Yaşasın Allah Rızası İçin Sınıf Bilinci

11 Ocak 2009 admin

Tekbir Giyim’in ikide bir de “dindarlar adına söz almaya çabalayan” patronu Mustafa Karaduman’ın da sakalı var, Das Kapital‘in yazarı Marx’ın da. Karaduman tüccar, Marx filozof. Karaduman pek az bilgi ve donanıma sahip; Marx ise dünyayı değiştirecek kadarına! Bunlar, burada bir dursun. Son 10 yıldır, hani şu meşum 28 Şubat sürecinden beri, alt-orta sınıf dindar kesimdeki değişim, önümüzdeki yıllarda bütün ülkeyi etkisi altına alacak bir “yeni durum”un habercisi. O durumun adı “Protestan ahlâklı yeni nesil dindarlık”tır. Yani “hayata dâhil ve dâir bir din” algısı yerine “gökyüzüne dâhil ve dâir bir din algısı” söz konusu olacaktır önümüzdeki dönemde. Bütün alâmetler belirmiştir ve proje işlemektedir.

Derdimi biraz daha açayım. Kapitalizm ve küresel tüketim düzeni, bir türlü doymak bilmeyen bir canavar gibi, her daim yeni tüketicilere ihtiyaç duymaktadır. Ve küresel tüketim düzeni, pazarı genişletmenin yatay olarak mümkün olmadığı durumlarda “dikey ataklar” gerçekleştirir. Yani tüketicilere “yeni ihtiyaçlar” kodlar. Hayatında “kutsal olana, ilâhi olana” yer veren kitle, kapitalizm için “en zor alan” olarak tanımlanabilir. Zira bu kitlenin “ihtiyaç” tanımını “yaratıcı” ve “kutsal kitap” yapar. “Size Allah ve Resulü yeter” ya da “üstünlük ancak takva iledir” emirlerinin karşısında gardı düşer küresel tüketim mekanizmasının. Yeni yeni yollar icat etmek zorunda kalır. “Müslüman her şeyin en iyisine lâyıktır” fetvasını “en pahalı arabaya binme”, “milyon dolarlık villada oturma” hakkı olarak algılayan sersem zihinlerin ortalığı kaplaması boşuna değildir.
İşi biraz geriye götürelim. Türkiye’deki geleneksel “Moskof” korkusu, ülkenin dindarlarını ne yazık ki “sağ”a bitiştirmiştir. “Komünizm eşittir dinsizlik” algısı, İslâmcıları bir çeşit “muhafazakâr sağcı” hâline getirmiştir. Bunda güdük Türk solunun her daim Rusya’dan ve batıcı sosyalizmden medet uman hödük algısı da etkilidir; cemaat liderlerinin, kanaat önderlerinin sağ partilerle giriştiği oy pazarlıkları da… Bugün bile “Kur’an kursumuza arsa verecekler, bilmem nerde okul yapmamıza izin verecekler, şu kadar adamımızı vekil seçecekler” gibi “maddî” sebeplerle benzer pazarlıklar yürütülmektedir. Erkan Mumcu’nun kendini batırdığı son deme kadar Gülen cemaatinden medet umması boşuna değildir anlayacağınız. “Türkiye İslâmcılarının siyasî makes”i (akis yeri) olma iddiasıyla ortaya çıkan Millî Görüş çizgisi de bu anlamda muhafazakâr sağcılıktan o ya da bu şekilde nasibini almıştır. Nevzat Yalçıntaş, Nazlı Ilıcak, Cemil Çiçek gibi isimlerin Millî Görüş partilerindeki varlıklarını başka nasıl izah edebiliriz? Hele hele İhlas çevresi, Süleymancılar, pek çok Nurcu fraksiyon, çeşitli Nakşî dergâhları, Haydar Baş cemaati falan kavramın tam ve gerçek anlamıyla “sağcılıkla yaralı”dır.
“Sağcılıkla yaralı” zihin, bir süre sonra yaşadığımız yüzyılın bam teli mesabesindeki “sosyal adalet” kavramını da bir “sağcı” gibi algılamaya başlar. Ekranda söyleşi yapılan başörtülü kızın çantasının 1.000 TL, eşarbının 400 TL olması değildir burada söz konusu olan. O kızın bu rakamları söylerkenki rahatlığıdır. Türk sağcılığı insana bu rahatlığı sağlar. (Burada Süleyman Çobanoğlu’nun kastettiği anlamıyla “sağcılık”tan değil, kapitalizmin ilkelerini dibine kadar özümsemiş “sağ siyaset algısı”ndan bahsediyorum. İlki, çok değerli bir “vatan sevgisini”; ikincisi “iğrençliği” kodlar.) Hadi şunun adını koyalım. Son yıllarda bir dip dalgaya dönüşen “yeşil sermaye, İslâmcı sosyete, Tekbir Giyim, just Rabia” falan gibi meseleler “İslâmcı alt-orta sınıf”ın “kanaatkâr” varoluşunu ortadan kaldırmaya yönelik olarak faaliyet göstermektedir. Kitleler ısrar ve inatla “tüketici” hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Dahası “yeşil sermaye” artık, tam bir “komprador burjuvazi” refleksiyle mukayyettir. Alt-orta sınıfı ise “nasıl yırtarım” cümlesinin peşindedir.
İşte tam da bu noktada Türkiye’deki oyunun farkında olan alt-orta sınıf İslâmcıların çıkış noktası “sınıf bilinci”ne sahip olmak olabilir. Zira en genel anlamda “bireyin kendi sınıfının ilgi ve çıkarları ile sınıfsal kimliğinin farkında olması” olarak tanımlanabilecek “sınıf bilinci” İslâmcılara bu çürümüş düzene “artık yeter” diyerek haykırma şansı verebilir.
Akşam yemeğini “Paper-moon”da yiyen İslâmcı patronlarla, ayda 500 liraya günde 12 saat o patronun işyerinde çalışan İslâmcı işçinin “üstünlük belirteci” artık takva değil maddî kazançtır abiler. Bunu görmemek için kör olmak gerekir. Artık “ne kadar da ihlâslı bir genç”, “muttaki bir arkadaşımız” falan gibi cümleler taca çıkmıştır. İslâmcıların sermaye ile kurduğu ilişki, Hazret-i Ebubekir geleneğinden Keynesyen geleneğe dönüşmüştür çünkü. Son derece mahir bir tüccar olan Hazret-i Ebubekir, bütün mal varlığını tam 8 kez Allah yolunda infak etmiştir. Keynes ise “mademki söz konusu sadece bu ân ve bu dünyadır; her türlü kazanç mubahtır; kimseyle paylaşmanın âlemi de yoktur” fetvasını veren adamdır.
İslâmcı üst sınıfla İslâmcı alt-orta sınıfın arası giderek açılmaktadır. 90’ların başında “her ân ulaşılabilir, her dem öğrenci evlerine çağrılabilir” esnaf ağabeyler; korumalı-şoförlü patronlara dönüşmüşlerdir. Artık o abilerin kendi gettoları, kendi semtleri, kendi lokantaları, kendi berberleri vardır. Arada bir verdikleri üç kuruş zekâtlar, reklâm karşılığı yaptıkları dernek bağışları falan; bu abilerin İslâm’da esasen mündemiç olan “sosyal adalet” kavramından ışık hızıyla uzaklaştıkları gerçeğini değiştirmez.
Sağcılık demiştim. Bütün bunlar, sağcılıkla aynı yatakta yatmanın yan etkileridir. Ve bana kalırsa Türk İslâmcılarını “eritmeye” yönelik sağcılıktansa, modern tanımlarını sosyalizmde bulmuş “sosyal adaletçilik” duygusu çok daha önemli bir “ayakta kalma” unsuru olabilir İslâmcılar için.
Doktor Kıvılcımlı’nın, Kemal Tahir’in, Sadun Aren’in hayatını vakfettiği “yerli sol”a yakınlaşan, bu sol algının verili alanından beslenen özgün bir “İslâmcı sol” hareket, İslâmcıların önünde taş gibi bir seçenek olarak durmaktadır bana kalırsa. Ebu Zerr’in, Ammar’ın, Hazret-i Ebubekir’in, İmam Ali’nin hayatından süzülen bir “İslâmcı sol” hareketi tartışmak, önümüzde yeni ufuklar açabilir. Güney Amerika’da büyük başarılar elde eden “sosyalist rahipler birliği”nin deneyimlerine bakmak, içine sıkışıp kaldığımız bu “adaletsiz düzen”e yeni bir şeyler önerebilir. Ali Şeriatî, Roger Garaudy, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç ve benzerlerinin yazdıklarına müracaat ederek buradan yeni bir tartışma başlatmak heyecan yaratabilir.
“İşçinizin hakkını alınteri kurumadan verin” diyen bir Peygamber’e sahip olmak, en büyük avantajımızdır. Ganimet paylaşılırken mal derdine düşenlere “size Allah’ın Resulü yeter” diyen bir elçinin izinden yürümek en büyük avantajımızdır.
Biliyorum. Bunları okuyunca “İslâm dini, başka hiçbir ideolojiye ihtiyaç duymaz” diyecekler olacak, “Komünizm dinsizliktir” sakızını çiğneyenler çıkacak. O zaman netleştirelim. Ben “İslâmcı hareket başka bir ideolojinin kucağına otursun” demiyorum. Sadece “aşağılık bir ideoloji olarak kapitalizmin kucağına zaten oturmuş” İslâmcı sermayeye karşı, İslâm’da esasen var olan sosyal adaletçi düzeni savunalım, derneklerimizle, sendikalarımızla, dergilerimizle bu anlayışı kurumsallaştıralım” diyorum. “Bunu yaparken sosyalizmin metinlerinden, birikimlerinden, önerilerinden faydalanalım” diyorum.
“Namazımı da kılarım, defilemi de yaparım; zekâtımı da veririm, işçimin hakkını da yerim” diyenlere inat “Cuma namazından sonra elele genel greve” diyorum. Aksi takdirde hepimiz “modern dünyanın taze tüketicileri olarak oruçlarını ıstakozla açan gerzek”lere dönüşeceğiz. Kapitalizm kazanacak savaşı.
Sezai Karakoç “İslâm en büyük savaşına hazırlanıyor” derken, İsmet Özel “gâvura kılıç çekene Türk denir” derken neyi kastediyorsa, ben de aynını kastetmeye çalışıyorum. “Yaşasın Allah rızası için sınıf bilinci” cümlesinin “bize Müslümanlardan derler” cümlesiyle aynı olduğunu savunuyorum. “Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeylerimiz” varsa, bundan sonraki yıllarda Mustafa Karaduman’ın 3 karısını, Boydak’ın uçağını, Fatih Saraç’ın villasını, Ömer Çelik’in misafirlerine ikram ettiği iyi dinlendirilmiş Toscana şarabını konuşmaya devam ederiz. Başka da bi cacık olmaz bizden.
İsmail Kılıçarslan
Gerçek Hayat Dergisi
Sayı: 393

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>