Sovyetler-Türkiye İlişkileri ve TKP

21 Ocak 2012 admin
Kemalist Türkiye ile Sovyet Rusya Arasındaki Dostluk
Türkiye’nin millî siyaseti dâhilinde Rusya ile kurduğu ilişki uzun süre âcil bir konu başlığı olarak görülse de komünizm hiçbir vakit önemli bir sorun teşkil etmemiştir. 1920’lerin başlarında ülkede görece güçlü bir dizi komünist ve yarı-komünist hareket mevcuttur, ancak bunlar, kemalist reformların daraltıcı etkisi ile çekim merkezi olamazlar. Moskova, I. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış olan ülkenin dostluğunu (ya da en azından müşfik tarafsızlığını) TKP’nin desteklenmesine tercih eder. Doğal olarak bu destek, yardım görmeyen sözkonusu partinin büyümesini sekteye uğratır. İki ülke arasındaki ilişkiler otuzların sonunda bozulur, Sovyetler’in bölgesel tasarıları Türklerin millî duygularını incitir ve öfkeye sebep olur, bu gelişme de partinin gelişimini engeller. Diğer Ortadoğu ülkelerinde (ve Avrupa’da) yönetici sınıflara yönelik güvensizlik komünistler için bir dizi imkân sunarken, aradan geçen otuz yılın başarıları ile övünen Türk orta sınıfı, en ufak bir güven kaybına uğramaz. 1954’te Sovyetlerin Türkiye siyasetinde önemli bir değişim yaşanır; Kemal Atatürk bir kez daha Sovyet basınında büyük bir millî kahraman olarak anılır (oysa Sovyet Ansiklopedisi bu konuda aksi görüştedir.). Ancak iki ülke arasındaki ilişkiler bir biçimde normalleşse de kararlı bir küçük çevre dışında, komünist hareketin geliştiğine ilişkin herhangi bir emareye rastlanmaz.
TKP, Ortadoğu’daki en eski partilerden biridir. Ayrıca Komintern’e ilk üye olan partiler arasındadır (1921 II. Kongre). İlk döneminde esaslı bir ilgiye mazhar olamayan parti, ilerleyen aşamalarda coşkulu, idealist ve fedakâr kadroların faaliyetleri yanında, diğer KP’ler gibi bir dizi entrika ve ihanetle yüzleşir. Gene de TKP, geçmişte olduğu gibi bugün de, Ortadoğulu KP’lerden daha az önemsiz bir parti olarak görülemez. Kısa süren coşkulu bir faaliyetin ardından partinin on beş yıllık bir uykuya yattığı görülür. Otuzların sonunda başlayıp 1946’ya dek süren iyileşme döneminin ardından partinin hiçbir etkide bulunamadığı uluslararası kimi gelişmelerin sonucunda faaliyeti aniden kesilir. Partinin ilk önemli ve uzun süreli krizi, Türk ve Sovyet hükümetleri arasındaki işbirliğine denk düşer; ikinci kriz ise tam aksine, II. Dünya Savaşı sonrası iki ülke arasındaki gerilimin sonucunda biçimlenir.
Partinin kaderi Sovyetler-Türkiye ilişkilerine tabidir. Türkiye’nin Sovyetlere yakınlığı ve diğer kimi tarihsel koşullar yüzünden aradaki ilişki parti üzerinde doğrudan etkide bulunur.
I. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin yenilmesi sonrası ülkenin önemli bir bölümü müttefik güçlerce işgal edilir. İstanbul’da Sultan’ın hükümeti kuşatma altındadır. Ülke genelinde milliyetçi isyanlara rastlanmaktadır. Yunan güçleri Mayıs 1919’da İzmir’e çıkartma yapıp ilerlemeye başlayınca Mustafa Kemal işgal altında olmayan Samsun, Erzurum, Ankara ve Konya’da isyanı başlatır. Temmuz-Ağustos’ta Erzurum ve Sivas’ta millî kongreler toplanır ve ülkenin parçalanmasına karşı çıkılır. Yeni meclis üyeleri İlkbahar’da belirlenir, üyeler Ocak 1920’de Ankara’da toplanırlar. Kemal liderliğindeki millî hareket desteklenir, aynı yılın Nisan’ında M. Kemal meclis başkanı seçilir. Bu gelişme ardından İstanbul’daki millî hareketin liderleri müttefik güçlerce tutuklanır. İki ay sonra işareti alan Yunan güçleri büyük bir taarruz başlatırlar. 1922’nin ikinci yarısına dek süren barış görüşmeleri ve bir dizi yenilginin ardından Yunanlılar Anadolu’dan kovulurlar.
Bu kurtuluş mücadelesinde Sovyet Rusya Kemalist Türkiye’nin ilk ve en önemli müttefikidir. Louis Fischer’in Sovyet Dışişleri Bakan Yardımcısı Karahan’dan aktarımına göre Rusya, “Kemal’e çok sayıda top, para, silâh ve askerî kimi tavsiyeler” vermiştir. Mart 1921’de iki ülke arasında dostluk anlaşması imzalanır, ardından eski Savaş Komiseri Troçki’nin halefi Mihail Frunze Ankara’ya gelir. Yirmiler boyunca Sovyetler-Türkiye ilişkileri, Moskova’nın diğer komünist olmayan ülkelerle kurduğu ilişkilerden görece daha sıcak bir seyir izler. İki ülke arasında çok sayıda ziyaret tertiplenir ve ticaret giderek yoğunlaşır. 1936’da Çanakkale Boğazı’nın geleceği ile ilgili olarak imzalanan Montrö Anlaşması sonrası ilişkide bir soğuma gözlenir, ancak aradaki bağlar zarar görmez ve II. Dünya Savaşı’na dek bir biçimde muhafaza edilir.
Sovyetlerin desteği tabiî ki koşulsuz değildir. Sovyet sözcüleri daha başlarda aradaki fikir ayrılığını açık bir dille vurgularlar.[1] “Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın Görevleri” başlığı altında konuşan Zinovyev, “dinî kimi düşünceler icbar etse de komünistlerin Sultan’ın iktidarını güçlendirme çabasında Kemal’e destek vermemeleri gerektiğini ifade etmiştir.[2] Ancak gene de Kemal’in millî devrimi temelde ilerici olarak görülür, Sovyetler bu noktada TKP’ye destek verir ve parti, Kemal ile kurulan ilişki arasında bir tercihe zorlanır. Moskova, bu muamma ile oldukça hızlı ve dramatik kimi koşullarda yüzleşmek zorunda kalınır.
Jön Türkler’in 1908 darbesi ve takip eden dönemde hazırlanan anayasanın bir sonucu olarak Türkiye’de ilk sosyalist parti kurulur. İlk grup, 1909’da Selânik’te Avram Benaroya liderliğinde teşekkül eder; üyelerinin önemli bir bölümü Yunan, Yahudi ve Bulgar’dır. Bu örgüt II. Enternasyonal’e katılma kararı alır. Kısa süre sonra ülkede yapılan birinci ve ikinci seçimlere katılarak hatırı sayılır bir başarı kazanır. Kongresine katılan delegelerin arasında ünlü Alman sosyalist Parvus da vardır. 1912’de Selânik’te Türk Sosyalist Federasyonu kurulur. İstanbul yerine Selânik’te kurulmasının nedeni, muhtemelen hareketin başkent dışında görece daha kolay büyüyeceğinin düşünülmesidir. Yeni sosyalist grubun liderleri ve üyeleri arasında artık Türkler de vardır. I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte hareket İstanbul’a, İzmir’e ve diğer Anadolu şehirlerine doğru yayılır. Ancak bu büyüme, o günkü hükümet tarafından pek hoş karşılanmaz. Sosyalist liderler arasında önemli bir sima olan Ahmet Salim öldürülür; diğer bir isim Tevfik Naşit ülkeden kovulur; Faik Hasib ise 1913-14 arası dönemde gerçekleştirilen baskı politikası sonucu, Anadolu’ya sürgün edilir. Diğer bir isim, Mustafa Suphi ise Rusya’ya kaçar. I. Dünya Savaşı süresince Suphi bolşeviklerle temas kurar ve Rusya’daki Türk mahkûmlar arasında propaganda faaliyeti yürütür. Rus devrimi sonrası Stalin liderliğindeki Halkların Milliyetler Komiserliği’ne bağlı Doğu Halkları Merkezî Bürosu’nun Türkiye bölüm başkanı olur. Suphi herhangi bir oy hakkına sahip olmasa da Aralık 1918’deki Petrograd Kongresi ile Mart 1919’daki Birinci Komünist Enternasyonal Kongresi’ne katılır.[3]
Suphi Yeni Dünya isimli gazetesini ilkin Kırım’da, ardından (1919-1920’de) Moskova’da, sonrasında da Bakû’de çıkartır. İsmail Hakkı onun Milliyetler Komiserliği’ndeki görevini devralır ve partiyi İkinci Komintern Kongresi’nde temsil eder.
Bakû Kurultayı’ndan birkaç gün sonra Suphi, aynı şehirde Rusya’daki Türkiye bölümüne bağlı üyelerle ve Türkiye’den gelen komünistlerle bir toplantı düzenler, toplantı başkanlığını Bakû Kurultayı için şehre gelen Hasis Muhammed yapar. Toplantının amacı, birbirinden ayrı komünist grupları koordine etmek ve birleşik bir komünist parti meydana getirmektir. Bu toplantı, TKP’nin çıkış noktası olarak kabul görür.[4]
Anadolu’dan gelen delegeler (ikisi parti yönetiminde görev alır.) ülkede güçlü bir komünist hareketin ve bir dizi yerel sovyetin mevcut olduğuna ilişkin rapor verirler, ancak bu hikâyeye pek inanılmaz. Zinovyev bu sovyetlerin birer “oyuncak”tan[5] ibaret olduğunu, gerçek işçi konseyleri olmadığını söylerken, Doğu meseleleri ile ilgili danışmanlık yapan Pavloviç bunları, “koyun postuna bürünmüş gasıplar ve ikiyüzlüler” olarak niteler.[6] Komintern, yereldeki TKP’nin adı olan “Ankara Komünist Partisi” ile ilişki kurmayı reddeder ve onun Türk paşalarının emekçi kitleleri aldatmak için kullandığı bir icat olduğunu söyler.
I. Dünya Savaşı sonrası kopan iletişimin sonucunda ülkede yaşananlar konusunda yeterli bir bilgi mevcut değildir. Bir dizi komünist, yarı-komünist ya da sosyalist grubun faal olduğu bilinmektedir. Bunların arasında öne çıkan, İştirakçi Hilmi liderliğindeki Sosyalist Parti diğer uç unsurlarca reformizmle ve oportünizmle suçlanmaktadır. Esas olarak İstanbul’da faal olan Sosyalist İşçi Partisi, Almanya’da Spartakistlerle temas hâlindeki savaş tutsakları tarafından kurulmuştur.[7]Spartakistlerden etkilenen (ve kendilerini kimi zaman bu isimle ifade eden) sözkonusu öğrenci grubu, Nobel Barış Ödülü için Lenin’i kendilerince aday gösterir. 1921’de bu gruplar Enternasyonal Emekçiler Birliği isminde sendika örgütlenmesine giderler. Örgütün üye çoğunluğu esas olarak Yunan, Yahudi ve Bulgar’dır, periyodik yayın Yunan dilinde yayımlanmaktadır.[8]
Bu gruplar arasında en etkili olanı (takma adı “Yeşil Elma” olan) Ankara Komünist Partisi’dir. Parti, otuz yıl sonra Yugoslavya’da da görülecek olan oluşumlar gibi komünist kaynaklarca küfürle karşılanır. Ekim Devrimi Doğu’da büyük bir coşkuya yol açar ve bu gelişme Türkiye’de bir dizi sovyetin kurulmasına ön ayak olur. Marksist teorinin geri kalmış ülkelerde tatbiki sıklıkla tuhaf sonuçlar üretmiştir, bu anlamda Sovyet Rusya’da cereyan eden olayların ışığında, yereldeki Türk komünizmi karşısında Sovyet uzmanların 1920-21’deki deneyimleri sonucu yaşadıkları şaşkınlık ve iğrenme pek de anlaşılır bir durum değildir.
Türkiye’deki komünist faaliyetlerle ilgili ilk değerlendirmeleri yapan isimlerden biri olan Pavloviç İttihat ve Terakki Partisi’ni (Jön-Türkler) komünist partinin adını ve programını gasp etmekle ve Ankara’da bir merkez komite kurmakla suçlar. Ayrıca onların Mustafa Suphi’nin hakikî komünist partisi taraftarlarına zulmettiklerini söyler.[9]
“Yeşil Elma”nın “sahte komünist, pan-Türk ve pan-İslamik program”ını hazırlayan kişi, Jön Türk ve eski levazımdan sorumlu bakan yardımcısı Kör Ali İhsan Bey’dir. Ona arkadaşları Türkiye’nin tarihini tarihsel materyalizme başvurarak değerlendirdiğinden, “Türk Marx” demektedir. Kör Ali İhsan Bey bankaların millîleştirilmesinden ve büyük ölçekli ticaretten yanadır ama özel mülkiyet hakkını da tanımaktadır. Dine karşı değildir. O “komünizmin nihai zaferine inananlardan olmadığını, aksine ters yönde bir seyre inandığını” söylemektedir, ona göre bu tarz bir fikir, verimsiz ve gereksiz bir teorik meşguliyettir.[10]
Ankara Komünist Partisi’ne yönelik ana suçlama, onun millî ülküyü komünist ülkünün üzerine koymasıyla ilgilidir. Bir liderinin açık bir biçimde ifade ettiği kadarıyla, Türk komünizmi esas olarak “Türk milletinin refahına hizmet edip onun gücünü artıran basit bir araçtan ibarettir.”[11]
Dolayısıyla millî kolektivizm, birliğe giden yol olarak değerlendirilmektedir: “Kolektivizm bir mecburiyet hâline gelmiştir ancak bu, yarın değiştirilebilecek ya da geliştirilebilecek olan, salt bugün için geliştirilmiş bir programdır. Ancak milliyetçilik değiştirilemez. (…) Millî birlik, insanın en kıymetli yegâne ülküsüdür; bolşevikler de bunun aksini vazetmemektedirler; tersten onlar da bilinçli olarak aynı konumu devam ettirdiklerinden, komünizm Türkler için nihai hedef olamaz, o sadece bir araç olarak görülebilir; ülkümüz, Türk milletinin birliği, yani altın elmadır.”
Sovyet gözlemcileri “Ruslar Karl Marx öğretmeyi bırakacaklar, sonuçta bolşevizm Türkiye’ye nakledilemez ama marksizm Türkiye koşullarına uyarlanabilir.” şeklinde özetlenebilecek ifadeler karşısında öfkelenirler. “Muhtemelen bizim komünizmden görece daha radikal bir toplumsal sistem benimsememiz gerekecektir ama bizim farklı ülkelerde işleyen sistemleri almamız mümkün değildir; Türkiye Rusya, Türkler de Rus değildir.”[12]
Sovyet liderlerinin sadece genel anlamda komünizme değil, özelde Rus versiyonuna başkalarını bağlama gayreti karşısında yazar, bolşevizmin “korkunç bir tayfun” olarak kategorik manada reddedilmesi gerektiğini düşünür.
“Yeşil Elma” hareketi üç yıldır faaldir ve Yunanlılara karşı savaşta yer alan kemalist güçlerin belli bir kısmını da etkilemiştir. Hakkı Behiç, Çerkes Ethem ve Hikmet liderliğindeki bu partizan grupları savaşın ilk aşamasında ciddi bir öneme sahip olurlar. Ancak elindeki askerî gücün pekişmesi sonrası Kemal Yeşil Orduları dağıtmaya karar verir. Partizan lideri Ethem’e Rusya’daki bir Türk misyonuna eşlik etmesi önerilir. O bu teklifi reddeder. Ordusu hükümet güçlerinin saldırısına uğrar ve yenilir, sonrasında da Ethem Yunanistan’a kaçar.[13]
İlk başta Yeşil Ordu’ya destek sunan Sovyet gözlemcileri sonrasında hayal kırıklığına uğrarlar ve ordunun komutanlarını eşkıyalar olarak görmeye başlarlar; Mikhail Frunze, Ethem”i “maceracı ve mükemmel bir demagog” olarak değerlendirir. Ancak Türk komünist liderlerinin katlinin on üçüncü yıldönümünde geriye dönük olarak yapılan yazım dâhilinde, lehte kimi ifadeler kullanılmaya başlanır. Türkiye ile ilişkiler bozulmuştur, bu nedenle tarih yeniden yazılmıştır.
Bu esnada Mustafa Suphi Bakû’de örgütlenme çalışmalarına devam etmekte, Türkiye’de dağıtılmak üzere bir dizi marksist klasik ve bildiri yayımlamaktadır.[14] Bakû’deki parti yürütme komitesinin dış dünyayla bağlarının kesildiği bir momentte parti 1920-21 Kış’ında Türkiye’ye geçmeye karar verir. Türkiye’de konuşlanma fikri genel kabul görür. Suphi ve on altı komünist Bakû’yü terk eder ve Ankara’ya ulaşmak için Karadeniz sahili üzerinden yola çıkar. Ancak karşılama pek dostane değildir. Erzurum ve diğer şehirlerde onlar aleyhine kimi gösteriler tertiplenir. Trabzon’a vardıklarında oradaki yetkililerce tutuklanıp denizde boğularak öldürülürler.
Yakın dönemde komünistlerin hazırladığı bir rapora göre[15] katilleri organize edenler, Trabzon belediye başkanı ve “emniyet” müdürüdür, üstelik şehirde bulunan Sovyet temsilcisi müdahale etmek istediğinde linç edilmekle tehdit edilir. “Göstericiler arasında burjuvazinin satın aldığı cahil kişiler çoğunluktadır. Bunlar yoldaşlarımıza saldırmış ve onları paramparça etmeye çalışmışlardır. Yol üzerinde kimse onlara ekmek satmamış, atlarını yemlemelerine bile fırsat verilmemiştir. Olayın gerçek zanlısı olan hükümet  sonrasında yoldaşlarımızı savunuyormuş gibi görünmeye çalışmıştır!” Pavloviç’e göre, “Mustafa Suphi ve yoldaşlarının gelişlerinden birkaç gün önce Türk-Yunan cephesinde cereyan eden Ethem Paşa’nın isyanı sonrası, Türk milliyetçilerinin komünistlere yönelik nefreti en uç noktaya varmıştır.”
Türkiye Komünist Partisi liderleri 28 Ocak 1921’de katledilirler ancak bu olayla ilgili haberler ancak iki ay sonra yayınlanır. 16 Mart’ta, Suphi’lerin katlinden yedi hafta sonra, Moskova’da Türkiye ve Sovyetler Birliği arasında bir dostluk anlaşması imzalanır. İki hafta sonra da Tevada bir mektup yazıp Pavloviç’e gönderir. Katliamın haberinin yayınlanması bilinçli olarak geciktirilmiş, böylelikle anlaşmanın etkilerine halel getirilmemiş ve Rusya’da aleyhte bir kamuoyu oluşmasına mani olunmuştur.[16] Sovyet liderliği, kemalist rejimle dostane ilişkiler kurmayı (her ne kadar Türk komünistlerinin katli ağır bir darbe olsa da) Türk komünizmi gibi şüpheli bir ata para yatırmaktan daha önemli olduğuna karar vermiştir. Türk yoldaşlarının akıbetleri ile ilgili ayrıntıları talep eden Sovyet Dışişleri Komiseri’ne onların bir deniz kazasında öldükleri söylenmiştir.[17]Ankara hükümeti, anlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra hapisteki Türk komünistlerini serbest bırakma ve “Mustafa Suphi’yi öldürmekle suçlananlar”ı yargılama sözü verir.[18] İki hükümet arasındaki ilişkiler Trabzon olayından kısmen etkilenir. Ancak otuz yıl sonra Moskova ve Ankara arasındaki ilişkiler bozulduğunda Suphi’lerin katli Sovyet propagandası dâhilinde tekrar dillendirilme imkânı bulur.[19]
Trabzon felâketi ardından İstanbul Sosyalist İşçi Partisi ile Ankara grubunun birleşmesi üzerinden Türkiye Komünist Partisi yeniden kurulmaya çalışılır. 1922’de yeni birleşik parti ilk kongresini toplar ancak Ekim’de tekrar kapatılır. Kongreyi örgütleyenlere yönelik ana suçlama, yasak olduğunu bilmelerine rağmen yurtdışından delege davet etmiş olmalarıdır.[20] Yeni parti, ana görevinin sendika çalışması yapmak olduğuna karar verir. Profintern programı temelinde yeni sendikalar kurar ve mevcut komünist olmayan sendikaları ele geçirmeye çalışır. 1922 Ekim’inde Mersin’de bir sendika kongresi toplamayı başarır ve bir sonraki yıl komünist partinin hâkimiyetindeki on dokuz sendikanın temsilcileriyle bir toplantı yapar.[21]
Bu esnada genel politik atmosferdeki rahatlamadan istifade eden komünist parti, 1923-24’te politik faaliyetlerine kaldığı yerden devam eder ve ikinci kongresini toplar. Ancak “devlet güvenliğinin istikrarı” için çıkartılan yeni yasa uyarınca (Mart 1925) parti tekrar illegale geçer ve Ağustos 1925’te liderlerinin önemli bir bölümü tutuklanır. O tarihten itibaren parti illegalde kalır.[22]
Ama sendikalardaki faaliyet devam eder. Komünistlerin hâkimiyetindeki işçi çalışmasına Ankara’daki askerî mühimmat işçileri, Eskişehir’deki demiryolu işçileri ve İzmir’deki tekstil işçileri katılır.
Ayrıca parti yarı resmî Genel İşçiler Birliği’ne sızmayı başarır. “Parti üyesi olduğu bilinmeyen komünistler yürütmeden sorumlu üyeler olarak seçilirler ve kemalist ajanları tasfiye ederler.”[23] Aynı dönem için Profintern raporu, Türk sendikalarının o gün itibarıyla tümden hükümetin etkisi dışında olduklarını söylemektedir (Subatov, “1902-03 in Czarist Russia” içinde). Ayrıca “sarı sendikalar”ın lideri olan Dr. Refik Bey de mağlup edilmiştir.[24] Ancak kural olarak bu tarz iyimser raporlar genelde abartılı ifadelerle yüklüdür, o gün için bu tarz cümleler Rusya’da yayımlanmakta ama ne TKP ne de sendika raporlarında yer bulmaktadır. Kemalizmin gücünü pekiştirmesi, bundan da önemlisi, partinin yasaklı oluşu parti militanları arasında bir krize yol açar. Bazıları zaman içinde kapitalist-devletçi eğilimin giderek anti-emperyalist olacağına, bu nedenle hükümete karşı çıkılmaması gerektiğine kanaat getirirler. Diğer isimlerse, bu kesime göre, “hükümetin terörü yüzünden akıllarını yitirmiş”, bir parti sözcüsünün ifadesiyle, terörist eylemler olarak görülebilecek “kahramanca bireysel eylemler”e sığınmaya başlamıştır.[25] Ancak bu türden bir “aşırı sol sektercilik” Moskova tarafından, kemalizmle uzlaşan “sağ oportünizm”e kıyasla, daha çok kınanır. Kemalistler “komprador burjuvazi” (yabancı emperyalistlerle işbirliğine giden sömürge burjuvazisi) ile uzlaşmaları sebebiyle devrime ihanet etmişlerdir. Parti sözcüsüne göre bu gelişme belki de kaçınılmazdır.[26]“Kapitalistler ordunun desteğini arkasına almıştır, diğer yandan komünist parti zayıftır ve neredeyse emekleme aşamasından çıkıp ilk adımlarını atmaktadır.” Sovyet liderlerinin “kemalizmin ihaneti” ile ilgili bu görüşe ne ölçüde katıldıkları belirsizdir. Genel görünüme göre Sovyet liderleri farklı bir görüşe sahiptirler. 1920’lerin sonunda ve 1930’larda Türk komünistleri tam anlamıyla bir tutulma yaşarlar. Bu durum onların Komintern kongrelerindeki giderek azalan temsiliyetlerinde karşılığını bulur. Komintern’in beşinci kongresinde Türkler’in hâlâ iki delegesi vardır. 1928’deki altıncı kongrede bu sayı bire düşer, 1935’teki yedinci kongrede ise hiç temsilcileri yoktur, hatta TKP’nin varlığına dönük tek kelime atıfta bulunulmaz.
Aynı zamanda süreç içerisinde iki ülke arasındaki kültürel ve ekonomik ilişkiler de güçlenir[27]; TKP’nin hapisteki bazı üyelerinin katledildiklerine ilişkin kimi raporları Komintern yayınlarında baştan savmacı bir biçimde yer bulur, Sovyet basınında ise çok az ele alınır. Sovyet liderleri tarafsız olduğunu düşündükleri Atatürk’ün kızdırılmamasından yanadır. O günün Sovyet tarihyazımı farklı bir görüş benimsemişse de Sovyet-Türk ilişkilerinin kötüleşmesi hususunda Atatürk değil, onun halefleri suçlanır. Kasım 1954’te Sovyet dış siyasetinde yapılan bir diğer salvonun ardından Kemal bir kez daha Pravda nezdinde “millî kahraman oluverir.”
TKP, esas olarak otoriter yönetim koşulları yüzünden kısıtlanmakta, belki de daha çok kemalizmin terör yerine dönemin diktatörlüklerine dayanıyor oluşu ve gerçek bir politik desteğe sahipliği sebebiyle hareket edememektedir. Şehirdeki işçilerin ve Anadolu köylüsünün şikâyet etmesi için birçok neden mevcuttur. Ancak yirmilerin sonlarında ve otuzlarda faaliyet yürüten komünist gruplar sadece bir avuç şair ve çok az işçi ile köylüden meydana gelmiş yapılardır. Parti, daha doğrusu eldeki bakiye, otuzlarda iç ayrışmaların kuşatması altındadır. Ancak 1937-38’de parti yeniden organize edilme imkânı bulur.
Bu dönemde yeni bir parti merkez komitesi seçilir, komitenin itici gücü ise Hikmet Kıvılcımlı’dır. Parti yayın organı Orak Çekiç ilk olarak 1930’ta yayımlanır ve bir süre düzenli olarak çıkar. Bu süre dâhilinde parti, halk cephesi kampanyası dâhilinde, “yoldaşlar” edinmeye çalışır. Ancak bu çaba daha başlangıç aşamasında devlet tarafından ezilir. 1938’teki mahkeme sürecinde şair Nazım Hikmet ve yazar Kemal Tahir uzun bir mahkûmiyetle cezalandırılır.[28]
Dostluğun Sonu
Kemalist rejimle Moskova arasındaki eski dostluk ilişkisi 1939’da sona erer. Bu değişimin nedenlerine bakmak için bir Türk yazarın yaptığı şu tespitin altını çizmekte fayda var: “Değişim, Türkiye’nin kendi siyasetindeki bir kayma değil, dünya siyasetine ait güçlere bağlı olarak gerçekleşmiştir.”[29]
1939 Yaz’ında, Türkiye’nin Batı demokrasileri ile ittifak kurduğunda Rusya bu gelişmeye dönük memnuniyetini ifade eder. Ancak sonra Rusya ve Nazi Almanya’sı arasında saldırmazlık anlaşması imzalanınca Moskova’nın Yakın Doğu’ya dönük çıkarları bir gecede değişir. Sovyet temsilcileri, Eylül 1939’da Moskova’yı ziyaret eden Türk dışişleri bakanından mutlak tarafsızlığını muhafaza edebilmesi için Türkiye’nin Batı ile kurduğu ittifaktan çıkmasını ister. Görüşmelerde karşılıklı yardımdan bahsedilir ama sonuç alınmaz, ilişkiler bozulmaya başlar ve her ne kadar Molotof Ekim 1939 tarihli konuşmalarının birinde inkâr etse de Sovyetler, Kars ve Ardahan ile ilgili iddialarından ve Boğazlar ile ilgili kimi imtiyazlardan vazgeçtiğini ilân eder. 1940-41 süresince Boğazlar meselesi bir kez daha Nazi ve Sovyet devlet adamları arasındaki görüşmelerin konusu hâline gelir. Türkler sonradan öğrendikleri Sovyet planlarından pek memnun kalmaz. Hitler’in Haziran 1941’de Sovyetler’i işgal etmesi sonrası Sovyetler’in Türkiye’ye dönük yaklaşımı tümüyle değişir. Eskiden tarafsızlığını muhafaza etmemekle suçlanan Ankara, artık tarafsız kalarak Nazilerin çıkarlarına hizmet etmekle suçlanmaktadır.
Ancak ilişkilerin bozulmasının ana nedeni, Sovyetler’in askerî ve politik hedeflerindeki değişim değil, güçler dengesindeki kaymadır. Rusya yüzlerce yıl Türkiye’nin baş düşmanıdır ve eğer 1917 sonrası aradaki gerilim büyük ölçüde azalmışsa bunun nedeni, yeni Rusya’nın Rus emperyalizminin geleneksel amaçlarını gütmek için zayıf (en azından ilk dönemde isteksiz) olmasıdır. Yirmilerde ve otuzlarda Türkiye’nin Rusya’dan korkması için bir neden yoktur ama söz konusu durum, Sovyetler Birliği’nin tekrar önde gelen askerî güçlerden biri hâline geldiği ve dış siyasetinde bölgesel genişlemeye dair eski tarzına geri döndüğü otuzların sonlarında değişir. Bu gelişmenin Türk iç politikası üzerinde muazzam bir etkisi olur. Sovyetlerin açıktan yaptığı saldırılar, Almanya ile Rusya arasına kama sokma gayretleri ve içerideki rejime dönük eleştiriler[30] Türkiye’de dostane bir yaklaşımı koşullamaz. Dahası Sovyetlerin suçlamaları, özellikle Stalingrad savaşı sonrası, giderek daha da yoğunlaşır, Sovyetler, Sovyet-Türk dostluğu fikrinin tümüyle terk edilmesi gerektiğini savunan Hüseyin Cahit Yalçın gibi gazetecilerin kaba saldırıları ile halk Sovyetlere düşman edilmeye çalışılır. Ayrışmanın diğer bir nedeni de Şubat 1942’de von Papen’e dönük saldırı girişimidir. Birkaç Makedonyalı komünist ve iki Sovyet yurttaşı bu olay üzerine Ankara’da mahkemeye çıkartılır.[31]
Savaşın ilk aşamasında Türkiye’deki komünistlerin faaliyetleri seyrek ve dağınıktır. Komintern çizgisindeki parti, 1938-39’daki Batı’ya yakınlaşma politikasını destekler ancak 1939-41’de tarafsızlığı ve Batı ile bağların gevşemesini talep eder. 21 Haziran 1941 sonrası ise ülkenin tarafsız kalışına karşı çıkar. Bir dış gücün çıkarlarına tabi olan bu salvolar pek fazla destek bulmaz ama Stalingrad sonrası ülkedeki genel hava parti lehine değişir. Komünist gruplar, büyük şehirlerde ve sanayi merkezlerinde bir kez daha faaliyetlerine kaldıkları yerden devam ederler. 1943’te bir grup komünist tutuklanıp yargılanır. Kars askerî bölgesinde Ömer Elmas’ın liderliğindeki beş subay ve iki astsubaydan oluşan bir komünist hücre açığa çıkartılır. İddianameye göre, hücre casusluk faaliyeti yürütmektedir. 1943’te idam edilirler. Aynı yıl (sonradan Genç İlerici Türkler ismini alacak olan) “İlerici Gençlik Birliği” isimli bir komünist cephe örgütü kurulur. 1944’te bu örgütün beş üyesi yargılanır.[32]Kapalı kapılar ardında cereyan eden bu mahkemenin oturumları hakkında çok az şey bilinmektedir ancak görünüşe göre örgütün üyeleri hâkimlerin karşısına komünist değil “antifaşist” olarak çıkmışlardır. Ayrıca 1944’te komünist lider Hikmet Kıvılcımlı ile komünist sendika lideri Reşat Fuat da sekizer yıla mahkûm edilir.
Bu davalarla ilgili resmî gizlilik ve komünist faaliyetlere dönük tavrı tüm solcu ve sosyalist gruplara teşmil etme eğilimi, bir yandan da komünistlerin “antifaşist cepheler” kurma taktiği meseleyi bulanıklaştırmaktadır. Ancak şüphesiz kabul edilmesi gereken bir gerçek varsa o da komünistlerin resmî kaynakların Türkiye’de bir dış güç adına icra edilen reformist, hatta devrimci eğilimler ve faaliyetler arasında ayrım yapamamasından büyük ölçüde istifade etmiş olmalarıdır. Bu durum TKP’yi bir süre solun ve liberal eğilimlerin, özellikle öğrenciler arasında, bir toplanma noktası hâline getirir. Yasal gazeteler arasında sadece TanSovyetlerin taleplerini desteklemektedir. Gazete kitlesel bir gösteri ardından, 1945’te, bir dizi Sovyet kitapçısı ile birlikte imha edilir.
1945-55 Arası Dönemde Türkiye’de Komünizm
1946’da Atatürk ve İnönü’nün devlet partisine tekel olma imkânı veren eski parti yasasının lağvedilmesi ardından komünist faaliyetlerde bir artış gözlenir. Kısa sürede yeni partiler kurulur ve komünistler birini, muhtemelen ikisini desteklerler: Sosyalist İşçi Köylü Partisi ile Esat Adil Müstecaplıoğlu liderliğindeki Türkiye Sosyalist Partisi. Bu fasıl kısa sürer ve Aralık 1946’da yeni yasal partinin lideri Dr. Şefik Hüsnü Değmer’in tutuklanıp partinin kapatılması ile sona erer.[33] Bu süre zarfında komünistlerin destekledikleri bir dizi sendika da yasaklanır.
1950’de (politik hayatta yeni bir rahatlamanın yaşandığı dönemde) komünist propagandanın aslî vurgusu açık ve gizli bir Amerika karşıtlığı propagandasına doğru evrilir: “Şeker yerine bize Amerikan tankları veriyorlar; yağ yerine faşist hükümet Türk halkına Amerikan silâhları sunuyor. (…) Emperyalizme boyun eğmekten ve vahşi sömürüden halkı kurtaracak yegâne yol, Amerika-Türkiye anlaşmasını yırtıp atmaktır.”[34]
Ancak Amerika ve Batı karşıtı propagandanın II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler-Türkiye ilişkileri bağlamında çok az şansı vardır. Mart 1945’te Rusya, Rusya-Türkiye Dostluk Anlaşması’nı kendisine boğazlarda üs verilip bölgesel ayarlamalar yapılmadıkça, yenilemeyeceğini bildirir. Türkiye’nin bu talepleri karşılamayacağını açıktan ilân etmesi sonrası “tarihsel adaletsizlikler”in şimdi giderileceği, “Gürcüstan’ın güney kesimi”nin ve Türk hâkimiyetindeki Sovyet Ermeni Cumhuriyeti’ne ait toprakların geri alınacağı söylenir. Boğazlar’ın kontrolüne ilişkin iddia yinelenir ve bunun üzerine Türkler ilgili talepler karşılandığında ülkesinden ve bağımsızlığından geriye ne kalacağını sorar. Bu durumda, saldırı tehdidinin açık hâle geldiği koşullarda, Türkler için Amerika ile ittifak kurmak yegâne mantıklı adım hâline gelir. Artan askerî harcamalar ve Amerikan yardımlarına karşı yürütülen komünist propaganda da boşa düşer.
Aynı nedenden ötürü bir süre 1950-51’de, “Stockholm Sözleşmesi” için imza toplamaya odaklanan komünist faaliyetin güdümündeki Barışseverler Cemiyeti önemli bir başarı elde edemez. Türk “barış dostları” faaliyetlerine Temmuz-Ağustos 1950’de başlar. Derneğin başkanı, Ankara Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan, eğitimini Amerika’da tamamlamış Dr. Behice Boran’dır. Genel sekreteri, önceden Ankara’da felsefe dersleri vermiş bir gazeteci olan Adnan Cemgil’dir. Dernek, “yurtdışındaki komünist partilerle temas içinde olduklarına ilişkin iddia”yı reddeder[35]ancak devlet 1951’de dernek üyelerini yargılar ve yedisini suçlu bularak hapse atar.
Derneğin dergisi Barış Yoluillegal olarak yayımlanmaya devam eder. Komünist kaynaklara göre on bin adrese gönderilmektedir.[36] TKP’nin diğer başarılı çalışması da 1938’den beri içeride olan şair Nazım Hikmet’in serbest bırakılması için yürüttüğü kampanyadır.
Nazım Hikmet, Nisan 1950’de açlık grevi başlaması ardından serbest bırakılır. Haziran 1951’de Türkiye’den kaçar[37] ve Moskova’da sıcak bir biçimde karşılanır. Parti şairin serbest bırakılması için aydınlar arasında imza toplamıştır. Kaçıştan aylar sonra polis onun adıyla anılan komünist sempatizan gruplara mensup kişilerin isimlerini ele geçirir.
Türkiye’deki komünist faaliyetlere ilişkin en kapsamlı fikri, Ekim 1953’te İstanbul’da başlayan “167’ler davası” vermektedir.[38] Bu tutuklamalar, Ekim 1951’de Profesör Sevim Tarı’nın ele geçirilmesi ile başlar. Tarı, Paris’teki komünist parti merkezi ile ülke içindeki hücreler arasında temas kurmaktadır.[39] Yargılananlar arasında 43 işçi, 34 öğrenci, 35 memur, 21 zanaatkâr, birkaç doktor, 2 subay ve 8 işsiz bulunmaktadır. Sovyet basınına göre yargılananlar, “ülkelerinin yabancı mütecaviz orduların üssü olmasını öngören projeye muhalefet eden ilerici yurtseverler”dir.[40] Ancak savcı farklı bir görüş geliştirerek yargılananları radikal Müslümanlar ve sağcı gerici gruplarla ülke içinde rahatsızlığa yol açmak amacıyla işbirliği kurmakla suçlar.
Herkesçe tanınan aşırı sağcı Necip Fazıl Kısakürek ve editörlüğünü yaptığı Büyük Doğu ile Kürtler arasında irtibat subayı olarak çalıştığı iddia edilen aşırı İslamcı bir örgütün başı olan Saidi Kürdi (Nursi) komünistlerin temas kurduğu kesimler olarak dillendirilir. İddiaya göre parti, etnik ve dinî nefreti körüklemek niyetindedir.[41] Liderler arasında ilk sırada 1946’da kurulan Sosyalist Parti’nin başkanı Doktor Şefik Hüsnü Değmer yazılıdır, oysa 1946’da polisin elinden kaçan Zeki Baştımar esas “gizli lider”dir. Baştımar uzun yıllar Türk meclisinin arşivlerinde sorumlu kişi olarak çalışmış, 1946’da Sosyalist Parti’nin Ankara bürosunu açmak için görevinden ayrılmıştır. Genel anlamda ifade etmek gerekirse, aydınlar parti liderliğinde egemen konumdadırlar. Paris’teki merkezle teması kuran üniversite profesörleri Mihri Belli ve Sevim Tarı’dan başka Kuleli Askerî Lisesi’nde öğretmenlik yapan ve bir deniz albayı olan Abdulkadir Demirkan da parti içinde faaliyet yürütmektedir.[42]
Stalin’in vefatı ardından Sovyet dış siyasetinin oturduğu yeni çizgiye uygun olarak Türk hükümetine Moskova Kars, Ardahan ve Artvin ile ilgili iddiaların geri çekildiği ama ilişkilerin Sovyetlerin amaçlarının değişmemesine bağlı olarak, Türkiye’ye dönük derin inanç nedeniyle, pek fazla ilerlemediği söylenir.
1949-50’de başlayan ikinci iktisadî devrim her şeyin ötesinde ülkenin kırsalını etkiler. Komünistler her daim kırsalda destek bulma noktasında güçlük çekmişlerdir. Bir komünist parti raporu şu ifadeleri kullanmaktadır: “Parti içinde mücadele etmemiz gereken ne çok düşman var: sekterler, köylü hareketinin kendiliğindenliğine tapanlar, Bonapartistler/tasfiyeciler, köylü karşıtı sapmacılar vd.”[43] Yakın dönemde yapılan tarım reformları ve tarımın makineleştirilmesi komünistlerin kırsal alanlara ulaşmasını kolaylaştırır. Diğer yandan Türk tarımının Sovyet tarımına nazaran daha hızlı geliştiği bir dönemde toplumsal sistemi eleştirmek de hayli güçleşmiştir. Aynı durum sanayi için de söz konusudur. 1951 sonrası Türk hükümeti sendikaların kurulmasına izin verir, hatta bu dönemde birkaç grev de tertiplenir. Ancak bu sendikalara sızma fırsatı bağımsız sendikal hareketin gelişmesi ihtimaline bağlı olarak ortadan kalkar. Yurtdışı kaynaklı görüşlere göre, mevcut iktisadî genişleme, belli ölçüde kontrol altına alınmaz ise, enflasyonun yükselmesine, iktisadî eşitsizliğin artmasına ve toplumsal rahatsızlığın derinleşmesine yol açacaktır.
Tehlikenin diğer bir nedeni de hükümetin tüm solcu, reformist, sosyalist hatta liberal hareketleri “komünist” olarak etiketlemeye devam etmesidir. Ancak genel olarak ifade etmek gerekirse, Ortadoğu’nun diğer ülkelerine kıyasla komünizm Türkiye’de daha az şansa sahipmiş gibi görünmektedir.
Türkiye iktisadî ilerlemeyi en hızlı şekilde gerçekleştirmiş ülkedir ve o doğrudan Sovyetler Birliği’nin tehdidi altındadır. Genelde Sovyetler-Türkiye ilişkilerinden ayrı olarak Türkiye’de komünizm gibi bir mesele mevcut değildir.
Walter Z. Laqueur
1956
Dipnotlar
(1) Sovyetler’in Enver ile yakınlaşmasına dair ilginç kimi olaylar nakledilebilir, ama burası yeri değildir, zira söz konusu temasın TKP tarihi ile herhangi bir ilişkisi yoktur.
(2) Pervyi siesd Narodov Vostoka (1920).
(3) Türk sosyalist ve komünist partilerinin ilk dönem tarihine ilişkin olarak bkz.: Navshirvanoff, Nom Vostok, Şubat 1922; Gurko-Kraşin, Rote Gezverkschafts Internationale, Mart 2, 1925; ve M. Pavloviç, Revoliutsionaya Turtsiya (1921). 1905’te öğrenci olarak Fransa’ya giden Mustafa Suphi orada Sosyalist Parti’ye katılır. 1908’de ülkeye döner ve Türk Sosyalist Partisi’nin liderlerinden biri olur. 1913’te Sinop’ta tutuklanır. 1914 başında Rusya’ya kaçar.
(4) Bazı kaynaklar, 1918’de Moskova’da Suphi tarafından tertiplenen bir konferanstan bahsetmektedir. Bu tarih, TKP’nin ilk kuruluş tarihi olarak ifade edilir.
(5) Pervyi siesd Naradov Vostoka (1920).
(6) Die Kommunistische Internationale, Yıl 2, Cilt. 17.
(7) Bu grup bir dizi dergi çıkartır: Kurtuluş, Kaplan ve sonrasında da Aydınlık.
(8) Neos Antropos (Yeni İnsan).
(9) Die Kommunistische Internationale, a.g.e.
(10) A.g.e., akt.: Yeni Gün; ve Pavloviç, Revoliutsionaya Turtsiya.
(11) Mahmut Esat, Yeni Gün, 20 Ekim 1920, akt.: Pavloviç, Die Kommunistische Internationale içinde, cilt. 17 (1921).
(12) A.g.e.
(13) “Yeşil Elma Hareketi”nin Kemal’in 1927 tarihli Nutuk’unda (Leipzig, 1929) ve Halide Edip’in Ateşten Gömlek’inde (1928) aktarılan tarihi.
(14) Bunlar arasında: Komünist Manifesto, Lenin biyografisi, RSFSC Anayasası, Komünizmin ABC’si, Rus ve Türk KP’lerinin programları vb.
(15) Tevada’nın Pavloviç’e yazdığı mektup, Kommunistische Internationale içinde, cilt. 17 (1921).
(16) Mektup Zhisn Natsionalnosti’de yayınlandı, Ekim 1921. Kommunistische Internationale’deki basımı ancak Haziran 1921’de yapıldı.
(17) Sovyetlerin Trabzon’daki temsilcisi “enerjisizlik”le suçlanır.
(18) I. Maiski, Vneshnaya Politika R.S.F.S.R. (1922).
(19) 1951’de Suphilerin katli, aynı dönemde Ankara’yı ziyaret eden Amerikalı General Harboard ile ilişkilendirilir. (Novi Mir, Ekim 1951; ayrıca bkz.: Mayen Orient, 8 Şubat 1950.)
(20) Gurko-Kryashin, a.g.e.
(21) Heller, Rote Gezuerkschafts Internationale içinde, Ağustos 1923.
(22) 1925 olayları üzerine bkz.: B. Ferdi, “Revoliutsionnoye dvishenie v Turtsii,” Kommunisticheski International, cilt. 6, 1926.
(23) B. Ferdi, “Arbeiter Bewegung in der Turkei,” Inprecorr, 28 Eylül 1926.
(24) Rote Gewerkschafts Internationale, Eylül-Ekim 1926.
(25) Komintern Altıncı Kongresi’nde Türk delegesi Fahri. Metin Inprecorr içinde yer almaktadır, 4 Ekim 1928. “Ajan provokatörlerin tasfiyesine ilişkin ayrıntılar” Novi Mir’de bulunabilir, cilt. 9 (I951).
(26) Fahri, a.g.e.
(27) Otuzların sonlarına dek Sovyetler ile Türkiye arasındaki kültürel ilişkiler diğer tüm ülkelere kıyasla gayet sıcaktır. Kültürel değiş tokuş projelerine ilişkin kapsamlı bir liste için bkz.: Strani blishnevo i srednovo Vostoka, 1944, s. 96.
(28) Türkiye’de mahkemelere çıkartılan komünistlere yönelik tutum, antikomünizmi açığa çıkarmak yerine politik güvenceyle daha fazla ilgili olan polis şeflerinin ve hâkimlerin bulunduğu Suriye ve Lübnan gibi Arap ülkelerine kıyasla daha serttir. Türkiye’deki komünist faaliyetler her daim ihanet derekesinde görülmüştür. Oysa Irak hariç tüm Arap ülkelerinde devletler Sovyetler Birliği’ne yakın bir konum aldığından görece daha hoşgörülü bir tutum sergilemiştir.
(29) Necmeddin Sadak, “Turkey Faces the Soviets,” Foreign Affairs, Nisan 1949.
(30) Kommunisticheski International, Aralık 1939.
(31) von Papen’in hayatına kasteden teşebbüsün gizemi bugüne kadar hâlâ çözülememiştir.
(32) Komünist kaynaklara ait raporlara göre bu grubun lideri hapishanede polis tarafından öldürülen Hasan Basri’dir.
(33) 1921’de TKP’nin genel sekreteri olan Değmer’e yargılama sonucu beş yıl ceza verilir ve Değmer Temmuz 1948’te hapse atılır. Baş yardımcısı Zeki Baştımar ise kaçmayı başarır. Yasaklanan komünist gazeteler arasında Sendika, Yığın ve Sözdışında beş ayrı organdan bahsedilebilir. Değmer diğer komünistler af sonucu 1950’de serbest kalır.
(34) Bu bildirinin metni şurada aktarılmıştır: S. Üstüngel, “V Tiurme i na volye” (Hapishanede ve Özgür Zamanlarda), Novi Mir, Eylül 1951. Bu metin, (her ne kadar bölük pörçük olsa da) yakın döneme ait parti faaliyetlerinin yegâne izahını veren çalışmadır. Kitap, Türk komünistlerinin zayıflıklarına ilişkin mevcut nedenleri açık biçimde göstermektedir. Örneğin yazar şu tarz bir cümle sarfetmektedir: “Hapishanededeki yoldaşlarımla Türkiye’deki millet ve tarım meselelerini günlerce tartıştım. Bu sohbetlerin etkisi altında bense bugün benim favori opera eserim İvan Susanin’i dinlemek isterdim. İvan Susanin, Glinka’nın Çar için hayatını feda eden bir Rus köylüsünü anlatan bir operasıdır.” Üstüngel’in Stalin’den yana saf tutması onu Carmen yerine, “karşı-devrimci” içeriğine rağmen Glinka’nın operasını tercih etmesine neden olmaktadır.
(35) Kudret, 10 Ekim 1950.
(36) Cumhuriyet, 16 Kasım 1951, Moskova’da haftalık çıkan Ogonyok’tan alıntı yapıyor.
(37) Pravda, 22 Haziran 1951.
(38) Vatan, 15 Ekim 1953.
(39) Paris’te örgütlenen “Genç İlerici Türkler” örgütü yukarıda bahsedilen Barış Yolu ve diğer cephe dergisi Tek Cephe’yi çıkartır. Her iki dergi de posta yoluyla Fransa’dan Türkiye’ye gönderilir.
(40) Pravda, 25 Ekim 1953.
(41) New York Times, 13 Ekim 1953. Ayrıca lso Thorossian, Le Monde, Kasım 1953; ve B. K., Neue Zuericher Zeitung, 17 Kasım 1953.
(42) Suçlananlar arasında bulunan Fuat Baraner Türkiye’nin ünlü romancılarından birinin kocasıdır. Sahte evraklarla ülkeye dönmeden önce Baştımar Rusya’yı ve Doğu Avrupa’yı dolaşır.
(43) S. Üstüngel, a.g.e.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>