Kapitalizm ve Krizler

1 Eylül 2008 admin
Yunanca “krisis” kelimesinden doğan kriz kavramı, beklenmedik bir ânda ortaya çıkan kötüye gidişi ifade eder. Ekonomik buhran, bunalım diye de adlandırılan ekonomik kriz, makro düzeyde devleti, mikro düzeyde de firmaları etkiler. Kısaca tanımlamasını yaptıktan sonra, kapitalizmin geçirdiği krizleri ve bu krizler karşısında aldığı önlemlerin neler olduğu konusunda kısa bir bilgilendirme/hatırlatma yapmak istiyorum.
Sanayi Devrimi’nde geçiş aşamasından önce üretim biçimi daha çok küçük el zanaatına dayalı lonca sistemine (usta, kalfa, çırak ilişkisine dayalı kapalı üretim biçimine) dayanıyordu. Buharın makinelere uyarlanmasıyla birlikte oluşmaya başlayan fabrika sistemi Sanayi Devrimi’nin doğmasında büyük öneme sahiptir. Artık küçük el zanaatları atölyelerinin yerini kitle üretimi yapan fabrikalar almaya başladı. Sanayi Devrimi ile birlikte çözülen lonca sistemi ve bu sistem içerisinde çalışanlar fabrikalarda kalifiye eleman olarak çalışmaya başladı. Böylece bu fabrikalar vasıflı işgücünü ise kırsal kesimden gelenlerden sağlıyordu. Tabiî bu durum her ülkede farklı tezahür etmiştir.
Sanayi Devrimi yaşandığı süreçte Osmanlı’da, ekonomisi hâlâ tarıma, toprağa dayalı olduğu ve bu devrimi yaşamadığından, çözülen lonca sistemi içerisinde çalışanlar işsiz kalmıştır. Diğer taraftan batıda kitle üretimi büyük hızla yayılmaya başlamıştır. İngiltere ile başlayan bu üretim biçimi Fransa, Almanya vs. gibi ülkelerde de kendini göstermiştir. Tekstil sektörü ile başlayan ve gelişen kapitalist üretim biçimi ikinci olarak da metal sektöründe ağırlığını hissettirmiştir. Bu hızlı ve büyük üretim 1929 yılına kadar, ta ki “Kara Perşembe” olarak anılan ekonomik bunalımın ortaya çıkmasına dek sürmüştür. Bu ekonomik buhrandan kurtulmanın yolunu arayan kapitalizm çıkmaza girmiş ve bu çıkmazdan çıkış yolu olarak yeni politikalar benimsemiştir.
Tabiî bu arada 1917 Ekim Devrimi ile Sovyetler Birliği kurulmuş, kapitalizmden farklı olarak planlı bir ekonomi modelini uygulamıştır. Ulaşılan sonuçlar planlanan hedeflerin üzerine çıkmıştır. İşçi sınıfının yaşam kalitesi yükselmeye başlamış, ülkenin gayrısafi millî hasılası sürekli artmıştır. Bu durum kapitalizm için tehlike arz etmiştir. Dünya ekonomik buhran içerisindedir ve karşısında da ekonomisi bir hayli iyi, refah seviyesi günbegün artan SSCB vardır. Bu bunalımdan kurtulmak için her yol denenir. Öncelikle SSCB’de olduğu gibi planlı ekonomiye geçilir.
SSCB de var olan yönetim biçimi ve üretim ilişkilerinin kendi ülkelerine de sıçramasından korkulduğu için sosyal devlet anlayışı benimsenir. Bu da kârdan alınan payın azalması demektir. Yani sermaye sınıfı elde ettiği kârın bir bölümünden dolaylı olarak (eğitim, sağlık vs.) feragat etmiştir. Tabiî bu zorunluluktan doğmuştur. Bu zor, insanlarda kapitalizmin başlangıcı olan liberalizmin toplumcu olduğu, insanların refahını artırmayı amaçladığı algısını yaratır. Hâlbuki kapitalizm tıkandığı noktada bu tip oyunlara başvurur.
Doğasında rekabetin olduğu ve sadece bir kesimin mutlu ve rahat yaşadığı bu sistemde topluma değil, bireye önem verilir, sürekli olarak birey kavramı ön plana çıkarılır. İçerisinde bu özellikleri barındıran bir sistem istese de toplumcu olamaz ve toplumun refahını artırmayı amaçlayamaz, amaçlasa da başaramaz.
Bu krizden kurtulma arayışı devam ederken II. Dünya Savaşı sonrasında Keynesyen ekonomi modeli benimsenir. Bu modele göre serbest piyasa kendi başına dengeyi sağlayamaz ve tam istihdama ulaşamaz. Bu sebeple devlet piyasaları düzenler, denetler ve böylelikle elde edilecek kârın sermaye lehine oluşmasını sağlar. Tıpkı TC’nin kuruluşundan beri yapılmaya çalışılan millî burjuva oluşturulmasına benzer. Devlet bu tip modellerde özel sektör lehine piyasaya müdahale eder.
Keynesyen model kapitalizmin yüzünü güldürmeye başlar ve bu durum 1970’li yıllara kadar sürer. Fakat bu model de eleştiriye maruz kalır. Kapitalizm bir kez daha tıkanır. Sürekli büyüme ihtiyacı içindeki bir sistem için bunun anlamı krizdir. 1974’te kriz patlak verir. Petrol krizi olarak tekrar gündeme gelen bu ikinci krizin faturası yetmişli ve seksenli yıllarda farklı ülkelere askerî darbeler şeklinde yansır. Kapitalizm tarafından organize edilen darbelerle muhalefetin susturulması sağlanır ve oluşturulacak olan yeni ekonomi politikaları için uygun ortam yaratılır. Kapitalizm artık daha azgın politikalar ile sömürüye yeni boyut kazandırarak neoliberal politikalar benimsenir. Bu yeni sömürü biçiminin üzeri de küreselleşme ve entegrasyon söylemleri ile süslenir. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Çok Uluslu Şirketler artık kapitalist sömürü biçiminin yeni politikalarının başrol oyuncularıdır. Bu kurumlar ile sömürü daha da derinleşir ve insanlar arasında büyük uçurumlar oluşur.
Kapitalizm bu kurumlarıyla yapılandırma ve uyum politikaları adı altında ülkeleri kendisine borçlu hâle getirip, yaptığı yardım karşılığında koyduğu şartlar ile aslında o ülkelerin ekonomisini çökertir. Bugün bu şartların en önde gelenleri özelleştirme politikalarıdır. Devletin üretimden elini çekmesini ve bunu özel kesime devretmesini ister. Tabiî devletin piyasadan tamamen çekilmesi kapitalizmin işine gelmez. Sistemin tıkandığı noktada devletin sermaye lehine müdahil olması kaçınılmazdır. Bu yolla sistemin devamı için gerekli olan rekabet artacak ve işçileşme de önlenecektir. İşçileşmeyi önlemekten kasıt, özelleştirmeler ile yok edilen örgütlülüktür.
Bunun yanında artık fazla sayıda işçilerin çalıştığı fabrikalar yok, yüksek emek gücü gerektiren işler azalmakta, part-time çalışma, esnek çalışma gibi politikalar ile işçileşme ve iş yerlerindeki örgütlülük yok edilmektedir. Bir diğeri ise taşeronluk sistemidir. Bu sistem ile işçilerin örgütlülüğü kırılmakta, işin farklı bölümlerini üzerine alan taşeronluk sistemi işçiler arasındaki birlikteliği ortadan kaldırmaktadır. Bu politikalar ile sistemin devamını sağlayan kapitalizm bugün yeni bir krize girmek üzeredir.
Tabiî bu kriz ilk önce kapitalist üretim biçiminin merkezi olan ABD’de kendini hissettirdi, ancak ABD ile kalmayacaktır. Çünkü ülkelerin büyük kısmının ekonomisi ABD’ye ve uluslararası sermayenin kurumlarına (IMF, DTÖ, DB) bağlıdır. Türkiye’nin de bu krizden nasibini almaması olası değildir. Ekonomisi tamamen dışa bağımlı olan bir ülkenin dışarıda oluşacak krizden etkilenmesi kaçınılmazdır. Bu krizden etkilenecek olan en büyük kesim emekçiler olacaktır ve dolayısıyla 2008 yılının grevler yılı olması da çok doğaldır. Önemli olan bu krizlere karşı hiç düşünmeden “özelleştirmeye hayır” refleksi geliştirmek yerine krizin daha da derinleşmesini sağlayıp bu ortamda ayakları yere basan politikalar geliştirmek, sonuçlarını işçi sınıfı lehine çevirebilmektir.
Tuğrul Karaman

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>