerinden faaliyete geçme, ilgili devrimci simaların en genel anlamda devrimciliklerini iğdiş eden bir işlemdir.
Söylenen şudur özetle: üç devrimci genç önder de kendilerini önceleyen iki okulun (Aren-Boran-Aybarve Kıvılcımlı-Belli-Avcıoğlu) birikimlerini devrimci olarak okumuş, onları damıtarak devrimci bir siyaset hattı açmıştır. Bu hat üç yoldan müteşekkildir, belirli dönemlerde ve durumlarda bu yollar kesişir, kavşaklar oluşur, bugün de yapılması gereken, tek bir yolun izini sürmek, takipçiliğini yapmak, onun okulunu kurmak değil, o kavşakta olabilmek, eyleme geçebilmektir.
Yoksa özde şu söylenmiş olur: “ey Mahir, İbrahim ve Deniz, siz o eleştirdiğiniz adamlar kadar olamadınız, onları boş yere eleştirdiniz, sizin eksiğiniz buydu, bak ben sizi başka ülkelerden gelen düşünce ve siyasetlerle destekleyeceğim.”
Örneğin İbrahim’in “ben maoistim” dediği vâki değildir. Mao referanslı yazar, konuşur, ama bunu salt maoizmin iç tartışması olarak değil, genel marksist devrimci teorinin ve pratiğin, gene genele dönük kapsamlı tartışması, gerilimi içinde okumak gerekir.
Engels, “Enternasyonal üyesi işçileri anlamak istiyorsanız, ilk Hristiyanlara bakın” derken, dine atıfta bulunurken, Hıristiyan mümin olarak konuşmaz. İbrahim de özellikle Şafak-PDAile iç tartışmasında maoizme atıfta bulunur, ama buradaki maoizm ne Pekin Radyosu’nda okunan maoizmdir ne de Avrupa’daki sınıflar mücadelesinden kaçacak delik arayıp kampuslara sığınan solcuların maoizmidir. Bu “maoizm” devrimcidir, komünisttir, proleterdir, yani buranın politik gerçekliğinde dönüşüme tabi kılınmış özgül bir hattır.
“İdeolojide ve politikada en pespaye revizyonist tezlerle Mao Zedung Düşüncesi’ni bağdaştırması” (Seçme Yazılar s. 428). Bu eleştiri, İbrahim’in Şafak’çılara yönelik eleştirisidir. Bugün teorik olarak sözkonusu bağdaştırmanın nasıl yapılabildiğine bakmak gerekiyor; “o pirüpak, sütten çıkmış ak kaşık, granit gibi sağlam maoizm nasıl oluyor da revizyonizmle bağdaşabiliyor?”, soru budur. Bağdaşmayanın ya başka bir “maoizm” olması gerekir ya da maoizmin içinde yer aldığı Marksist devrimci bir teori.
İbrahim’in yaptığı, Mao şahsında genel marksist devrimci siyasete o gün alan açabilmektir. Kaypakkaya’yı salt basit bir kemalizm eleştirisine ya da yabanî bir maoizm kurgusuna indirgemek ona haksızlıktır. Bu indirgeme gayreti, İbrahim’i bu topraklardan ve içinde olduğumuz kolektif devrimci mücadeleden söküp atacaktır.
Mao ve ÇKP’nin Sovyet eleştirisi yerindedir. “Devrime taç giydirdiler” denilir ve devamında da sosyalizmin bir tür iktidar ideolojisi olarak formüle edilip dondurulmasına itiraz edilir. Peki, bu eleştiriyi yaptı diye maoizm bu yanılsamadan, bir tür iktidar ideolojisi olmaktan, yani donmaktan azâde midir? Ya da marksizmin temel argümanlarını bilmek bizi küçük burjuva olmaktan, yozlaşmaktan, düzen içi bir pratikle hareket etmekten alıkoyar mı? Kaypakkaya’nın özel insanların özel maoizm dükkânlarına hapsetmek cinayettir.
Bahsi geçen soruların cevabı, pratiktir. Teorik bir önzemini varsayar. Mao şahsında İbrahim’in, dönemin Perinçek hempalarına açtığı savaş sürekli kılınmalıdır, eksiğimiz budur. İbrahim’in teorik mücadelesi kan ve terden soyutlanıp bir zirve olarak kodlanmış, sadece özel insanların vâkıf olabileceği bir yere hapsedilmiştir. Eksikliğin basit bir göstergesi, bugün hâlâ Perinçek’in bir kümesi olması ve her fırsatta ötmesidir. (Ama o İbrahim’i öldürmek için suikast timi kurmayı düşünebilmiştir örneğin.) Bugün ülkemizdeki saf anlamda tek maoist, Perinçek’tir. Kaypakkaya’yı maoizm dükkânına hapsetmek, onu esasta ilkel, cahil ya da sığ bulmakla ilgilidir. Bu eleştirilerin sebebi de Kaypakkaya’nın “fazla” politik olması ile ilgilidir. Teorik, giderek akademik bir zemin teşkil etmek, bunu uluslararası ilişkiler kurmak amacıyla yapmak Kaypakkaya’yı “fazla” politik görmekle ilgili bir meseledir. Maoizm için Mao’nun, Kaypakkayacılık için İbrahim’in bedenen ölmüş olması mutlaktır. Onların dâhil olduğu kavgaya girememenin tezahürleridir bunlar. “Her şeyi ben başlatır ben bitiririm” olarak özetlenebilecek küçük burjuva ideolojisinin basit yansımalarıdır.
Altmışların sonu, yetmişlerin başı için maoizm, genel Sovyet belirlenimli marksist siyasetin sınırlarının zorlandığı yerde hayırlı bir silâh olmuş, ama esasında kimse saf anlamda maoist olmamıştır. Kaypakkaya esasında pratikte Perulu Mariategui türünden bir işleve sahiptir. Teorik karşılığı Hikmet Kıvılcımlı’dır. Kaypakkaya’nın Kıvılcımlı’nın Mao ile ilişkilendirilmesine dönük itirazı, kendisinin bugün Kıvılcımlı ile ilişkilendirilmesine dönük gayretler için de geçerlidir. Politik olan İbrahim politik olmaklıktan kaynaklı tabiî ki eksiklidir. Sorun, bu eksiğin örneğin Kıvılcımlı külliyatı ile tamamlayanlardadır. Aydınlık Yol hareketinin lideri Guzmán Pekin’de yıllarca eğitim görmüş, altmışların sonunda ülkesine dönmüş, burada tek bir adım bile atamamış, ülke gerçeğini yakından tanımaya başladığında Mao’dan bihaber olan Mariategui’yi keşfetmiş, Mao ile onu sentezlemiş ve kısa sürede ülkenin en büyük hareketi olmuştur. Kaypakkaya’nın tarihsel olarak bihaber olduğu kolektif öznellik Mustafa Suphi pratiğidir. Zira Kıvılcımlı ve diğer isimler bu pratiğin reformist reddiyecileridirler. Kaypakkaya’nın Kıvılcımlı karşısına çıkarttığı Mao o gün Türkiye gerçeğinde hamuru Doğu’da yoğrulmuş Suphi ve yoldaşlarıdır. Eksiklik ve zaaf, onların daha savaşa girişte boğulmuş olmalarıdır. Kaypakkaya’nın muhayyilesindeki ordu Suphi’yle birlikte Anadolu’ya girmeye çalışan Kızıl Ordu’dur. Zira Mao’nun takip ettiği gelenek de burasıdır.
PKP’nin kurucusu olan Mariategui’nin temel şiarı şudur: “Amerika’da sosyalizmin taklit ve kopya edilerek uygulanmasını kesinlikle istemiyoruz. O destansı bir yaratım olmalıdır. Yerli Amerikan sosyalizmimize kendi hayatımızı, gerçekliğimizi ve dilimizi adamalıyız. Bu, yeni kuşağın en değerli görevidir.” Burada Çin’den ithal hiçbir şey yoktur. Taklit ve kopya bir maoizm karşısında Kaypakkayacılık gerçektir ve somuttur. Asıl hakaret Kaypakkayacılığı gömlek gibi değiştirip taklit ve kopya (fason) olan Maoist gömleği giymektedir.
İbrahim Kaypakkaya, devrim ve iktidar için savaşan Mao’yu sahiplenmiş ve onu hasımlarına karşı bir silâh olarak kullanmıştır. Onda devrimin ve iktidarın tek sahibi öbür “Mao” yoktur. İşte bu öbür “Mao”nun çizgisi bugün Perinçek çizgisidir ki Doğu’nun birkaç sene önce Çin’den yüklü miktarda para almış olması salt ideolojik değil, tecimsel bağın da sürmekte olduğunun kanıtıdır. Devlet ideolojisi olarak maoizmin anlayamadığı budur: Kaypakkaya maoizmi koşullayan toplumsal-tarihsel mücadelelerin şahdamarındadır. Onun iktidar mücadelesi, verili iktidar ilişkilerine teslim olmayacak bir yerde seyreder.
Kaypakkaya’nın devrimciliği bize, eğitim gününü Enternasyonal Marşı ile açan Çinli çocukların babalarının birkaç kilometre ötede gerçekleştirdikleri grevi kana bulayan devlete karşı savaşma imkânı verir ama genel anlamda kampuslarda ya da Pekin’de formüle edilmiş maoizm böyle bir eyleme asla izin vermez.
Bizde maoizmin savaşkanlığının, devrimciliğinin yegâne sigortası İbrahim’dir. Bir insanın tek başına nelere kadir olduğunu gösterdiği için burjuva bir ikona dönüşen Che’nin devrimciliğinin buradaki yegâne sigortasının Mahir oluşu gibi…
Kısacası “maoizm gömleği”, esasta maoist olmayanların İbrahim eleştirilerindeki sığlığı açığa vurmak için kullanılmış bir ifadedir.
Esas dikkat edilmesi gereken mesele, yazının ilk bölümündeki orta sınıflarla ilgili tespittedir. Üretim bilinci belirliyorsa, üretimin başını ve sonunu tayin eden kişinin ideolojik ve politik faaliyeti ile başı sonu belli olmayan, kolektif mânâda tarihsel ve toplumsal bir üretime âit olanın faaliyeti ayrı, hattâ birbirine karşıt olacaktır. Bir ayakkabı üreten zanaatkâr ile ayakkabı fabrikasındaki işçi arasına temel, geriye dönüşsüz bir ayrım koymak zorunludur.
Marx ve Engels, temelde bu zanaatkâr solculuğunun birikimine saygı duymakla birlikte onu kıyasıya eleştirmiş, meseleyi proletaryaya çekmiştir. Bu proletarya, bordrolu işçilerin toplam sosyolojik karşılığından farklıdır. Bu sınıf, toplumsal ve tarihseldir. Sömürüye ve zulme, ayrı ayrı değil, birlikte, karşı duracak yegâne oluşumdur. Bu sınıf, batı kampuslarındaki sosyolojik, dilbilimsel, psikolojik, postmodern kuramlarla anlaşılamaz, ayrıca mülkî mânâda bir devrimi ve iktidarı olan odaklardan da öğrenilemez. Bu sınıf, sürekli oluşum kavgası, gerilimi içindedir. Komünistlerin teorik ve pratik kavgaları bu oluşuma âittir; yanında, üstünde ya da önünde değil.
Belli bir sürecin başlangıç noktasını belirleyip, “işte o nokta benim” ya da “o noktayı ben tayin ederim” demek, orta sınıf solculuğudur. Marx nezdinde marksizm pekâlâ bir orta sınıf solculuğuna dönüşebilir. “Marx benim” ya da “Marx’ı en iyi ben anladım” diyerek de bu orta sınıf solculuğu yapılabilir. “Said-i Nursi okumadan Kur’an anlaşılamaz” diyen fethullahçılar gibi, “Althusser okumadan Marx anlaşılamaz” diyenin teslim olduğu, işte bu orta sınıf solculuğudur. Başlangıç noktası belirleyen, esasta sonu da kendisinin tayin edeceğini söylüyordur. Yani “devrimi ben ve benim gibi olanlar yapabilir.” Bu kendisini ve başkalarını kandırmaktan başka bir şey değildir.
Oysa 1905 Devrimi’nde, Rusya’da halk Çar’a Japon savaşının sancılarını yakınmak, ona sevgilerini sunmak için Kışlık Saray’a yürümüş, Çar korkudan kitleye ateş açmıştır. Yani esasta “neye niyet neye kısmet” bir durum yaşanmıştır. Engels, 19. yüzyılın sonlarında narodnik bir aydına “Rusya’da nasıl olursa olsun bir devrim yapılmalıdır, bu devrimin bayrağında neyin yazdığı önemli değildir.” diyebilmektedir. Bu söz, bayrağın ebadı, rengi, üstünde yazılanlar, kimin tutacağı, nereye konacağı ile ilgili tartışma ve rekabet içinde olan bizim solcularımız için uyarıcı olmalıdır. Marksizmi ya da Kaypakkayacılığı muhafaza etmek, pratikte en pespaye liberalizme kapaklanmakla sonuçlanacaktır.
Lenin, köylü hareketinin lideri Papaz Gapon’la bu 1905 döneminde tanışmış, karısı Krupskaya’nın aktardığına göre, köylülüğün politik bir güç olduğunu bu papazdan öğrenmiştir. Gapon, aslında Çar’ın yıllar önce köylü direnişlerini kontrol altına almak için kullandığı bir Okhrana ajanıdır ve zamanla politize olmuştur. Yani dolayısıyla Mao da köylülüğün politik devrimci niteliğini bir papazdan öğrenmiştir(!)
Temmuz 1963’te, İran’da Şah karşıtı bir isyan yaşanır ve başarısız olur. Dönemin solcuları, bizde özellikle 69 seçimleri sonrası olduğu gibi, parlamenter mücadelenin boş olduğunu, silâhlı mücadele verilmesi gerektiğini düşünmeye başlarlar. Üstelik düne kadar molla yanlısı, Müslüman kesim içinden de bu amaçla bir örgüt çıkar: Halkın Mücahitleri. İslâmî değerlere görece sıcak bakan ama kendisini açıktan marksist-leninist örgüt olarak sunan Halkın Fedaîleri de bu kervana dâhil olur. Temelde bu iki örgütü de maoizm beslemiştir. Ama bizim maoistlerimiz, son tartışmalarda meclisteki soytarılıkları ile ünlü bir köy ağasına, sırf Dersimli olması sebebiyle Kamer Genç’e bile sahip çıkmışlardır. (Umarız ki bu yaygın bir durum değildir!) Maoizm mücadeleye farklı coğrafyalarda devrimci anlamda yerelleştirici, devrimcileştirici bir ivme verirken, bizde maoizm hep birilerinin fiilî sınırlarına mahkûm kalıp törpülenmiştir.
Marksist, leninist, maoist, guevarist, enverist vs. Bütün bu ideo-politik yönelimlerin orta sınıflara has kimi özellikleri mevcuttur. İbrahim’in yukarıdaki sözlerinde olduğu gibi, en pespaye revizyonizme kapı aralayan, işte bu orta sınıf eğilimdir. Bu isimleri başlangıç noktası olarak belirlemek, ardından da ve dolayısıyla sonu da bu isimlerin, bu isimleri en iyi anlayanların, tayin edeceğini söylemek orta sınıf siyasetidir.
“Maoizm zaten marksizmin-leninizmin bir üst aşaması, yani bugün maoizmi reddetmek oportünizmdir.”
Bu tespit her şeyden önce, Batıcı mânâda ilerlemeci, aydınlanmacı bir ifadedir. Marksizmin eksik olduğu tespitiyle leninizme, her ikisinin de eksik olduğu tespitiyle maoizme varılıyor. Bu güzelleme, idealisttir. İbrahim’in “Ben maoistim” cümlesini her satırda duyan arkadaşlar, bu tespiti Mao’nun hangi yazısında gösterebilecekler, merak konusudur.
“Marksizm-leninizm” bir kurgu olarak Stalin’e âittir. Bu kurguya doğrudan ya da dolaylı olarak sahip çıkanların geçmişte ya da bugünde stalinist oldukları şüphelidir. Örneğin Dev-Yolcular bile son Ufuk Uras krizi sonrası örgütçülük yapıp kendi miraslarına sahip çıktıkları momentte “ML” olduklarını söylemektedirler, oysa bunu diyen, aynı zamanda “ben stalinistim de” demek durumundadır. Oysa bu kesimlerin tüm teorik, ideolojik ve politik derdi tarihten ve siyasetten Stalin’i silmek üzerine kuruludur. “Onlar ölü yazarlar ve eylem adamları, bugünün yaşayan gerçeğinde ne gerek var bu isimlere takılmaya?” diyenlerin Stalin gibi Marx ve Lenin’den de uzak durmaları önerilir. Özcesi Stalin’siz ML olmaz, ML ise Marx ve Lenin arasındaki teorik ve politik gerilimlerden kaçışın ortak sığınağı olarak kullanılamaz. Stalin’in (liberal veya muhafazakâr) burjuva siyasetinin güvenli kucağına sığınarak eleştirilmesi, mücadeleye hiçbir katkı sunmamıştır.
Marksist devrimcilik üst başlığında toplayabileceğimiz tüm bu isimlerin yapıp ettiklerini, genel üst ideoloji katına çıkartma refleksi de orta sınıflara özgüdür.
Örneğin ayaklanma ile devrimi genelgeçer devrim yöntemi olarak öğütlemek, Rusya beslemesi Avrupalı küçük burjuvaların işidir. Ya da aynı şekilde parti içi disiplin, devrimin muhafazası, hiyerarşi, proleter bir parti anlayışları doğal olarak Stalin’i keser ama stalinizm değilse bile Stalin’cilik elinde bir devrim ve iktidar yokken bile Stalin olmayı başarının tek anahtarı olarak görmek demektir. Kıvılcımlı’nın tespiti bu anlamda yerindedir: “Her eteğini savuran kendini Rosa, her bıyığını buran kendini Stalin zannediyor”. Ya da benzer bir ifade Said-i Nursi’den: “Her ismi Muhammed olan kendisini peygamber zannediyor.” Bu eleştiriler kulağa küpe mahiyetindedir.
Yukarıdaki cümlede yedirilmiş olarak bulunan ilerlemecilik, hem politik idealizmin nedeni, hem de teorik idealizmin sonucudur.
Aynı yaklaşım, “kapitalizmin en yüksek aşaması: emperyalizm”e yönelik olarak da uygulanmaktadır. “Antikapitalist olmadan antiemperyalist olunur mu, olunmaz mı” tartışmasının orta sınıf solculuğu içinde sürgit devam etmesinin nedeni, buradaki ilerlemeciliktir. Bu ilerlemecilik, orta sınıflar içi kimi kademelerin kendi aralarındaki rekabet ideolojisinden kaynaklanmaktadır. Teoriyi, pratiği, örgütü, mücadeleyi kendi tekelinde, mülkiyetinde gören yaklaşımlar bu mülkün, metanın genişleme, büyüme eğilimi, ihtiyacı uyarınca kendi aralarında rekabet etmektedir.
İlerlemecilik, eni sonu, belli bir dönem güç ilişkileri içinde belli bir sınıfın ya da sınıfsal gücün diğeri üzerinde hâkimiyet kazanması sonucu, bu zaferin ideolojize edilip göğe çıkartılması ve mutlak zafer sarhoşluğu olarak geleceğe havale edilmesidir. İlerlemeciler, kapitalizm içi ya da öncesi zafer kazanmış büyüklü küçüklü burjuvaların ideolojik takipçileridirler. Böyle olmak zorundadırlar.
Benzer bir ilerlemeci refleks, burjuvazinin ve devletin hâkimiyetindeki kimi olguların başında “devrimci”, “sosyalist” ya da “komünist” sıfatlarını kullanmaktır. Bu özneler daima isim değil, sıfat olarak kalırlar ve hiçbir zaman güç olamazlar. Sıfat olarak tanımladıkları olgunun ideo-politik seyrine, onun sahiplerine hizmet ederler. Evet, siyaset güç meselesidir ama hiçbir mesele salt güç ve güç odakları ile anlaşılamaz. İlerlemecilik, birilerinin ilerleyen, muzaffer ordusunun verili durumda paralı/parasız askerliğini yapar.
Güç olan devrim, sosyalizm ve komünizm değil, onların sıfat olarak tanımladıkları olgulardır. Güçle kurulan bu ilişki tarzı, özneleri daima başkalarının gücü kılar.
Stalin isminin, figürünün, değerinin, teorik ve pratik olarak ağır bastığı bir dünyada yaşamadığımıza göre, Stalin merkezli yapılan bu tür yarışların da mânâsı kalmamıştır. Geçmişin güç merkezlerinden, zafer sarhoşluğundan beslenenlerin devri geçmiştir.
Troçkistlerin ve anarşistlerin de soluğunun kesik olması bunun göstergesidir. “En iyi stalinciliği ben yapıyorum” yarışması tedavülden kalkmıştır. Aynı şekilde, “en iyi antistalinistlik bende” diyenler de tel tel dökülmüştür. Bu yarışmanın Çin, Latin Amerika ya da Avrupa versiyonları, burjuva salonlarının mezesi olmuştur. Böyle olmak zorundadır.
Türkü yarışmalarına karşı türküleri savunmak gibi, stalincilik yarışmalarına karşı da Stalin’i savunmak zorunludur. Seksenlerin sonunda çorabın ilk söküğü Stalin ile açılmış, Stalin’e saldıranlar oradan Lenin’e, en nihayet de Marx’a kadar uzanmıştır. Giden gitmiştir, kalan sağlar bizimdir!
Devrim yapılmadan, iktidar alınmadan önceki marksist-leninist mücadele ile sonraki arasına bir ayraç koymak gerekir. Bu ayraç, adı üstünde, devrim ve iktidardır.
Sonrasında yapılanları önceye dayatanlar, devrim ve iktidar ayraçlarını zaman içinde silmişlerdir. Devrimsiz ve iktidarsız sosyalizm hayalleri havalarda uçuşmaktadır.
Mısırlı Müslüman devrimci Seyyid Kutub, “eğer birileri size iktidara geldiğinizde ne yapacaksınız diye sorarsa, bilin ki o sizi küçük düşürmek, kafanızı karıştırmak istiyordur, bu soruyu duyduğunuz ânda hemen orayı terk edin” der. Devrim ve iktidar öncesi yapılacaklarla sonrasında yapılacakları birbirine karıştırmamak gerekir.
Bugün meselâ solun önemli bir kısmı, devlet mallarının özelleştirilmesine bu sebeple karşı çıkmaktadır. “Eyvah, bizim olacak şeyler başkalarının eline geçiyooor!”
Stalin, kapitalizmin yeni dönemi olarak emperyalizme denk düşen marksizmin leninizm olduğunu söyleyerek, teorik ve politik bir müdahalede bulunur. Bu müdahale marksizm içi bir müdahaledir. Emperyalizm gelişkinlik, ilerleme ya da rafinelik bağlamında kapitalizmle kıyaslanamayacağı gibi, leninizm de aynı minvalde marksizmle kıyaslanamaz. Marx ile Lenin’i kendi masa başı işleminde karşı karşıya getirenler, orta sınıf solculardır. Bu işlem Stalin alerjisinin ürünüdür. Marx Engels’ten, Lenin Stalin’den kurtarılmaktadır. Toplamda tüm bu işlemler burjuva siyasetine uyum sağlamakla ilgilidir. Aynı solcuların emperyalizm yerine kapitalizmi, “vahşi kapitalizm” aleyhine emperyalizmi tercih etmelerine şaşmamak gerekir. Bugün “Lenin gerici, Marx ilericidir” bu isimlerin gözünde. Tersini de iddia edenler mevcuttur.
Altmış yıl öncesinde kilitlenmiş Stalin merkezli tartışma ve rekabetin bugüne taşınması apolitik bir uğraştır.
MLM, yetmişlerin muktedir, devletlû Çin iktidarının resmî ideolojisidir. Bu ideolojinin teori ve siyaset içinde yürüttüğü pratik kavgaya bakmaktansa, belli bir durumda başarı kazanmış öğelerini iktidar koltuğuna oturtanlar, sırf ülkelerinin dünya sistemi içindeki başarısını arttırmak için birkaç büyük patronu merkez komiteye alabilmektedirler.
Pragmatizm “var olan her şey işe yarar” der, başarıcılık ideolojisi ise var olan her şeye başarı için birer basit araç olarak bakar. Bu üsluptan hızla kurtulmak, onunla sürekli savaşmak zorunludur. Fayda ve başarı üzerinden, yapılan devrimleri teorik edinime tabi tutmak yanlış bir uğraştır.
Mao, o büyük yürüyüşünü milliyetçiler, Sovyetler ve Japon emperyalizminin arasında oluşan çatlaklarda gerçekleştirmiştir. Bugün büyük yürüyüş yapmak, şekli kopyalamak, bugünün milliyetçilerine göz kırpmak, kimilerine göre bugünün “Sovyetler”i olan Avrupa’ya güzel görünmek ve ABD’ye lafta karşı olmaktır. Mao, o aralardaki çatlakları devrimcileştirir, birer mücadele mevziine dönüştürür, ama klasik, devletlû mânâda maoizm o çatlaklara yerleşir, dükkân kurar ve oradan nemalanır.
Bugün “kapitalizm ve emperyalizmden sonra küreselleşme geliyor, ona özgü bir marksizm formüle etmek gerek” diyenler var. Bunu “yeni sömürge” döneminin ML’si olan maoizm ile karşılamak mümkün değildir. Eski troçkist, maoist, enverci ya da guevarist gelenekler bu minvalde yeni dönem için postmarksist ve postyapısalcı okumalara yönelmişlerdir. Bu okumaların söz ve eylemi iğdiş etmekten başka bir katkısı olmamıştır. Yeni dükkân ve yeni emtia diye bağırmak için geçmişe küfretmek kimseye hayır getirmemiştir. Kaldı ki teorik ayrıştırmalar, her zaman mutlak anlamda kendi politik karşılıklarını bulmaz. Marx, tam anlamda kapitalizmi karşılamadığı gibi, Lenin de emperyalizmi karşılamaz. Tersi doğru olsaydı, Marx emperyalizmin gelişini öngörmüş olmasına karşın, bunun feodalizm artığı eski bir miras olduğunu söyleyip onu es geçmezdi. Marx’ın yekpare bir bütünlüğü izah ettiğini söylemek, Lenin’i marksizm dışına atar ve ML bu yönüyle iki ayrı dünyanın yan yanalığı olarak takdim edilir. Marx’ı kapitalizm nezdinde akademik bir teorisyenliğe hapsetmek kadar Lenin’i emperyalizm nezdinde pratisyenliğe kapatmak ihanettir.
Bugün, “imparatorluk”, “yeni emperyalizm” ya da “emperyal kapitalizm” başlığı altında bir dizi tartışma yürütülmektedir. Ama devrimci siyasete yer açmak adına şu söylenmelidir: ne marksizm kapitalizm bilimi, ne de leninizm emperyalizm bilimi ya da salt anti-emperyalist siyasettir. Burada klasik metinlerin politik içerikleri ile bütünlük arz edecek biçimde okunması önerilmektedir. Yani Marx ve Lenin, muarızlarının, düşmanlarının teori içi alanlarını daraltmak, onları kıstırmak için yoğun bir teorik mücadele vermiştir.
Aynı tespit Mao için de geçerlidir. Maoizmin kozmosta kendinden menkûl, kapalı devre, bütünlüklü bir ideoloji olduğuna ilişkin iddia Mao’yu tarihin ötesine, toplumun dışına atıp öldürmek amaçlı bir eylemin sonucudur. Mao resmî maoizm şahsında katledilmiştir. Artık Mao’nun verili bir durum ve dönemde hareket hâlindeki toplumsal ve tarihsel olgu ve olaylara müdahale etmesi, dâhil olması ve dönüştürmesi mümkün değildir. O, artık yeni vergi politikasına karşı bakkalını muhafaza etmeye çalışan bakkal sahibi gibidir.
ML konusunda Mao’nun zincire bağlanması teknik açıdan da mümkün değildir. Mao’nun “biz Stalin’e rağmen devrim yaptık” dediği söylenir. Komintern üzerinden Stalin’in yürüttüğü siyaset ile Mao’nun siyaseti büyük ölçüde çelişmektedir. Bunları, aralarında hiç çatışma, gerilim ya da kopuşma yokmuş gibi birbirine bağlamak teorik olarak imkânsızdır. Yukarıda zikredildiği üzere, MLM, Çin’in “Stalin bahanesi” üzerinden (tartışmanın önceleri Stalin bağlamında yürümesi, başka esaslı tartışmaların kılıfı, bahanesi olmuştur.) Sovyetlerle girdiği yarışta biçimlendirdiği ideolojik bir formüldür. Çin’in sömürgeler vurgusu marksist devrimcidir ama Sovyetler’in de Amerika hususunda yaptığı vurgu dönemi için haklıdır. En genelde Avrupa-Amerika geriliminde Sovyetler teknik olarak birincisine, Çin ikincisine yakınlaşmıştır. Maoizmin fikrî düzeyde baskın olduğu 68 Paris olayları bunun önemli bir göstergesidir.
Dünya komünist hareketi, düşmana göre ve ona tabi strateji belirleme aşamasından bir türlü kurtulamamıştır. Buradaki durumsal, özgün hat o gün için Latin Amerikalı devrimcilerde ve kısmen bizimkilerde aranmalıdır.
Mücadeleyi Marx ile başlatıp oradan Mao’yu da kesecek biçimde bir çizgiye dökmek orta sınıf ideolojisinin ürünüdür. Bu çizgi düzdür, kesintisizdir, sakindir, çatlaksızdır, asfalttır, sadece belirli zirveleri keserek ilerler. Oysa mücadelenin aşağıda akan, tüm patikaları, vadileri, uçurumları, bataklıkları gören hattı önemlidir. İşin kolayına kaçmak hiçbir şeyi çözmez; kolaycılık esasında fiilî toplumsal-tarihsel gerilimlerden, çelişkilerden ve çatışmalardan kaçma yöntemidir.
Zirvede olma takıntısı ile orada duranları değil, aşağıda sömürü ve zulmü iliğine dek hissedip yaşayan, buna göre belirli, özgül, kesintili, sıçramalı doğru/yanlış bir dizi mücadele örgütleyen yığınları kesen teorik-politik hat önemlidir. Başarıcılık ve pragmatizm en temel hastalıklarımızdır.
Stalin bir su bendidir, dalgakırandır ama her durumda ve dönemde böyle olmak, bazen mücadelenin akışına da zarar verecektir. Stalin, emperyalist batının her türlü ideo-politik saldırısına karşı temel sigortamızdır ama her yere aynı türden sigortalar yerleştirmek, mücadelenin doğal akışını da engelleyecektir. Son altmış yılın tartışmalarının özü Stalin’dir. Bebeğin yıkandığı suyu dökerken bebeği atmamak gerekir.
Maoizmin genel seyrine âit kimi momentlere yönelik itirazlar da bu açıdan ele alınabilir. Kültür Devrimibir zorunluluktur ama başka bir yerde birilerinin koltuğu için basit bir ihtiyaca dönüşmüşse, itiraz edilmelidir. Mao şahsında maoizm bir tür odak olmaktan çıkmalı, mücadelenin her durum ve dönemde ateşlediği ocaklarda yanabilmelidir. Özde Mao’nun da isteği bu yöndedir. Maoizm, marksizmin tarihsel mücadelesinde sürekli muhafaza edilmesi gereken teorik bir “kızıl bölge” değildir. O belli durumlarda namlunun ucudur. Doğu alerjisi üzerinden Mao’ya düşman olan batılı orta sınıf solculara inat, bu da söylenmelidir.
Çelişki çok boyutlu bir seyir izleyebilir. Bunu başat ve tâli olarak bölmek her zaman anlamlı değildir. Öyle ki, başat çelişkiden kaçanların aslî sığınağına da dönüşebilir maoizm. Yani emek-sermaye, sömürü gibi meselelerle sınıfsal gerekçelerle uğraşmak istemeyenler “tâli çelişki” mavalları ile mücadeleyi orta sınıf bir hatta zorlayabilir. Ya da kendi teorisinin tek, mutlak, ilâhi teori olduğuna inananlara, başkalarının teorilerini meydanda yakmak isteyenlere inanılmaz malzeme sunar Kültür Devrimi.
Kaypakkaya, özne dışı devrimci yükselişlerin özneci mânâda istismar edilişini, öznenin ilâhlaştırılmasını, nesnel devrimci durumun tümüyle partinin kendisine bağlanmasını şiddetle eleştirir (Seçme Yazılar, Umut Yay., s. 341-). Bu eleştiri bile başlı başına maoist geleneğin Mao’ya rağmen proleterlikten uzak bir hat izleyebilirliğine, günahsız olmadığına ilişkin önemli bir tespittir. “Maoizm sorunsuzdur, en üst aşamadır, en gelişkin marksizmdir, en saf teoridir, bozulmamıştır, Kur’an gibidir” türünden sözler bu nedenle İbrahim’i çöpe atar, atmak zorundadır. Çünkü İbrahim, maoizmin böyle olmadığının teorik ve pratik kanıtıdır. O maoizm içi tartışır. Ona düşmanlarınca ya da dostlarınca giydirilmeye çalışılan gömlek bu kurşungeçirmez yelektir!
“Safları sıklaştıralım” derken saflaşma, taraflaşma, milleti taraf olmaya zorlama unutulmamalıdır: söylenen budur. Saf, granit, su geçirmez, akmaz kokmaz, mutlak bir özne olarak “işçi” yeryüzünde yoktur, hiç olmamıştır. Bunun var olduğunu söyleyenler, kendisini böylesi bir özne zanneden orta sınıflardır. Bir avukatla konuşulduğunda, en öz komünist olduğunu da iddia etse, onun siyasette sadece kendi mesleğinin ideolojik gücüyle konuşmakta olduğu, kısacası sadece “avukat partisi”ne kaydını yaptırabildiği görülür. Bu parti, işçilerin de partisi olsun, onlarla görüşülsün, sınıfa siyasî açıdan akıl verilsin, dava olduğunda yardım edilsin ister, Lenin’le avukatlığı üzerinden ilişki kurabilir sadece vs. vs… Ama hepsi bu!
Saf anlamda işçi yoktur. Her gerçek işçi her sabaha salt bir bordrolu işçi olarak uyanmaz. Türk, Kürt, Alevî, Sünnî, Arap, karı-koca, anne-baba, kadın-erkek, at yarışı oynayıcısı, holigan, doğulu, batılı, iç Anadolulu, mahalleli, gecekondulu, apartman sakini vs. olarak uyanır. Bunlardan biri ya da birkaçından oluşan bir bileşke, belli bir durumda ya da dönemde politikleşir. Gecekondulu olan işçinin politikleşmesi, evinin belediye tarafından yıkılmaya çalışıldığı durum dâhilinde politikleşir. Ama onun salt patronuna karşı politikleşmesine bakanlar, bu gecekondu mahallesinde yaşanan politikleşme durumuna boş boş bakarlar. Boş, genelgeçer, tepeden laflar edip kendi apartman dairelerine giderler. En fazla, o gecekondu direnişinin başına apartmanda oturan bir yoldaşı görevlendirirler ki bu, o direnişin sonunu getirir.
Bir işçinin Müslüman, Türk, Kürt, gecekondulu vs. olarak değil de saf işçi olarak politize olmasını ve o şekilde direnişe geçmesini sendikalarda koltuk kapmak isteyen orta sınıf solcular talep eder. Ya da onların avukat, mühendis, doktor gibi diğer sınıftaşları…
Kısa zaman önce Güney Afrika’da göçmen işçi mahallelerine saldıran zenci işçilerin öfkesini bu işçici dostlarımız asla anlamayacaktır. “Asıl düşman kapitalizm” türünden genel ama o gün için boş bir yığın laf edip sıcak yuvalarına döneceklerdir. Oysa belki de durum gereği, komünistler göçmen işçilerin arasına karışıp gelen yerli işçileri dövebilmelidirler. Ama her durumun gereği, tüm sürecin zorunluluğu olmayabilir. Pratik materyalist, hata yapmayı göze alabilendir.
Benzer bir durum Yahudi vurgusu için de geçerlidir. İşçilerin bizim masa başında rafine ettiğimiz, sadeleştirdiğimiz teorik tespitleri birebir, ânında anlamaları gereksizdir ve zaten imkânsızdır. Bugün Yahudi’ye düşman olup saldıran, yarın onun maddî, kapitalist gücünü görüp ona da karşı olacaktır ve esasta belli bir durumda bu tarz bir karşıtlığa bile gerek yoktur.
İsrail 1968’e dek komünlerinde (kibutz) Arap işçi çalıştırmamıştır. Bizim bildiğimiz saf kapitalizmin mantığına bu durum aykırıdır. Kapitalizm ırk, din, millet ayrımı yapmadan sömürüye ve kâra bakar: bizim bildiğimiz budur. Ama İsrail’deki kapitalizm, Arap işçiler çok düşük ücretlere rıza göstermelerine rağmen onları çalıştırmamıştır. Üstelik İsrail’in temellerinde, yirmili ve otuzlu yıllarda aynı sendikalarda bizim klasik anlamda bildiğimiz sınıf mücadelesi söylemiyle birarada çalışan Arap ve Yahudi işçilerin teri vardır. Peki, hangi güç bu teri böldü?
Mao özce, felsefi anlamda, şunu söyler: “Her biri iki yapın”…
O gün için, bir olan işçi sınıfını İngiliz, Rusya ve ABD Yahudilerinin desteğiyle kurulmaya çalışılan İsrail’e karşı uyarmak ve bu amaçla belki de işçi sınıfını bölmek zorunluydu. Bir olan ikiydi esasta, ama çelişkiyi örtbas eden bir birlikti bu. Demek ki komünistin görevi, öncelikle bu çelişkinin serbest kalmasını sağlamaktı. Yani özgürlük mücadelesi vermek yerine, mücadelenin özgürleştirilmesiydi zarurî olan… Filistin KP’si Yahudi ve Arapları kucaklıyordu, ama bu partinin foyası çatışmaların yoğunlaştığı momentte, seksenlerde ortaya çıktı ve ismini İsrail KP’si olarak değiştirdi. Oysa Filistin’de her devrimcinin zorunlu görevi gayrimeşru, korsan, emperyalist karakolu, terörist İsrail’i tanımak değil, yıkmaktı. Bazen ayırmak, bölmek, bazen de birleştirmek yanıltıcı. Bu yanılgıyı sadece pratik devrimci mücadele çözer.
TKP içindeki Avrupa kökenli, İstanbullu, Balkanlı, kısmen Masonik, Yahudi kadrolar M. Suphi’nin doğulu komünist partisine ölümü ardından el koydular. Bu kadrolar, kendilerinden gördükleri M. Kemal’in koltuğu altına girdiler. (Elbette burada onurlu, namuslu kadroların hiç olmadığı söylenmiyor.) Bu isimler Sovyetler’in siyasî acenteliğinden, CHP komiserliğine geçtiler. Kırklarda Celal Bayar (Mason), Menderes (Yahudi), Tevfik Rüştü Aras (Yahudi) gibi isimlerle kimi TKP kökenli solcular birlikte dergi çıkarttılar. Mehmet Ali Aybar (Selânik Yahudi’si), Behice Boran (Kırım Yahudi’si) gibi isimler de vardı bu dergide. Bunların belirlediği siyaset, Kürt hareketi ve Müslüman hareket gibi kemalizme tam boy karşı olan, en azından bu yönde eğilimler taşıyan kesimlerle komünist hareketin mevcut zayıf bağlarının kopmasını tescilledi. M. Kemal koparttı, bunlar mesafeyi iyice araladı ve o boşluğa oturdu. Alamet-i farikaları tam da bu bağsızlık ve boşluk oldu. Kendi dükkânlarını bu alanda kurdular. Kürd’e ve Müslüman’a dönük alerji tüm bildirilerin ve programların ruhu oldu.
Boran, TİP üyesi olmamasına, partide kendisinden daha değerli isimlerin varlığına rağmen Yahudi bir profesörü senatör adayı yaptı. Çetin Altan, onun sola armağanıydı. Altmışların sonunda TKP SSCB tarafından Ortadoğulu değil, Avrupalı KP’ler listesine kaydedilmesine hiç itiraz etmedi, aksine sevindi. Bürolar Paris, Berlin, Prag ve Londra’da açıldı, Tahran, Bağdat, Şam ya da Beyrut’ta değil. Bu politik gelişmenin İsrail’in varlığını ispatladığı 1967 savaşı ile ilişkisi olsa gerek. Zira Ortadoğulu bir KP olmak, İsrail ile yüzleşmeyi zorunlu kılar.
Üç genç devrimci önderin, özellikle Mahir’in Elrom vuruşu, bu bağı kesti. Bugün açıktan Yahudi solcular MDD çizgisinin yükselişinden, Arapların direnişine göz kırpılmasından korktuklarını söylüyorlar.
15-16 Haziran direnişinde o güne dek sol hareketi desteklemiş, sosyalist olmuş Bedri Rahmi Eyüboğlu, direnişin içinde, fabrikasında mahsur kalan Yahudi işadamı Vitali Hakko’yu kurtarmaya gidiyor. Hakko bunu anılarında anlatıyor. Saflar net değil mi? Elrom sonrası Yahudi solcuların neler yaptığına bakmak gerekmez mi? Vitali Hakko oğluna vasiyet ediyor: “Sakın bu ülkeyi terk etme, buradan daha güvenli bir yer bulamazsın”. Açık değil mi?
Onların rahatını bozan bir işçi sınıfı örgütlemek, onları o fabrikada mahsur bırakmak gerçekte kimi rahatsız eder? Eyüboğlu gibi çiçek böcek şiirleri yazarak, hümanist laflar ederek nasıl devrimci siyaset yapılabilir? Siyasetin Eyüboğlu seviyesine çekilmesi eleştirilmemeli mi?
Yukarıda bahsedilen İbrahim’in vurgusuna sahip çıkarak şu söylenmelidir: böylesi bir kalkışmada doğası gereği Yahudi’ye dinî, teolojik, vahyî, millî mânâda karşı olanlar da bizim doğal yoldaşımızdır! Sömürücüyü ve zalimi, salt bizim istediğimiz yoldan, salt bizim istediklerimizle, salt bize benzeyenlerle değil, belli bir durumda, her ikisine tam boy cepheden karşı olan herkesle yenebiliriz.
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>