Müslümanlar ve Komünistler

27 Ocak 2012 admin
Doğu, devrimin meşalesini tüm Batı Avrupa’ya taşıyacak devrimci bir kazandır.
(Sultan Galiyev, 1920)(1)
Komünizm ile İslam arasındaki ilişkinin kısa bir değerlendirmesini yapmak güçtür. Bunun nedeni, kısmen ilgili sahanın genişliği kısmen de konuya dair güncel ve tatmin edici bir rehberin elde mevcut olmamasıdır. Yaacov Ro’i kısa zaman önce 1941 sonrası döneme ilişkin ayrıntılı bir çalışma kaleme aldı, ancak bu bile sadece Sovyetler Birliği’ndeki İslam ile sınırlı.(2) Bundan ayrı olarak konunun farklı yönlerine ilişkin yapılan yayınlardaki sayısız ehil inceleme üzerine çalışma yapmak suretiyle özet bir çalışma kaleme almak da mümkün. Yazındaki söz konusu eksiklik giderilmeyi bekliyor. Bu çalışmada böylesi bir yükün altına girilmeyecek ama konuya dönük yaklaşımın muhtemel ana hatlarına dair kısa bir takdim yapılacak.
Marksist sol ile politik İslam arasındaki ilişkinin tarihi 1917 Rus Devrimi’ne dek uzanır. Rus Devrimi, nüfusun yüzde onunu teşkil eden, yaklaşık 16 milyon müslümanın yaşadığı bir imparatorlukta cereyan eder. Bolşevikler, müslümanların da rejimin elinde cefa çektiği, çok milletli ve çok inançlı olan, çarlık imparatorluğunu miras almışlardır. Çarlığın devrilmesi, imparatorluk tarafından inkâr edilen dinî hürriyetlerini ve millî haklarını talep etmekte olan milyonlarca müslümanı radikalleştirmiştir. Çarlığın devrilişi Rus olmayan azınlıklarca büyük bir coşku ile karşılanır. 1917’de Moskova ve Kazan’da müslüman kongreleri tertiplenir. Mazlum milletlerin kendi kaderlerini tayin etme haklarına ve köylülüğe toprak verilmesine dönük ajitasyon yapan Bolşevikler, devrimin Rus olmayan topraklara taşınması noktasında önemli bir destek bulurlar. Din hürriyeti, eski Rus imparatorluğuna mensup mazlum halklar için Bolşeviklerce teşvik edilen millî hürriyetin önemli bir ayağıdır. Bolşevizm, “Sovyet rejimi eliyle kurulan yeni hükümet organlarında toplaşan”(3) birçok müslümanı cezbeder. Lenin’in aldığı kararlardan biri de “Rusya ve Doğu’nun Emekçi Müslümanları”na yöneliktir. Bolşevikler, müslümanların politik öfkeleri ile bütünleşmek derdindedirler. İkinci Tüm Rusya Müslüman Komünist Örgütleri Kongresi’nde (Kasım 1919) yaptığı konuşmada Lenin şunları söyler: “Sosyalist devrim esas olarak ya da sadece devrimci proleterlerin her ülkedeki kendi burjuvazisine karşı verdiği bir mücadele olmayacaktır –hayır, bu mücadele, emperyalizm tarafından zulme uğrayan tüm sömürgelerin ve ülkelerin, tüm bağımlı ülkelerin milletlerarası emperyalizme karşı verecekleri bir mücadele olacaktır.”(4) Bolşevikler, solcu müslümanları saflarına kabul ederler ve sonuç olarak komünist parti üyeleri arasındaki müslüman oranı yaklaşık yüzde 15’e yükselir. Orta Asya’da bu oran yüzde 70’e çıkar. Bolşevik liderler, Batı emperyalizmine karşı “cihad” çağrısı yaparlar. Lenin’in de ifadesiyle, sömürgeci kontrolünde olsun ya da olmasın, yereldeki tüm yönetici sınıflara karşı mücadelelerinde İslamcılara destek verilmelidir. Lenin, bu “şaşırtıcı müttefik”i komünistlerin dinî faaliyetle herhangi bir temas içinde olmamaları gerektiğine inananlara karşı büyük bir kuvvetle savunur. Lenin’e göre, “sömürgeler” dünyasındaki bu tarz hareketler, geleceklerinin emperyalist güçlere karşı mücadele eden Avrupalı işçilere bağlı olduğu hususunda ikna edilmelidirler, bu ikna gayreti de ikili bir yaklaşıma muhtaçtır.
Cedidizm ve Bolşevizm
Cedidizm, “usul-i cedid(yeni yöntem) adı altında 19. yüzyıl süresince Rus İmparatorluğu’nda şekillenmiş müslümanlara özgü bir reform hareketidir. Eğitim reformu savunusu ile yola çıkan hareket, zamanla politik bir harekete dönüşür. Cedid hareketinin en ünlü liderlerinden biri, İstanbul ve Paris’te çalışmış, Avrupa eğitimi almış Kırımlı bir Tatar olan İsmail Gaspıralı’dır (Gasprinski). Gaspıralı, 1883’te Tercüman gazetesini yayımlamaya başlar. Ekonomiden dinî kurumlara değin bir dizi konuda yazıların yer aldığı gazete, müslüman pratiklerinin modernizasyonu için kampanya yürüten Cedidîlerin başlıca yayın organı olur. Gaspıralı’nın inancına göre, müslümanlar, Batılı devletler ve halklar arasında hızla değişen politik ve kültürel ilişkiler, İslamî yenilenmenin hızlı bir biçimde gerçekleşebilmesi için gerekli doğru koşulları oluşturmuştur. İsmail Bey Orta Asya’yı ziyaret eder, onun da etkisiyle 1897’de Andican’da, 1898’de de Tokmak ve Semerkant’ta Cedid okulları açılır.(5)
1917 Devrimi sonrası Cedid hareketinin kimi kısımları bir tür “İslamî sosyalizm”e dönüşür. Ancak Edip Halid’in de ifade ettiği üzere, Cedidîlik, “mevcut literatürün iddiasının aksine, birleşik bir hareket olarak görülemez.” Orta Asya’daki Cedidîler, söylemlerinde Avrupa Rusya’sındaki Cedidîlerin sembollerini, kinayelerini ve mecazlarını kullanırlarsa da bu, onların kendi yerelliklerinde aynı anlamı ihtiva ettiğini göstermez.(6) Esasen müslüman reformu, Rus imparatorluğundaki konumlara bağlı olarak değişen kimi hedefler ve sonuçlar bakımından farklılık arz eden ayrı yönlerden ilerler. Kazan Tatarlarında reform hareketi radikal bir biçim kazanır. Burada hareket, milliyetçi, sosyalist ve Rus karşıtı bir konum alarak Tatar komünizminin ocağı hâline gelir. Tatar komünizminin en önemli isimleri Molla Nur Vahidov ve Sultan Galiyev’dir(7) Tersine Dağıstan’da müslüman reformcular görece daha ılımlıdırlar. Bunların esas olarak ilgilendikleri husus, toprak reformu önerilerinin şeriat karşıtı olduğuna ilişkin suçlamalamalar karşısında kendilerini korumak ve gelenekçi muhaliflerine nazaran kendilerinin gerçek birer müslüman olduklarını kanıtlamaktır: “Ağustos 1917 tarihli Köylü Kongresi’nde şeriat yüce otorite olarak kabul edildi, şeriata ilişkin kimi alıntılardan istifade edilerek toprağın işleyene ait olduğu karara bağlandı. Böylelikle şeriatçılar, sosyalist grupların ve toprağa aç köylülerin şeriatı tarafından dövülmüş oldular.”(8)
Türkistan’da Cedidîler, Aralık 1917’de, Kokand’da özerk bir devlet kurarlar ve köktenci bir retoriğe başvurarak, “şeriata dönüş” çağrısı yaparlar.(9) Buhara’da Genç Buharalılar, başta halkın ekseriyetince destek gören emirin teokratik yönetimini deviremezler.(10) 1920’de iktidara geldiklerinde ise gayet ılımlı bir siyaset yürütürler. Buhara Halk Cumhuriyeti’nin 1921 tarihli anayasasının 26. Madde’sinde, “Hiçbir yasa İslam’ın temel ilkelerine aykırı olamaz.”(11) hükmü yer alır.
Gene de “Cedid”, terim olarak, süreç içinde sahip olduğu değeri yitirmez. Tüm bu hareketler kimi temel özellikler noktasında ortaktırlar. Kur’an ya da sahih Hadis’in doğrulamadığı hiçbir bidadı kabul etmezler ve tüm Batı hâkimiyetini reddederler. Rusya bağlamında Batı’ya yönelik söz konusu red, mutlakiyetçi çarlık rejiminin devrilmesini ifade eder. Ancak bu hedef, aynı zamanda müslüman olmayan devrimciler tarafından da paylaşılmaktadır. O hâlde sosyalistler ve komünistlerle işbirliği yapmak mümkündür. 1917 Ekim Devrimi’nin başarısı Cedidîleri saf tutmaya zorlar: Edip Halid’in tespitiyle Cedidîlere göre, 1917 “Hakikat Ânıdır”.(12) İktidara gelen bolşevikler Orta Asya’daki Rus hâkimiyetini, en azından teorik olarak, savunmamaktadırlar, bu da Cedidîlerin onlara yakınlaşmaları için gerekli zemini hazırlar. Ancak gene de ilgili tercih bir ânda yapılamaz. Geçici hükümetin devrilmesi Cedidîler arasında pek de coşkuyla karşılanmaz. Hâkim ruh hâli esas olarak tarafsızlık yönündedir. Genç Buharalı “Abdülrauf Fıtrat’ın Hürriyet’te yazdığı üzere, “Bolşeviklerin ya da muhaliflerinin safına geçmek şu ân için gayet ihtiyatsız ve aptalca bir hareket olacaktır. Bizim millî haklarımıza dokunmadıkları sürece her iki tarafa da muhalif değiliz.”(13) Sovyet müslümanlarının Ekim’e dönük tepkileri her yerde aynı değildir; 1917 süresince birleşmeye dönük teşebbüsler boşa çıkmış, her bölge kendi yoluna gitmiştir. Gruplar, ancak iç savaş sonrası Sovyet devletinin himayesi altında yeniden birleşebilmişlerdir.
Ekim 1917 sonrası Bolşevik hükümetini kaç Cedidînin desteklediğini tahmin etmek imkânsızdır. 1918 Haziran’ında Türkistan Komünist Partisi kurulur ve “kısa sürede çok sayıda Cedidî saflara katılır.” Cedidîlerin gazetesi Hürriyet Semerkant Sovyeti’nin yayın organı olur. Yaz 1918’de Taşkent Sovyeti Cedidîlerin eliyle teşkil edilir. “Sovyet, karşı devrimci ulemayı tutuklar, bu olay, Müslüman toplumun ortadan ikiye bölündüğünün delilidir.”(14) Ekim 1917’de muğlâk bir tavır takınmış olan Abdülrauf Fıtrat, kendini tüm kalbiyle Bolşevik davasına adar. Yazar esas olarak Avrupa emperyalizmini kınayan yazılar kaleme alır. 1919’da “Avrupalı emperyalistler ahlâksızlık ve yıkımdan başka bir şey vermediler Doğu’ya. Her ne kadar Doğu’ya gelip ‘medeniyet okulları ve insanlık üniversiteleri açacağız” dedilerse de kerhane ve meyhane dışında bir şey açmadılar.” diye yazar.(15)
Tatar Mir Said Sultan Galiyev 1892’de Ufa’da doğar. 1917’ye kadar hiçbir politik angajmanı olmayan, sıradan bir gazetecidir. Ancak Rus imparatorluğunu yıkan devrimci olayları şevkle selâmlar ve bunu büyük bir fırsat olarak değerlendirir. Molla Nur Vahidov ile birlikte müslüman millî komünizm teorisini geliştirir. Bu teoriye göre, marksizm, İslam toplumunun özel kimi niteliklerine uyum sağlayabilmek için değiştirilmelidir. Tarihsel açıdan bu eğilim 1918’de başlar ve 1928’de sona erer. Kimi vakit çelişkiler arz eden milliyetçilik, komünizm, anarşizm ve elbette din gibi farklı ideolojiler arasında bir sentezi öngörür. Müslüman millî komünistler, genelde İslamî hayat tarzının ve marksizmin tanım itibarıyla uyumlu olduklarına inanırlar, aksine bu ikisi birlikte var olabilir ve hatta birbirini tamamlayabilir. Kısa vadeli hedef, Orta Asya’da Rus değil, müslüman olan bir komünist parti tarafından idare edilecek özerk bir devlet kurmaktır. Parti komünist ise de halka sosyalizmi takdim etmeyecek, “gerici müslüman din adamları” dâhil, sömürücü sınıflara karşı gerçekleştirilecek toplumsal devrim uzak bir geleceğe ertelenecektir.(16) Din karşıtı propaganda Galiyev’e göre, ancak Tatarlar, Başkırlar ve Kazaklar gibi Sovyet Rusya’nın en gelişkin müslüman milletleri arasında yapılabilir. Bu propaganda Türkistan, Hive ve Buhara’da tavsiye edilmez, zira “buradaki halklar Tatarların aşmış oldukları gelişme aşamasına henüz ulaşamamışlardır.”(17) Galiyev’in bolşevik idarî yapıda hızla yükselmesi ve Stalin döneminin tasfiye hareketi dâhilinde aniden itibar kaybetmesi ve karalanması, sonraki kuşaklarca ilk dönem Sovyetlerin millet siyasetindeki vaatler ve hayal kırıklıklarına ilişkin bir mecaz olarak kullanılır.
Sultan Galiyev iyi bir örgütçü ve hatiptir. İç savaş süresince Merkez Askerî Müslüman Birliği’nin ve Doğu Halkları Komünist Örgütleri Merkez Bürosu’nun başkanlığını yapar, ayrıca Halkın Milliyetler Komiserliği’nde üye olarak bulunur. Bu son görevi ile birlikte o, Sovyetler Birliği’ndeki devlet yapısında, en yüksek seviyedeki tek müslüman olma hüviyetini de kazanmış olur. Sultan Galiyev kendi görüşleri için yıllarca mücadele eder ve iktidardaki Bolşeviklerin müdahaleleri sonucu hayal kırıklıkları yaşar. Henüz birlik cumhuriyeti statüsü kazanmamış Tatarlar ve diğer müslüman grupları için dezavantajlı olacağını düşündüğü Stalin’in yeni federal hükümet planına (SSCB) karşı çıkar. 1922 sonunda Sultan Galiyev, Stalin’in millet siyasetine açıktan itiraz eder ve Mayıs 1923’te de tutuklanır. Kısa süre sonra serbest bırakılsa da partideki ve Bolşevik yönetimi altındaki tüm konumlardan uzaklaştırılır. Haziran’da Merkez Komite’nin dördüncü konferansında Stalin tarafından komplo kurmakla ve ihanetle suçlanır.(18) Konferans onu partiden ihraç ederek “Sultan Galiyevcilik sapması” (Sultangalievshchina) suçundan mahkûm eder. Suçlarını itiraf eden ve bir süre sonra serbest bırakılan Galiyev, 1928’deki ikinci tutuklamaya dek gazeteci olarak çalışır. Bu tutuklama ardından 1930’da “Sultan Galiyevci karşı devrimci örgüt” üyesi olarak diğer 76 kişi ile birlikte yargılanır. Dava sonucu verilen idam cezası sonradan kaldırılır, 1934’te serbest bırakılır ve Saratov’da yaşamasına izin verilir. Ancak 1937’deki üçüncü tutuklamanın ardından Ocak 1940’ta idam edilir.
1923’te Sultan Galiyev’in itibar kaybetmesinin sembolik bir önemi mevcuttur: Artık Sovyetler millî komünizmin fikrini desteklememektedir. Ancak müslüman karşıtı bir siyasete geçildiğine ilişkin ortada herhangi bir kanıt da yoktur. Stalin de yukarıda bahsedilen dördüncü konferansta bu iddiayı yalanlamıştır. Konferansta Stalin, “yerel gelenekleri ve koşulları dikkate almaksızın Rus modelinin farklı milletlere nakledilebileceğine inanan solcular”a saldırır.(19) Bu aşamada Cedidîlerin inançlarını terk etmeksizin Sovyet sistemi içinde çalışmaları mümkün hâle gelir. Bazıları isyan eden Basmacılara katılırken, (Fıtrat dâhil) ekseriyet legaliteden yana saf tutar, zira bunlar, sonradan Özbekistan’ın parçası olacak Halk Cumhuriyeti içinde faaliyetlerini sürdürebileceklerini düşünmektedirler.(20) Yereldeki müslüman komünistler, yirmilerde, parti aygıtının kontrolünde kalarak Moskova’nın talimatlarına uygun reform ve yeniden örgütlenme siyasetlerini sürdürürler.(21) Bu döneme “korenizatsiya” (yerlileşme) adı verilir.(22) 1918 tarihli (vakıfların millîleştirilmesi(23) ve şeriat mahkemelerinin tasfiyesini öngören) radikal yasama süreci, yasa kitabında yer almasına karşın, 1922’den sonra zorla dayatılmak üzere, ertelenir. Hans Bräker’in tespitine göre, 1927’ye dek uzanan bu dönemde Sovyet devleti İslam’a “görece yumuşak davranmıştır.”(24)
Ben Fowkes ve Bülent Gökay
Yazının Tamamı >> PDF

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>