Solun Umudu “Hâlâ” Cehepe!

21 Mayıs 2010 admin
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi, ülke içindeki siyasî gelişmeler, yeni yönelimler uyarınca, basit bir uçkur davasının sonucunda, sarsılıyor. Sol-sosyalist çevreler ise gene “biz söylemedik mi, Cehepe’den bir yol olmaz” demeye, bir nevi “akbabalık”la havada daireler çizmeye başladılar. Ama burada avlamak istedikleri, gene hep bildikleri.
Oysa kimse “neden Cehepe?” diye sormadı, sormuyor. 12 Eylül sonrası mangalda kül bırakmayan devrimciler, komünistler, Cehepe il yönetimlerinde, ona bağlı belediye meclislerinde, oralardan yürüyen müteahhitlik işlerinde yer kapmaya çalıştılar. Teorik ve ideolojik manada herkes kendisini yeni döneme, Cehepe yatağında uyarladı.
Cehepe’nin kitle tabanı ile kurulan dirsek teması hiç bozulmadı. Bu kitlenin nabzına şerbet laflar sıralandı. Gelişen hassasiyetler “en-öz-hakikî” sosyalist ya da marksist yerden karşılanmaya çalışıldı. Alevîcilik, hemşehricilik, cemaatçilik, laiklik, memleket severlik üzerinden sosyalist hareket giderek kemalizme yedeklendiğini görmedi.
Kimse “örgütten ayrılıp Cehepe’ye girdik de n’oldu?” diye sormadı. Rant ilişkileri, kitle ilişkilerini gölgelemeye başladı. Onurlu, namuslu ve yiğitçe dövüşerek elde edilen mevziler birer ikişer Cehepe karakollarına çevrildiler. Siyasî ve ideolojik mücadele, şirketlerin rekabet piyasasındaki faaliyet planlarına dönüştü. Cehepe, kendisine karşı ya da koltuk altında duran sol-sosyalist hareketi giderek kendisine benzetti.
Ülkenin kurucu partisi, yıka yıka ilerlemesi gereken devrimcilerin yıkıcı ruhunu evcilleştirip Alaaddin’in sihirli lambasındaki cine çevirdi. Biri öldü, lambadan cin çağrıldı, Baykal’ın uçkuru koptu, Deniz Gezmiş posterleri ile ruh gene piyasaya sürüldü. Bu tip durumları “ah işte bizim türkümüz çalıyor” romantizmi ile karşılayan solcular, acizliklerinin baş müsebbibinin bağlandığı bu uçkur olduğunu görmediler.
Kemalizm, “biz zaten devrim yapmıştık, bugün devrimcilik onu sahiplenmek ya da ileri götürmektir” demekti. Kemalizm, ülke içinde şu veya bu içeriğe sahip her türden siyasete ipotek koymaktı. Biçimsel olarak Cehepe’yi ya da daha biçimsel düzlemde, onun yönetimini soldan eleştirmek, bu ülke egemenlerinin değirmenine su taşımaktı. Devrimin bölmediği, sosyalizmin farklı bir gerçeklikte bütünleştirmediği bir kitleye, bölmeksizin ve bütünlemeksizin, seslenmek “hariçten Cehepe’cilik” yapmaktı.
Bugün de işleyiş bu minvalde. Baykal’ın uçkurunu, Kılıçdaroğlu’nun dosyalarını eleştirip ama öte yandan da onun sözde Alevîliğini anımsatanlar, sözkonusu eşhasın kitlesine hiç dokunmuyorlar, zira o kitleyi “cepte” kabul ediyorlar. Bu kitle, kendileri gibi lafzen anti-emperyalist, bir de anti-kapitalist, hele bir de emekten yana olursa, bitti gitti!
* * *
Altmışların solculuğunun politik gerçeklik emretti diye yaptığını bugünde, onca tecrübeye rağmen yinelemek abesle iştigal. Acziyet tam da burada: Cehepe’den sosyalist ülkenin kurucu partisini ya da onun kitle bileşeninden hareket çıkartmak anakronik bir saçmalık.
Esasta bu saçmalığa meyil, solun sorumluluktan kaçışına işaret ediyor; o, bugünkü sorumsuzluğu için geçmişi ve geleceği başkalarının eline teslim ediyor. Lafta kemalizmden kopan sol, böylelikle kopuşun sorumluluğundan da kurtulmuş oluyor. Kemalizmden kopuşu onu içerip aşmak olarak görüyor. Meylini kurucu olana verdikçe, kemalizmin kuruculuğuna bağlanıyor. O kuruculukta dökülen Müslüman’ın ve Kürd’ün ve sosyalistin kanına da doğal olarak ortak oluyor.
Siyaseten ve ideolojik olarak bölmek ve bütünlemek noktasında devreye sokulan ölçü ve ölçek küçük burjuvalar için her daim kemalizm oluyor. Onu lafzen tükettiklerini ve/ya istismar ettiklerini düşünenler, pratikte onun tarafından tüketilip sömürülüyorlar. Sol, kemalizm kadar solculuk yapabiliyor.
* * *
Kuruculuk ideolojisi olarak kemalizm, kurarken, içeriden ve dışarıdan, tüm hasımlarını dize getirerek onları kendi hizasına sokuyor. Sovyetler ve batı (özellikle İngiltere) arasındaki hatta kendisine mevzi açıyor. Rum, Ermeni ve Yahudi işçilerin başı çektiği emek hareketini bölüyor, Türk işçilere Türklerin sahibi olduğu işyerlerinde greve gitmemeyi, yabancıların işyerlerinde greve gitmeyi emrediyor. Yeni kurulan ülke için sosyalist de olsa bir şeyler yapmak isteyene koltuk veriyor, istemeyeni hapse tıkıyor. Kürd’ün ve Müslüman’ın başına gelenler ise herkesin malumu.
Egemen siyasetin ahlâkı ve hukuku ülke dâhilinde kemalizm olarak tesis ediliyor. Kemalizmin karşısına çıkartılan sosyalizm, bu ahlâka/hukuka ve onu koşullayan maddiyata karşı müdahil olmadıkça, zamanla ona benziyor, en fazla, onun ülke dışına uzanan, batılı kolu oluyor. Sınıfsal açıdan kemalizmi var eden küçük burjuva pratik, sosyalizmi kendi halesine alıyor.
Kemalistler, devrime ve sosyalizme ilişkin tüm fikri ve pratiği kendi ipotekleri altına almak için gayret ediyorlar ve buna uygun solcuların eşikten geçmesine izin veriyorlar.
Eşikten geçenler, yüzlerine hangi kapıların kapandığını görmüyorlar. Soros Vakıfları, masonik zihniyet dünyası, sivil toplumculuk, kadife devrimler, AB-D eleştiriliyor ve saf zannedilen karargâhın kapısından içeri giriliyor, pire için yorgan yakılıyor, kemalizmin battaniyesine sığınılıyor, ancak öte yandan yüzlerine kapı vurulmuş kesimlere terk edilen kitlelerin mücadele ateşi başkalarını ısıtıyor.
Misal olsun, sol, geçmişte düzenlenen Cumhuriyet Mitingleri’ndeki “öncü” güce teslim olmayı ya da körü körüne, nihilist bir üslupla ona küfretmeyi tercih ediyor ama kimse yükseltilen “kuvvayı milliye” yıldızına karşı Batı Anadolu’da ter ve kan dökmedik bir karış toprak bırakmamış olan “kuvvayı seyyare” olarak güncelde o mitingleri parçalamayı fehmetmiyor. Üstte dönen siyaset ile altta kıran kırana süren devrimci politika ayrımında mitinglere küfredenler de onun içine girenler de aynı yerde duruyorlar. Her iki kesim de sömürülen-mazlum kitlelerin mücadelesini günbegün besleyen kılcal damarların içinde gezinmeyi kendisine yediremiyor. Herkes o denli yücede ki alçakta olana iğrenerek bakılıyor.
* * *
Fikrî düzeyde Osmanlı’nın karşısına “kemalizm”, Türkiye’nin karşısına “sosyalizm” çıkartılıyor ama bu işlem, aynı özü paylaştıkça, karşılıklı beslenme kanalları her daim canlı tutuluyor. Bu sebeple bir sosyalist, sosyalizmi geleceğin sisli âlemine fırlatıp atarken, belli bir durum ve dönemde kemalist olmayı zarurî sayabiliyor, bu zarureti de materyalizm ile pekâlâ meşrulaştırıyor.
Osmanlı’yı Türkiye’den ayıran bir “devrim momenti” var ise kemalistler sosyalistleri, yoksa sosyalistler kemalistleri alta alıyorlar. “Osmanlı bakiyesi” olarak Türkiye’yi ebedî bir kazanım olarak gören aydın güruhu içinden çıkan sosyalist fikriyat, kemalizmi baş tacı ediyor. Her ikisi aynı çeşmeden su içiyorlar. Böylelikle kemalizm, “yerli sosyalizm” tahtına oturtuluyor (Kadro’culuk). İlerlemecilik hastalığından mustarip aydınlar, Osmanlı-Türkiye ayrımını ve bu ayrımın aslî ayracı varsaydıkları kemalizmi kendilerine yol işareti kabul ediyorlar. Geleceğin devrimi ve sosyalizmi, Türkiye’nin gerisi olan Osmanlı’ya “kafa tutmuş” bir paşanın yaptıklarına bağlanıyor. Bu süreklilik, tutarlılık ve bütünlükçülük aydın kafasında hiçbir şeyin kopmasına, ilişkisizleşmesine ve dağılmasına izin vermiyor. “İslâm ve Kürt”, birer “öcü” olarak, Demokles’in kılıcı misali, her daim havada asılı tutuluyor.
* * *
Sosyalist hareketin ilk kadrolarını Balkanlılar teşkil ediyorlar. Osmanlı’nın döküldüğü, çözüldüğü nokta olan Balkanlar, kimi aydınları bu dağılmaya çareler düşünmeye itiyor. Osmanlı’nın çilesini çekmiş Türk olmayan halkların bu noktada çare olarak buldukları sosyalizm ile Türk egemenlerin içindeki kimi aydınların bulduğu sosyalizm farklı bir nitelik arz ediyor. Biri gerçek bir çığlık olarak anlam bulurken, diğeri için Avrupa’ya eklemlenerek sancıların azaltılması anlamında bir ara yol, bir tür hava yastığı olarak değer kazanıyor. İlkinin yıkıcılığının, ikincinin batıya öykünen kuruculuğuna zarar vereceği düşünülüyor. Şevket Süreyya ve hattâ Hikmet Kıvılcımlı gibi ilk kadroların sosyalizme meyilleri bu hava içinde gerçekleşiyor. Alfabe değişikliği yapıldığı günlerde İstanbul’da bu değişikliği eleştiren bildiriler dağıtan komünistler, ilgili kadrolarca eziliyorlar. Kuruculuk yıkıcılığı kendi yıkma pratiğine örgütlüyor. Sınıfsal-politik ayrımları kafalarında ve pratikte silenler ise M. Kemal’in Yalova’daki işret âlemlerine kolaylıkla duhul ediyorlar. Buralarda, bugüne de uç verdiği biçimiyle, tepeden inmeci modernist projenin eksik olan kitle ayağını oluşturmak için çabalıyorlar.
Osmanlı’da sosyalizmin Avrupaî, geleneksel kökleri ile temas içinde gelişen ilk özgün biçim ekalliyette karşılık buluyor, ancak yerlileşme eğilimi bu unsurları zamanla dışarı atıyor. Esasında yerlileşme, kuruculuğun politik-ideolojik zırhı oluyor. Yerlileşmeden dem vuran, bu anlamda Türk ve Müslüman olanı hariçten gelen sosyalizm gibi akımlara sürekli hatırlatanlar, bu zırhı besliyorlar. Onlar da bir süre kullanıldıktan sonra ıskartaya çıkartılıyorlar.
İleride Grek KP’sinin liderinin (Sarafim Vasilkopulo) yirmilerde TKP kadroları arasında yetişmiş olduğu gerçeği karşısında, bugün üstünlük taslayıp övünmek yerine, bu insanı sınırın öte yanına fırlatıp atan ve onunla giden mirası komünist hareketten mahrum bırakanlara bakmak, onların niyetini anlamak gerekiyor. Kıvılcımlı’nın ilgili döneme ait yazılarında yakındığı “bundizm”, TKP içindeki çatırdamanın ilk işaretini veriyor. Özetle parti, Sovyet yüce “gösteren”i yanında kümelenmiş bir çevre olarak örgütleniyor ve yerellikle kurulmuş olan bağların bir kısmı kemalizmin kucağına düşüyor, diğerleri ise Osmanlı’nın Türkiye’ye doğru daralması sonrası giden topraklarda kalıyor.
Otuzlarla birlikte İslam coğrafyasında başlayan tartışmaların şiddetini azaltmak için kemalizm, Rum, Ermeni ve Yahudi ekalliyete karşı geliştirdiği tavrın bir benzerini, İran ve Arap halklarına karşı geliştiriyor. “1919-1939” arasında dönemde geliştirilen siyaset, sonrasını her yönüyle koşulluyor. Demokrat Parti ve türevleri bu koşullanmaya doğuyorlar. Özetle Türklük, Müslümanlık, solculuk, sağcılık, bilcümle politik-ideolojik akım, hep kemalizm yatağına dökülmeye mecbur ediliyor. Zira tüm bunların tarifini kemalizm yapıyor.
* * *
Her şeyi kendisinden başlatıp kendisinde bitiren, ezel’i ve ebed’i “kendi” olarak kodlayan küçük burjuvalar, aynı kavşakta buluşuyorlar (“Mustafa Kemal Paşa’nın en büyük meziyetlerinden biri bir işe ne zaman başlanacağını, o işin nasıl yürütüleceğini, o işe ne zaman son verileceğini bilmesindeki tâyin ve tesbit eylemesindeki emsalsiz kabiliyetidir.” (Fethi Tevetoğlu, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Hareketler, 1967, s. 124.) Kemalizmi “Osmanlı’nın sonu” ve “Türkiye’nin başlangıcı” olarak görenler (özellikle İttihatçılık’ta) kaynaşıyorlar. “Sosyalist Türkiye”nin başlangıcı kemalizm, “yeni Osmanlı”nın sonu “sosyalizm” oluyor. “Osmanlı-Türkiye” karşıtlığı teori ve tarih dışı bir seyir izliyor. Saf tuttuklarını söyleyenler, karşıtlığın teori ve tarih dışılığında ortaklaşıyorlar. Atatürk ya “modern bir padişah olarak IV. Mustafa” ya da Lenin muadili, “ilerici bir önder” oluveriyor. Kemalizmi, ülkenin siyasî, iktisadî ve kültürel seyrini kendisinde başlatmak istediği için eleştirenler ya süreç içinde ona benziyorlar ya ona benzeyen ülke dışı ideolojilere sarılıyorlar (Bolivarizm) ya da ülke dışı ideolojileri giderek ona benzetiyorlar.
Osmanlı’nın ve Türkiye’nin nev-i şahsına münhasır (sui generis) olduğunu söyleyenler aynı dilden konuşup duruyorlar. Kendi özgüllüklerini aydın mesleğinin vazgeçilmezliğe yaslanan “özel” ideolojisi dâhilinde vurgulamaktan başka bir şey yapmıyorlar. “Ümmet-devlet” ve “millet-demokrasi” ikiliği, bu karşıtlığın alt başlıkları hâline geliyor. Ümmetten millete yükselmiş kolektif bir yapı, orada tanrı katına yerleşiyor. Kitlelerin kolektif mücadeleleri küçük burjuvaların dünyasında istismar edilmeye devam ediyor. Belli bir şahıs donunda göğe yerleşen kitle, somut hayata dair kılını kıpırdatmıyor. Muhtemelen bunun için göğe fırlatılıyor.
Küçük burjuvalar, ülkenin mevcudiyeti ile kendi meslekleri ve ideolojik kurguları düzeyinde bir ilişki kuruyorlar. Kariyerist bir tutum, yani meslekî pratiğinde zirve olarak kodlanan yere ulaşmak için ortaya konulan pratik, siyasete hüküm koyuyor. Profesör olmakla başbakan olmak, hedef ve gaye açısından, aynılaşıyor. Profesörler artık sermayeye kafa yetiştirmeyi meslek belliyorlar. Böylesi bir profesörün politik faaliyeti alttakilerin çığlıkları ile uğraşmıyor; Kıvılcımlı’nın kendisini eleştirenlere verdiği cevabın tersine (“çığlıkta ahenk aranmaz.”), çığlıkta ahenk aranıyor. Bu ahenk işçiye, halka ve mazlumlara dayatılıyor. Sözkonusu dinamiklerin kolektif çığlıklarını ahenkli kılmak örgütlenmek zannediliyor.
Oysa ülkedeki ahengi belirleyen hep kemalizm oluyor. Onun gibi yapmak, ona öykünmek, onun yerine oynamak, onunla bir tür mülkiyet ve rekabet yarışına girmek, onu yedeğe almak sol-sosyalist siyaseti akamete uğratıyor. Sol-sosyalist siyaset, özgünlüğü gene kemalizmden öğreniyor. Yerelleşme ve toprağa ayağını basma gayretinde kemalizmin ayak izlerine güveniyor. Başka topraklara, korkudan, basamıyor. Sovyetler’le ilişkilerdeki gerilimler kendisine şekil veriyor ve sol-sosyalist hareket yukarıdan, üst perdeden bir siyaset yürütüyor. Bu perde hep kemalizme ses veriyor.
* * *
Sol hareket, güç olma noktasında kemalizmin elindeki orduya ve silâha öykünüyor ama bu öykünmenin biçimsel olduğunu ve özsel dönüşümü kararttığını görmüyor. Sol, ta Mustafa Kemal döneminde, 1925’lerde, ona karşı silâhlı mücadele verilmesi gerektiğini tartışan komünistlerin varlığından habersiz, onun silâhı ile konuşup duruyor. Şeyh Sait İsyanı konusunda kemalizmden yana saf tutanlar (Şevket Süreyya ve şürekâsı) iki yıl sonra gerçek yerini buluyorlar. “Kara kuvvet”ten korkanlar, kara kuvvetlerine gönüllü subay oluveriyorlar.
Bu noktada, mesele güç ise, ülke içinde sol-sosyalist hattın kemalizmden görece daha kuvvetli olduğu görülmüyor. Her şeyi kendisinde başlatıp kendisinde bitiren bir zihniyet tarihten de kendisi gibi dostlar ve düşmanlar buluyor. Bu anlamda M. Kemal ve onun “uhrevî hakikat” ile başlatılan resmî tarihi, sol-sosyalist kesimlerin Türkistan’dan Balkanlar’a kadar geniş bir coğrafyada, Ekim Devrimi’nin de katkısı ile önemli mevziler elde ettiklerini görmüyor. Ankara Ulus’ta ilk meclis açıldığında, bahçesinde “komünizm” tartışıldığını işitmiyor. “Komünizm ile İslam kardeştir.” diyen Bursa mebusu Şeyh Servet’i tanımıyor.
Nakşibendî olan Şeyh Servet, Kafkasya ve diğer Turan illerinde bolşeviklerle işbirliğine gitmiş olan Nakşibendîlerden muhtemelen haberdar. Bu yakınlaşmayı devrimin kadrolarının İslâm’la kurduğu pozitif ilişkinin Anadolu’daki yansıması olarak okumak mümkün. Ancak zaman içinde “burjuva devleti”ne karşı “işçi devleti” ikame etme sevdalısı olan komünistler, sınıflar mücadelesinin dibe vurduğu momentlerde, sıfatların cümleden düştüğünü, ismin, yani “devlet”in öne çıktığını düşünüyorlar, o kadar “işçi” vurgusu bir süre kemalizmden işçiler lehine adımlar atması beklentisi ile devam ediyor, nihaî olarak 1939’da devletle Sovyetler üzerinden yapılan gizli anlaşma ile devletçiliğe kul olunuyor. Kişiler ve hizipler arası rekabetin ortak jargonunda kullanılan “işçi”nin, “devrim”in ve “leninizm”in hiçbir hükmü olmadığı görülüyor. Bu gerçeklikte Müslüman halk kitlelerinin somut tepkileri ve örgütlenme temayülü es geçiliyor. Komünistlerin siyaseti ne Müslüman kitleleri devrimci politik manada bölebiliyor ne de İslâmî hareket içinden bu dindeki sol-sosyalizan öğelerin hüküm sürmesi sağlanıyor. Bir tür liberalizm, İngiliz emperyalizmine, bir tür muhafazakârlık kemalizme yedekleniyor.
Güç ve güçlü olma sevdası ile kemalizme kul olan sol, sosyalistlerin içişleri bakanı seçtirdiğini, M. Kemal’in “askerî desteğimi keserim, savaşta yenilirsiniz” tehdidi üzerine bakanın istifa ettiğini bilmiyor. M. Kemal, Tokat mebusu Nâzım Bey’in 4 Eylül 1920’de seçilmesini Nutuk’unda izah ediyor: “Ülkenin büyük çıkarı” adına onu istifaya zorladığını söylüyor. Burada bahsi geçen büyük çıkar, toprak ağalarının ve tefeci bezirgânın çıkarı oluyor.
Sol bu minvalde, Çerkes Ethem’i ve onun önderliğinde ilerleyen gerilla güçlerini de duymuyor. Çerkes’in anılarında ilk kurşunu işgalcilere değil, toprak ağalarına sıktığını okumuyor. Buradaki sınıflar mücadelesini görmüyor ve taraf olamıyor. Aynı yaklaşımla, Mustafa Suphi’lerin katlini M. Kemal’e yakıştırmıyor. Hollywood menşeli vasat CIA filmlerini aratmayacak bir seyirle, Suphi’leri öldürenin öldürüldüğünü, katili öldürenin de M. Kemal’in emri ile mecliste astırıldığını görmüyor.
Tüm bu tarihî gerçeklik içinde bir de Yeşilordu’ya işaret etmek gerekiyor, zira kemalizmin üzerine bastığı bir ceset de o oluyor: Anadolu’daki Yeşilordu’nun, bolşeviklerle savaşan Kafkaslardaki Beyaz Ordu güçlerine ve İngilizlere karşı mücadele içinde oluşmuş, Müslüman-Türk kuvvetlerinden müteşekkil, Yeşilordu’nun Anadolu’daki seyrine ve etkisine mani olmak için kemalistlerle tertiplenmiş bir tarafı var. Ancak Sovyet temsilcilerinin meclis bahçesinde komünizm ile ilgili tartışmalar yürüttüğü günlerde Yeşilordu o günlerde hayli popüler olan Çerkes Ethem gibi güçleri içine alınca M. Kemal müdahale ediyor ve anti-komünist faaliyeti dâhilinde bu yürüyüşü kendince kesiyor. Ayrıca mecliste içişleri bakanını tayin eden bir güç olarak Halk Zümresi’nin sözkonusu Yeşilorduile kurduğu bağlar rahatsızlık veriyor. Özetle M. Kemal’in genel siyaseti, batıyı “Anadolu bolşevik olacak”, Sovyetleri ise “emperyalist karargâhı olacak” korkusuyla idare etmek üzerine kurulu. Bu noktada resmî TKP ve Kâzım Karabekir’in Erzurum’dan yola çıkardığı Yeşilordu, gerçek TKP’nin ve Yeşilordu’nun maskelenmesini amaçlıyor. Bu sayede konuyla ilgili tehditkâr unsurların deşifrasyonu sağlanıp, ilgili hareketin kazanacağı mevzilere önceden ipotek konulmuş oluyor.
M. Kemal ve kemalizm hep buydu. Ve hâlâ budur.
* * *
“Yakın tarihte unutulan, göz ardı edilen veya bilinmeyen ve özellikle de Marksistler tarafından anlaşılamayan bir aynılık ile işe başlayalım: Mustafa Kemal’in ‘sınıfsız, imtiyazsız bir ulus’ yaratma projesi, Marx’a göre, ‘sınıfsız’ bir toplum yaratmak görevine tarihsel olarak sahip olan proletaryanın deterministik amacı ile aynıdır.” (Veysel Batmaz, “CHP’nin Sınıfsız Kökleri ve Nafile Bugünü”)
Aynı imiş gibi takdim edilip, cümlenin içindeki farkı, ayrımı görmemek kastîdir. M. Kemal’de “ulus”tan, Marx’ta “toplum”dan dem vurulduğu ilk bakışta görülecektir. Ayrıca teorik açıdan “toplum” zaten sınıflı bir gerçekliktir. “Atlı süvari” demek gibi bir şeydir bu. Öte yandan “ulus, ümmet, sınıf, toplum” gibi olguları birey’den yola çıkarak değerlendirmek baştan bir husumetle hareket etmeyi ifade ediyor. Bu bireyi ezdiği için M. Kemal’e ya da Marx’a feveran ederek aradaki ayrımları birey lehine silmek teori dışı, ideolojik-kastî bir hamle oluyor.
Dahası yazıda M. Kemal ile Marx’ın politik konumları da bir çırpıda yan yana getiriliyor. Biri muktedir, diğeri o iktidara karşı mücadele veren bir devrimci. Her iki isim de beşeriyet, daha doğrusu, insan olmanın en mutlak hâli olarak “birey” düzleminde yan yana getirilince, teoride ve pratikte, ilgili isimlerin yapıp ettikleri de aynıymış gibi görünüyor. Söz meclisten dışarı amma bireycilik insanı maalesef otistleştiriyor!
* * *
Ekim Devrimi’nden kısa bir süre sonra işçilere yönelik bir eğitim seminerinde öğretmen Fransız Devrimi’nin arka planını anlatmaktadır. Anlatılanlardan sıkılan bir işçi ayağa fırlar ve saray merdivenlerinde askerlerce kurşuna dizilirken “yaşasın hürriyet” diye bağıran devrimcileri anlatmasını ister. Öğretmen bu uyarı üzerine bahsi geçen olayı detayları ile anlatır. Uyarıyı yapan işçi tekrar ayağa kalkar ve şunları söyler: “yoldaşlar ben de devrim günü babamdan yadigâr revolverimi kaptığım gibi, emrinde çalıştığım toprak ağasının malikânesini bastım, herifçioğlunu dışarı çıkardım, yere yatırdım ve silâhımı başına dayadım. İşte bu sefer “yaşasın hürriyet” diye bağıran bendim” der.
Marx ile M. Kemal arasında, sömürüye ve zulme karşı mücadele bağlamında net olan bu ayrımı görmemek nemenem bir şeydir, sormak gerekiyor.
Bu noktada bir de Marx’tan Lenin’e düz bir çizgi çekme alışkanlığından söz etmek gerek. Bu, batılı anti-komünistlerin ve sonradan, özellikle seksenlerin kapitalizm içi atılım döneminde palazlanan orta sınıfa mensup eski marksistlerin gerçekleştirdikleri bir hamle. Böylelikle Lenin’in marksizmin tarihi içinde bir “devrim”e denk düştüğü görülmüyor. Devrim ufku olmayan, geçmişteki devrim ve öndevrim momentlerini de ıskalıyor. Bu ıskalama, Sovyetler’deki mülkiyet ilişkilerini ufak kelime oyunları ile kapitalizme bağlayıveriyor. Bunu dün olduğu gibi bugün de troçkistler çok iyi yapıyorlar. Ama Troçki bile Sovyetler’in bir “işçi devleti” olduğunu ikrar ediyor.
Veysel Batmaz kendi kafası içinde, keyfe keder işlemler yapıyor. Misal, “sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış kitle” cümlesini -ki Batmaz’ın dillendirdiği cümlenin aslı budur- kemalistlerin bir ütopyası olarak takdim ediyor. Oysa kemalistler, içinde bulundukları gerçekliği bu şekilde tarif ediyorlar. “Yurtta sulh cihanda sulh” “ne mutlu Türk’üm diyene”ye, bu cümle de “sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış kitle”ye bağlanıyor. Bu noktada Veysel Hoca’ya “ütopya” sözcüğünün anlamını hatırlatmak haddimizi aşıyor. Ancak burada olmayan bir yere dair ve ilişkin değil, olan ve olanla gayet ilişkili bir cümle dile getirilmiş oluyor. Olan ve ilişkili yere zulme ve sömürüye karşı mücadele edenlerin cesetleri yığılıyor. Kemalizmin yukarıda zikredilen üç cümlesi de inşa sürecinde kimlerin kanlarının döküldüğünü anlatıyor.
* * *
Yıllarca “Hitler ile Stalin aynı” deyip, bu argümanı devlet idaresine dönük sözde eleştirilerle gerekçelendirenlerin bugün hangi devletlere ve devletli ilişkilere hizmet ettikleri anlaşılmayı bekliyor.
Veysel Hoca’nın tek derdi, şiddetin ve silâhın eleştirisi imiş gibi görünüyor. Ama onun söyledikleri bizi yeniden M. Kemal’in silâhının gölgesine çekmeye meyyal.
Bu açıdan susmuş silâhlarla susmayan silâhlar arasında bir alan kavgası sürüyor. İlki liberalizmin arkasına saklanıyor, ikincisi gerisinde liberalizmi saklıyor. Liberalizm ise metaı, eşyayı, giderek hakikati kendinde düzleyen paranın gücüne biat ederek tanrı olmak isteyenlerin modern dini oluyor.
“Anti-emperyalist praxis” tarih dışı bir tespit olarak hiçbir şeyi izah etmiyor. M. Kemal’in anti-emperyalist olduğu ve öyle davrandığı herhangi bir âna tesadüf edilmiyor. Aksini iddia edenler, bizleri yerliciliğe ve yerli sermayenin güçlenmesine bağlanmış bir tür “anti-emperyalizm”e inanmamızı istiyorlar. Yüzeyselleşen anti-emperyalizm, en fazla emperyal güdüleri olanların ağzında çürük bir sakıza dönüşüyor.
* * *
“CHP’ye dışarıdan bilinç vermek”, onun “kurucu” niteliğini ilahi, ezelî-ebedî kabul etmekten kaynaklanıyor. Bu yaklaşım, hiçbir şey kurmuyor, kurmak için yıkmıyor, yıkmak için kurmuyor.
Diyalektik, tanrıya ikame edilmiş Madde lehine çözülüyor. Bu fikriyat Cehepe’ye şükretmeyi öğütlüyor. Hiçbir dönüşüme tabi tutulmayan Cehepe kitlesi mutlak veri kabul edilerek, onun eline istenilen bayrağın tutturulacağı zannediliyor.
Özetle Cehepe’yi hâlâ ve ısrarla aynı teorik-fikrî kosmosta kabul etmek ciddî bir yanılgıya işaret ediyor. Bir şeyler kurmak isteyenin kurmak için yıkmayı göze alamaması, bir şeyleri yıkmak isteyenin, yıkmak için kurmaya cüret edememesidir Cehepe’cilik. Mesele bu anlamda özgürlük mücadelesi vermek değil, mücadelenin bizatihi kendisinin özgürleştirilmesidir; sömürüye ve zulme karşı mücadele, öncelikle, bu zihniyetten ve “praxis”ten kurtarılmalıdır.
Cidal Haksoy
21 05 2010

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>