Marx Neden Ateist Değildi?

18 Ağustos 2009 admin
Yazıya attığım başlık kimilerine şaşırtıcı gelebilir, ancak Marx, 23 yaşından itibaren, kendisini ateist olarak nitelemeyen bir kişiydi esasında. Onun dine yönelik tavrı da çok açık değildi, felsefî materyalizme yönelik tavrı ise herkesçe yanlış yorumlanmıştı. Bu noktada yazıya başlamadan önce aydınlatıcı bir izahata girişmek gerekiyor.
İzahatın ilk noktası şu: elbette ben, Marx’ın dindar olduğunu ya da teist ideolojiye sempati duyduğunu iddia etmiyorum. O aslında Tanrı’nın varlığını reddetmenin de ötesine gidiyor.
Dolayısıyla esasta ben, Marx’ın agnostik olduğunu da iddia ediyor değilim. Agnostisizm, en iyi hâliyle, Tanrı’nın varlığını tersyüz ettikten sonra, dini tecrübe eden bir tür aptallık pratiğidir.
Sonuçta benim ateizmden kastım, varlığı inkâr edilen Tanrı’nın ahlâkî varoluş için iyilikler yapan ve her hareketi gözetleyen çocuksu antropomorfik Tanrı anlayışlarıyla bir ilişkisi yok. Bu tarz bir anlayış, yüzlerce yıl önce ciddî teoloji çalışmalarından kovuldu ve sadece felsefece muhafaza edildi, uzun zamandır da cahillerin avutulması ile çocukların disiplini için kullanılıyor.
Bu tarz bir Tanrı’nın varlığını inkâr etmekle kendisini sınırlı tutan bir ateizm, değersizdir. Benim bahsini ettiğim ateizm ise deist, müdahaleci olmayan, hareket ettirici ya da Spinozacı panteist olanlar da dâhil, her türlü Tanrı’nın varlığını inkâr eden bir ateizm. Marx’ın da inkâr ettiği bu.
Tekrar etmek gerekirse, Marx deist ya da panteist değildi, ama o ateist ya da felsefî bir kılıkla kendilerini gizleyenler dâhil, her türden teizme, deizme ve panteizme tövbe etmişti.
Günümüzde “köktencilik” olarak adlandırılan bir tür dinî canlanma ile karşı karşıyayız; gerçekte Hristiyan köktenciliği dünya üzerinde muazzam bir güç elde etmiş olsa da nüfus bakımından küçük bir azınlığı teşkil ediyor. Bunlar elbette çocuksu bir Tanrı anlayışını öne çıkartıyorlar. Benim üzerinde durduğum nokta, marksistlerin ve her türden ateistin söz konusu gerici aptallıklara itiraz ederken, aslen Hristiyanlık’la müttefik oldukları gerçeğidir. Çocuksu ve hoşgörüsüz dogmatizmle mücadele etmek, bana göre, ateizmin işi değil. Umarım bu hususta bir uzlaşı mevcuttur. Demem o ki ateizm daha üst bir seviyede konumlanmıştır. Eğer ateist iseniz, siz sadece Berkeley’e ve Papa’ya değil, Spinoza ve Rousseau’ya da karşısınızdır.
Giriş bölümünün son noktası bu. Marx’tan bolca alıntı yapacağım, zira amacım Marx’ın görüşünü açıklamak, özellikle onun “ateist” etiketine itiraz ettiğini tespit etmek. Niyetim, ateizmle ilgili kendi fikirlerim üzerinden vaaz vermek değil. Şüphesiz ki benim görüşlerim de dile gelecek, ama bu tümüyle özgül durumlar bağlamında gerçekleşecek.
Marx ve Fransız Materyalizmi
Modern ateizmin kurucuları on sekizinci yüzyıl Fransız materyalistleriydi: Jean Meslier, Julien La Mettrie, Denis Diderot, Holbach, Anarchasis Cloots, Jacques Hébert ve efradı. Marx, bu düşünürleri, modern komünist politik teorinin kaynağı olarak tanımlama noktasında gayet açık ifadeler ortaya koyuyor. Bu yazarların kartezyen “bilimsel” materyalizmine itiraz ederken, Marx Kutsal Aile’de şunları yazıyor:
“Diğer Fransız materyalizmine ait eğilim doğrudan sosyalizme ve komünizme varıyor. İnsanların aslî iyiliği ve eşit zihinsel yeteneği, tecrübenin her şeye kadirliği, alışkanlık ve eğitim, çevrenin insan üzerindeki etkisi, sanayinin büyük önemi, hazzın meşrulaştırılması vb. başlıklarla ilgili materyalizm öğretisinden yola çıkmak suretiyle materyalizmin komünizm ve sosyalizmle zorunlu olarak bağlantılı olduğunu görmek için aşırı bir zekâya sahip olmaya gerek yoktur.”
Ateistler Fransız Devrimi’nin aşırı solcularıdırlar; ateizm, Tanrı’nın reddi, insanın çıkarı doğrultusunda dünyayı örgütlemek için insanların tam özgürlüğü lehine insan üzerindeki tüm otoritenin reddini ifade eder; ayrıca ateizm, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri olan Hristiyan ruhban sınıfına karşı başlatılmış savaşta öne çıkan bir bayraktır. Marx, Babeuf ve Blanqui üzerinden Fransız materyalizminde köklerini bulan bu harekete açıktan bağlanır.
Ancak Marx, Moses Hess aracılığıyla, “Hakikî Sosyalizm”e bağlanıp, politik yazılarını Ludwig Feuerbach takipçisi olarak kaleme almaya başladığında, o günkü komünist harekete yönelik acımasız ve sert eleştirisi de hızla gündeme gelir. Marx’ın ilgilendiği konular arasında idealist Alman felsefesine ait görüşleri yeni radikal Fransız ateizminin verili coşkusu içine kaba biçimde boca edilmesinden kurtarmak vardır.
Din Eleştirisi
Marx, o ünlü ifadesiyle, Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisi’ne Giriş’te şunu yazar:
“Almanya için din eleştirisi esas olarak tamamlanmıştır ve din eleştirisi tüm eleştirilerin öngerekliliğidir.”
Fransız Devrimi ile ateizmin görevinin esas olarak tamamlandığına işaret ederken Marx, aynı zamanda din eleştirisini kapitalizmin eleştirisinin bir modeli olarak görmektedir.
1842 gibi erken bir tarihte, 23 yaşındayken Marx, arkadaşı Arnold Ruge’ye şunları yazmaktadır:
“Ben (kendisini dinleyen çocuklara gulyabaniden korkmadığını inandırmaya çalışan çocuğu hatırlatan) ‘ateizm’ etiketini ve bunun yerine felsefenin anlamının insanlara taşınması gerektiği fikrini reddediyorum.” [Ruge’ye Mektup, 24 Kasım 1842]
Marx 1844 Elyazmaları’nda burjuva devriminin başarısı ve sosyalizm için mücadele eden bir işçi hareketinin ortaya çıkışı ile birlikte ateizmin anakronizme dönüştüğünü söyler:
“İnsanın ve doğanın gerçek mevcudiyeti pratikte, duyusal tecrübe aracılığıyla, insan bu sayede insan için doğaya ait bir varlık olarak aşikâr hâle geldiğinden, doğa insanın varlığı olarak insan için var olduğundan, yabancı varlıkla ve doğayla insan üzerindeki varlıkla ilgili -doğayla insanın gerçekdışılığının kabulünü ifade eden- soru pratikte imkânsızlaşmıştır. Tanrı’nın inkârı olarak ateizmin artık bir anlamı yoktur ve bu inkâr dolayımıyla ateizm insanın mevcudiyetini şart koşar; ancak sosyalizm bu tarz bir arabulucuya artık muhtaç değildir.”
Politikada her daim en önemli farklılıklar en yakın arkadaşlarınızla aranızdaki farklılıklardır. Engels’i komünizme bağlayan ve “din halkın afyonudur.” sloganının ilk yazarı olarak kabul edilen Moses Hess, 1860’ların sonlarına dek Marx’la çalışmayı sürdürür, ancak burjuva haklarını Almanya’dan bile önce kınadığı için Komünist Manifesto’da saldırının hedefi olur. Sosyalizmin erdemlerinin, gerçekleşeceği koşullarla çatışma içinde olduğu bir dönemde, ilgili erdemlerin bu türden rahatsız edici bir müdafaası, Marx’a göre, gericiliğin desteklenmesiyle eşdeğerdedir. Marx’ın ateizme yönelik muhalefeti, Alman işçi sınıfının bilinç durumunu dikkate almayan aşırı solculara yönelik muhalefeti ile bağlantılıdır.
Marx’ın felsefe öğretmeni Ludwig Feuerbach ünlü bir Alman ateisttir ve Hegel’i felsefeyi ikame etmek için teolojiyi ilga etmekle suçlar. Marx, Feuerbach’ın materyalizm eleştirisi dâhilinde kendi görüşlerini geliştirir.
Şimdi Marx’ın din eleştirisine ilişkin sözlerine bir göz atalım.
“Din karşıtı eleştirinin temeli: din insanı değil, insan dini yapar. Din esasta ya kendisine henüz ulaşmayı başaramamış ya da kendisini yeni kaybetmiş insanın özbilinci ve izzetinefsidir. Ancak insan dünyanın dışında yerleşik olan soyut bir varlık değildir. İnsan insanın, devletin ve toplumun dünyasıdır. Bu devlet ve bu toplum, dünyanın tepetaklak bilinci olan dini üretir, zira devlet ve toplum tepetaklak dünyanın ta kendisidir. Din bu dünyanın genel teorisidir. (…) (Din bu dünyanın) ahlâkî müeyyidesi, yegâne tamamlayıcısı, teselli ve mazeretin evrensel temelidir. İnsanî özün herhangi bir gerçek hakikate kavuşamaması sebebiyle o insanî özün hayalî gerçekleşmesidir. Dine karşı mücadele bu sebeple dolaylı olarak ruhanî havası din olan dünyaya karşı mücadeledir.”
“Din aynı zamanda hem gerçek ıstırabın ifadesi hem de gerçek ıstıraba karşı protestodur. Din mazlum varlığın iç çekişi, kalpsiz dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Din halkın afyonudur.”
Dolayısıyla ateizm, sadece hastalık yerine semptoma saldırmakla kalmıyor, ayrıca kitlelerin ıstıraplarını taşımalarına yardımcı olan araçlara da saldırıyor.
 Feuerbach Üzerine Tezler
Tezler’de sadece din değil, ayrıca kapitalizm eleştirisinin özünü bulmak mümkündür. Felsefeci olmayan insanların dine ihtiyaçları vardır, en azından zulüm ve yabancılaşma koşullarında insanlar daha iyi bir dünya için mücadele vermek ve kendilerini kurban etmek için ülkülere, kahramanlara, hatta uzak umutlara muhtaçtır. Dinin doğuşunu koşullayan gerçekle uğraşmak yerine ona karşı çıkmak verimli de değildir. Marx bunu dördüncü tezde şu şekilde ifade eder:
“Dünyevî ailenin kutsal ailenin sırrı olduğu keşfedilir edilmez, dünyevî aile teorik ve pratik düzlemde ortadan kaldırılmalıdır.”
Marx’ın felsefî materyalizm eleştirisi ilk tezde gayet açıktır:
“Feuerbach’ın materyalizmi de dâhil, bugüne kadarki tüm mevcut materyalizmin ana kusuru, nesnelliğin, gerçekliğin ve duygusallığın sadece nesnenin ya da tefekkürün bir biçimi olarak kavranması, öznel açıdan insanî duygusal faaliyet ve pratik olarak kavranmamasıdır. Bu sebeple materyalizme karşıtlık içinde, aktif yan idealizm tarafından geliştirilmiştir -ancak bu gelişme sadece soyut düzlemde gerçekleşmiştir, zira idealizm gerçek, duygusal faaliyeti kendi doğasına bağlı olarak, gerçekte bilmez.”
Marx’ın felsefî materyalizm eleştirisi tesadüfî değildir. Felsefî materyalizmin tarihsel açıdan oynadığı ve on sekizinci yüzyıl Fransız ateistlerinde temsil olunan ilerici rolü tanıyan Marx, bu konumun o gün itibarıyla aşılması gerektiği üzerinde durmaktadır.
“Nesnel hakikatin insanî düşünceye atfedilip atfedilemeyeceği sorusu teorik değil, pratik bir sorudur. (…) Pratikten tecrit edilmiş düşüncenin gerçekliği ya da gerçekdışılığı üzerinden dönen tartışma, saf anlamda skolastik bir soruya dayanır.”
Feuerbach’ın dogmatik materyalizmi toplumun dışına ve üstüne yerleştirir kendisini (3. Tez):
“İnsanların koşulların ve yetişme tarzlarının ürünü olduğunu, dolayısıyla değişmiş olan insanların değişmiş koşulların ve değişmiş yetişme koşullarının ürünü olduğunu söyleyen materyalist öğreti, insanların koşulları değiştirdiğini ve eğiticinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. Bu sebeple sözkonusu öğreti, toplumu biri altta diğeri üstte duran iki parçaya ayırmak mecburiyetindedir.”
Marx’ın karşı önerisinin doğru dürüst anlaşılması gerekir. (8. Tez):
“Tüm toplumsal hayat temel olarak pratiktir. Teoriyi mistisizme taşıyan tüm gizemler aklî çözümlerini insanî pratikte ve bu pratiğin kavranmasında bulurlar.”
Marx’ın önerisi ne Akıl ne Doğa ne de soyut “İnsan”dır:
“Gerçek bireyler, onların faaliyetleri ve içinde yaşadıkları maddî koşullardır.” [Alman İdeolojisi, 1a]
Panteizm ve Materyalizm
Tanrı ya da Tanrısızlık bir nebze katkıda bulunmaz!
Tanrı’ya inanmadığını gururla ilân eden materyalist, aksine her şeyin Doğa tarafından yönetildiğine, Doğa’nın yasalarınca belirlendiğine inanır. Doğa değil de tarihin yasalarından söz etmesi çok az farklılık arz eder. Adlı adınca panteist olan kişinin Tanrı’sından başka bir şey değildir bu.
Önceden adını zikrettiğimiz Fransız materyalistlerin ifadelerinden birkaç örnek verelim.
Jean Meslier -1742:
Tanrı’ya yalvarmayı bırakacağım, böylelikle O’nun bize doğal din olarak bahşettiği ve artık aleni bir düşman olan Hristiyanlık tarikatının tecavüzüne uğramaktan kurtuluyorum.”
La Mettrie -1748:
“Doğa yalnızca mutlu olalım diye yarattı bizi. (…) Bu sebeple o, doğal yasanın bir payı olarak, tüm hayvanları bize verdi.”
Cloots -1793:
“Doğadan başka Tanrı yoktur.”
Robespierre de kastî biçimde sözde Yüce Varlık âdetini yeniden diriltir ve Fransızların ona ibadet edecekleri millî bir gün belirler. Madde, Doğa, Gaia(*), Tarih ve Akıl birbirinden farklı tarikatların Tanrı’ya verdiği isimlerden başka bir şey değildir ve bunlar sıklıkla kelimenin ilk harfini büyülterek ifade edilirler.
Esasında mesele pek de öyle değil. Elbette Tanrı’ya verilmiş isimde ima edilen şey, Tanrı’nın doğasına ilişkin tüm teori ve O’nun nasıl bilinebileceğidir, farklılıkları koşullayan da tam da burasıdır. Fransız devrimciler Aklı tanrılaştırmışlar ve Hristiyan Kilisesi’nin mallarını müsadere etmişlerdir, elbette bu, olabildiğine gerçek ve maddî bir değişimdir.
Ancak her türlü Tanrı’nın mevcudiyetini basit anlamda inkâr ederseniz, dünyanın anlam kazanmasını sağlayan temel öncüllere ilişkin soruyu da cevapsız bırakmış olursunuz.
Mesele, Tanrı’nın mevcudiyeti meselesi değildir. Örneğin madde, Mutlak’a materyalizm tarafından verilen isimdir; maddeye bilince göre öncelik vermek bir tür panteizmin kılıfı olabilir. Bilim, üzerinde durduğu bilgi teorisi bakımından, dinden ayrılır.
Tanrı’nın mevcudiyetini inkâr etmenin anlamı yoktur. “Mevcut olmak” ne demektir? Kutsal ya da değil, bir varlığın mevcut olduğunu öne sürmek, böylesi bir mevcudiyetin insanî pratikte kazandığı anlamdan bağımsız olarak, deizmin bir biçimini üstü kapalı olarak varsaymak demektir.
Mevcudiyetin inkârı tam da aynı anlamı içerir. Bir şeyin mevcut olmadığını söylemenin anlam kazanmasından önce, o şeyin mevcut olduğunu söylemenin anlamını özgülleştirmek zorundasınızdır.
Örneğin kendi adıma ben yıllarca, sosyal Darvinizm türünden, toplumun yasalarını Doğa’nın yasalarından çıkartan sözde “doğanın diyalektiği” müdafisiydim. Ancak gerçekte bu aptalca bir konumdu. Kimi özelliklerin insan hayatına da uygulanması adına bu özellikleri Doğa’ya (Tanrı’ya) atfetmenin deizmden ya da panteizmden farkı yoktur.
Basit anlamda, postmodernistlerin söyledikleri biçimiyle, “Tanrı” nosyonu, “Doğa” nosyonu gibi “evrensel gösteren”in, verili fikirler sisteminin ya da ideolojinin içinde konumlanmış Mutlak’ın ta kendisidir. Sosyalistlere göre Mutlak, hem öznel hem de nesnel olan insanî faaliyet ve pratiktir. Şeylerle ilgili bu anlayışla, ister idealist ister materyalist olsun, teizmin ve deizmin tüm biçimleri arasındaki fark, tebeşir ve peynir arasındaki fark kadardır.
Sonuç
Sonuç bölümünde Marx’ın kitleleri teslimiyete ve cehalete mahkûm eden ruhban sınıfına ve eski rejimin tüm kurumlarına yönelik uzlaşmaz düşmanlığını, ayrıca onun ruhban sınıfının gericiliği hükmündeki kurumları ile her türlü uzlaşmayı reddettiği gerçeğini hatırlatmak gerekir. Onun da söylediği gibi:
“Hıristiyan sosyalizmi, rahibin aristokratın (kin yüklü) kalbindeki yangıları takdis eden kutsal sudan başka bir şey değildir.” [Komünist Manifesto]
Marx, dinin işçi sınıfı içindeki etkisine itiraz eder, ancak mistisizmin kendisini ifşa ettiği her türden biçimden biri olarak. O günlerde mistisizmin bu biçimlerinden birisi de ateizmdir.
Ayrıca Marx, Tanrı’nın insanî meselelerde yer almayacağı bir gelecek tasavvur eder, zira ruhanî havası din olan sözkonusu dünya ortadan kaldırılmalıdır. Ancak bu hâlâ geleceğe ilişkin bir soru olarak ortadadır.
Andy Blunden
(*) Gaia veya Gaea, Grek mitolojisinde yeryüzünü simgeleyen, arzın tecessümü olan tanrıçadır. Bir ana tanrıça, doğa ana olan ve diğer tanrıların kendisinden türediği Gaia‘ya özellikle ilk zamanlarda tüm Grekya’da tapınılsa da, zaman içinde tanrıçanın konumu değişmiş, ona olan ilgi azalmıştır. Gaia her şeyin yaratıcısı, her şeyin kendisinden meydana geldiği “toprak ana”dır; tüm tanrıların ve titanların annesidir.

2 Responses to “Marx Neden Ateist Değildi?”

  • exhorder

    marx ateisttir. çünkü tanrının varlığına inanmaz. marx'ın alıntılarda bahsettiği ateizm, din aleyhtarı harekettir. yani ateizmin doktrinel kısmı değil, eylemle ilgili bölümüdür. aktivizmle alakalı kısmıdır. dinin yabancılaşma sonucu ortaya çıktığını ve dünyanın ters algılanmasının ancak yabancılaşmanın aşılması ile ateizminde (pratik anlamda) din ile beraber gereksizleşip söneceğini anlatır.

  • exhorder

    Marx, bilindik anlamda değil ama yine de ateistti.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>