İki Kriz

13 Mayıs 2009 admin
Yaşam kaynaklarına ulaşmak için sürüler hâlinde koşuşurken insansal varoluş diyalektiğinin ilk sarmalı tarihin içinden geçip, sürü yaşamının türevi sermaye ideolojisinde gözünü aralayan iki ayaklı memeli, savaş endüstrisini, yüzyılın ilk yarısı bitmeden, akıllara zarar teknolojisiyle, kitleler hâlinde insanları ve şeyleri yok edebilen dev bir katil makineye dönüştürmeyi başardı ve birazını da insanlığa tattırdı. Bir kez tepe noktasını görmesiyle çevresel koşulları altüst olan savaş endüstrisi bu ândan sonra, büyüdüğü oranda savaşma motivasyonunu yitirerek, maliyeti gitgide daha da artan hantal bir yığına dönüşmeye başladı.
Tarih boyunca azgın volkanlar gibi gazap kusarak savaşların biri bitmeden diğerini başlatan Merkez’deki kan davaları, büyük şokun akıllaştırıcı etkisiyle (fantastik filmlerde görülen türden yaraların hemencecik iyileşivermesi gibi) bir ânda bitiverdi ve savaş endüstrisini besleyen en önemli kaynak, böylece, kuruyup gitti.
Yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran ideolojik kan davasının kavramsal karşılığı “soğuk savaş” süreci çok kısa bir zaman diliminde (sıcak) savaşın tüm koşullarını olgunlaştırma emeline nail olduysa da, sıcak temasın eşiğine gelindiğinde kimse, ilk atışı yapmaya cesaret edemedi; çünkü yok etme yeteneği artık sınır tanımayan savaş makinesine, ona sahip olanlar bile güvenemiyordu.
Yeni bir dünya savaşı çıkaramamanın hayâl kırıklığıyla varoluş hikâyesinin son evresine giren savaş endüstrisi en sonunda çıtayı düşürmek zorunda kaldı ve o hızla, orantısız güçlerin karşı karşıya geleceği sahte bir dünya savaşının ham hayâlinden başka bir şey olmayan “medeniyetler çatışması” projesini icat etti. Küllenmeye yüz tutmuş kan davalarını alevlendirmenin yanında, insanlığa yeni kan davaları da hediye ederek neden olduğu ağır hasarları yabana atmamakla birlikte, The Clash of Civilizations projesinin kalibresi, uyduruk bir dünya savaşı başlatmaya dahi yetemedi ve savaş endüstrisine, gene, hayâl kırıklığı kaldı. Haddini bilmez ihtirasların tetiklediği çılgınlıklardan beslenen savaş endüstrisi bundan böyle, tıkandığında, yolunun üstündeki engelleri yıkıp geçecek enerjiyi büyük oranda yitirmiş oldu.
Geçmişte, devrimler için bile vazgeçilmez kabul edilen, insanlığın hem en güçlü, aynı zamanda en zayıf tarafı savaş endüstrisi, şimdi, adı “işe yaramamak” olan öldürücü bir hastalıkla karşı karşıya: tıpkı sütten kesilen inek veya kocamış fahişe ya da zarar eden işletme gibi astarı yüzünden pahalı gelmeye başlayan savaş endüstrisi de çoktan, ona sahip olanları kemirmeye başladı. Oysa bir zamanlar zenginliğe ulaşmanın yegâne aracı dosdoğru savaş endüstrisiydi.
Bilginin kıt, yaşamın basit ve ucuz olduğu zamanlarda, şimdilerde çocukların oyuncak olarak bile tenezzül etmediği pusatlarla donanmış ordular, (kanlı olmasının dışında) tıpkı futbol karşılaşması gibi kozlarını paylaşır; kazanan, kaybedenin tüm servetini yağmalar; menkul olarak seçtiği kadınları ayırıp geriye kalanlara yerinde tecavüz eder; bir de kukla yönetim kurup haraca bağlar ve sonra anavatanına dönüp ganimeti paylaşırdı. Savaş endüstrisinin kan denizlerinde yüzdüğü o altın zamanlar, o bolluk, yıldızlardan da uzak şimdi.
Son yarım yüzyılda, silâh teknolojilerindeki aklın sınırlarını zorlayan gelişmelerle süperleşen savaş makinesi, gereğini harfiyen yerine getirmesine rağmen, girişimlerinin hiçbirinden bir türlü sonuç elde edemedi; çünkü aslında okyanuslar kadar demagojinin altına gizlenen asıl amacını, yani hep olduğu gibi ne şekilde olursa olsun gelir elde etme görevini artık yerine getiremiyordu.
Banka soygunundan elde ettiği ganimet, banka soymak için yaptığı harcamaları bile karşılamayan çetenin içine düştüğü trajikomik durum gibi, ceplerine akacak zenginliğin hayâliyle ağzının suları akarken ellerini şehvetle ovuşturan özgür yurttaşlarından da -cici demokrasisi gereği onay almayı ihmal etmeyen savaş endüstrisi, giriştiği post-modern talancılık maceraları sonucunda, ona bel bağlayan tebaasına, ellerindeki birikimi de eriterek ekonomik kriz hediye etmek dışında başkaca bir kuş avlayamadı.
Ortaçağını yaşayan Çevre’nin ortaçağa özgü kan davaları şimdilik savaş endüstrisini besleyen Kibele memesi olsa da, düşük yoğunluklu çatışmaların büyüyebilme riskini unutmamakla birlikte, Çevre’nin, dağları kadar yalçın nefretinin harareti düşüyor veya en azından yükselmiyor olması, kan ziyafetlerini artık rüyasında bile zor gören savaş endüstrisinin yakın gelecekte karnını doyurma konusunda çok ciddî sorunlar yaşayacağının müjdecisidir.
Küçük kürenin üzerindeki yegâne istisna olarak, bahşedilen üstün savaş gücünün zincirlerini kopardığı ihtirasıyla, sapanları bile olmayan çocukların üzerine ateş yağdıran (Golyat’ın ta kendisi) David, aynı zamanda, diplomasının karanlık dehlizlerindeki fesat kulüplerinde, dar-ı dünyayı kana bulamak için harıl harıl çalışan savaş endüstrisinin de göstergesine dönüştü.
En acar hasmı ve korkulu rüyası hukuk kavramını ayaklar altına almaktan bir ân olsun geri durmayan savaş endüstrisi barış girişimlerinin istisnasız hepsini açıktan açığa baltalayıp, kuklası David’i hoyratça kullanarak, geçmişte kendisine bolca kaynak sağladı. Şimdi ise tüm savaş girişimlerinden hüsranla çıktığı noktada savaş endüstrisi, elinde kalan son kalede, şımarık çocuğu David’i pusuda bekletip, çıngar çıkarmak için yeni fırsatlar kollamaktan başka hiçbir seçeneği kalmadı.
İnsanlıkla birlikte küçük kürenin üzerindeki her şeyi gölgede bırakan devasa yapısının tam tersine, o, bir zamanların sıradan doğanları birer imparatora, imparator doğanları birer hiçe dönüştüren görkemli kudretinden eser kalmayan savaş endüstrisi şimdilik hareket alanının çok kısıtlı olduğu “güvenlik” adı altındaki daracık sığınağında nefes alabiliyorsa da, bir şeyler yapmadığı takdirde o sığınağın zamanla mezarına dönüşeceğini de herkesten iyi biliyor. Dolayısıyla yolunun üstündeki engelleri temizleyebilmek için son büyük savaştan mislilerce daha şiddetli bir dünya savaşına gereksinim duyduğu artık sır olmayan savaş endüstrisi bir yandan yeni çatışmalar çıkarmaya, diğer yandan düşük yoğunluklu mevcut çatışmaları büyütüp yaygınlaştırmaya çalıştıkça daha da işe yaramaz bir hilkat garibesine dönüşüyor.
Akla sığmayan emelleri olan azgın bir imparator, ona körü körüne inanan kana susamış bir tebaa ve yüksek savaş teknolojisinin, aynı ânda ve bir yerde toplanması, bir dünya savaşı başlatmanın olmazsa olmaz koşulu olduğuna göre, bırakalım dünya savaşını, orta yoğunluklu yerel bir savaşı -koltuk altına girip kocamış fahişeyi önce odasına taşımak zorunda kalan parasız abazan gibi, imparatorsuz kodamanlar da, kocamış katil makineyi, bin bir zahmetle savaş alanına taşıdıktan sonra, tabiî ki çıkarabilirler, ama yüksek maliyetinden dolayı o savaşı sürdürmeleri bir aşamadan sonra olanaksızdır. Gene de bütün öngörüleri boşa çıkarıp, insanlığın birbirini yok etmek için birbirine girdiği ve sonucunda aynı insanlığın (kodamanlarının hatırına) hayatta kalmayı da başardığı varsayılsa bile, savaş endüstrisi en fazla birkaç on yıl biraz ferahladıktan sonra gene tıkanır ve gene bir öncekinden daha şiddetli bir dünya savaşına gereksinim duyacağı noktaya gelir.
Sapasağlam bir çift bacağın, özellikleri doğrultusunda kullanılmamasından dolayı gücü ve dokularıyla birlikte süreç içinde tüm yeteneklerini yitirip öylesine bir et parçasına dönüşmesi, aynı zamanda o bacakların ölmesi demekse, bu durumda, birbirlerine duydukları nefret hâlâ ilk günkü tazeliğini koruyan Avrupa devletleri arasındaki kerhen barışta olduğu gibi, küçük kürenin üzerinde var olan (ırksal/dinsel/ideolojik vs.) her çeşitten kan davasının sıcak çatışmaya kadar gidememesi de, savaş endüstrisinin ölümü demek olacaktır.
En kestirme ifadeyle tüm tarih boyunca iki ayaklı memeli birikmiş ya da hâlihazırda veya potansiyel -ne var ne yok her çeşitten emeği yönetebilmenin mutlak koşulu olarak iktidarı ele geçirmek ve elde tutmak için savaş endüstrisini kullandı; onu büyütüp geliştirdi. Şimdi ise bir zamanlar uğruna babaların çocuklarını bile kestiği aynı iktidar genleşip buharlaşarak, herkesin kullanabildiği ama hiç kimsenin sahip olamadığı, tıpkı hava gibi bir değere dönüşürken, emeği yöneten egemenlerin ensesinde boza pişiren, beraberinde sınıflı toplumu da yutacak olan kuyruklu belânın en kuyruklusu savaş endüstrisinin yegâne varlık nedeni olan emeği yönetme yetkinliğini her geçen gün biraz daha yitirmesi gerçeğidir.
Sınıflı toplum egemenliğinin asrısaadeti kölecilik Merkez’den Çevre’ye doğru çözülürken dünün kölesi daha dün kendisinin alınıp satıldığı pazara özgür birey olarak katılıp güya kendi emeğini yönetme hakkı kazanmasıyla illâ da bir maliyeti olan işgücünü en ucuza elde etmek için tüm zamanlarda en çok kullanılan kırbaç kullanım değerini yitirmeye başladı. Ne var ki kırbaçtan kurtulsa da insanlık, özlemiyle yanıp kavrulduğu güzel günlerin henüz daha çok uzağındaydı; çünkü emeği yöneten egemenlerin ucuz işgücüne olan sapkın iştahı olduğu gibi duruyordu. Kırbacı insanlıkla tanıştıran emeği yöneten egemenler şimdi de aynı nedenden dolayı kırbaçtan da nemrut işsizliği insanlıkla tanıştırıyordu.
Üretim teknolojilerinin gelişimine ters orantılı bir biçimde açlık, sefalet, kıyım ve katliamlar ve (modern) dünya savaşlarıyla geçen sarp zamanların ardından, kısa bir süre kuluçkaya yatan insanlığın sağduyusu son çeyrek yüzyılın eşiğinde Merkez’de sermayenin karşı koyamadığı yoğun bir devrimci enerjiyle ayağa kalktı ve istediğini elde etmeyi başararak –belki de sosyalizmin ipuçlarını veren gelişkin bir ekonomik ve politik sistem yaratmayı başardı.
Yaşamsal önceliği olan metaların tüketimindeki patlamayla başlayan, devamında üretim patlaması ve ardından -daha kaliteli ürün talebini karşılamaya yönelik yatırım patlamasıyla olgunlaşan ve nihayet (olması gerektiği gibi) teknolojideki patlamalarla zirvesine ulaşan Merkez’deki ekonomik ve politik fenomenin tümünü birden, zincirleme olarak tetikleyen temel faktör, kaynakların topluma yaygın bir biçimde ve makul bir oranda dağılmasıydı. Diğer bir deyişle, tüm varoluş stratejisi eline geçirdiği her şeyi ambalajlayıp pazarlamaktan ibaret olan sermayenin, kendi eseriymiş gibi ahmaklara yutturduğu pazar ekonomisi aslında çalışan sınıf gelirinin adamakıllı yükselmesi gibi çok basit bir olguya dayanmaktaydı.
Bileşik kaplar kanununda olduğu üzere, bir tarafın geliri artınca diğerininkinin eksilmesi kaçınılmazsa, bu durumda işgücünün geliri yükseldiğine göre, işverenin geliri düşmeli, hattâ teoriye göre, finali yok olmakla noktalanan bir küçülme süreci durdurulamaz olmalıyken, tam da tersine sermaye korkunç kârlar elde etmeyi sürdürerek, korkunç servetlerine servetler katıp daha da büyüdü.
Teknoloji ve ona bağlı üretme yeteneğindeki üstünlüğünü çok iyi değerlendirerek, bir de şansın yardımıyla, yani işgücünün temsilcisi ve savunucusu olduğunu iddia eden Blok yönetimlerinin, (kelimenin tam anlamıyla) pespaye olmasının sağladığı avantajla da sermaye, tabiî ki eski sömürgecilik yöntemlerinden sonuna kadar vazgeçmemekle birlikte, geliştirdiği yeni sömürgecilik sayesinde -Çevre’nin üretebildiği tarım ve ilkel sanayi ürünlerinin fiyatlarını kırarak ve/veya dolaşımını kısıtlayarak bir yandan; ve diğer yandan, bire mal ettiği ileri sanayi ve teknoloji ürünlerini Çevre’ye bine satarak, Merkez işgücünün koparıp aldığı ekonomik ve politik tavizlerden kaynaklanan gelirindeki devasa açığını fazlasıyla kapatmayı bildi.
Tüm ilgisini Çevre’nin kaynaklarını sömürmeye odaklayan ve bu işi seven Merkez sermaye, anavatanında, Merkez işgücüyle bir ânda barışıverdi. O kadar ki, Merkez sermaye ve işgücü, bu iki kadim düşman, köle toplumların yalanarak seyrettiği pembe panjurlu Batı demokrasisinde, taze âşıklar gibi bir şefkat ve sevgi yumağı oluverdiler. Bütün zamane aşkları gibi Merkez sermaye ve işgücünün aşkı da yalanlar ve aldatmalardan payını çok geçmeden alacaktı.
Yakın zamanlarda ahmakların dilinden düşürmediği bir efsane olan “bilgi toplumu” ajitasyonu aslında oldukça pahalıya patlayan Merkez işgücünden, ilkel devletlerin boyunduruğu altında iflahı kesilen Çevre’nin köle toplumlarına, yani maliyeti köleden bile daha düşük olan Çevre işgücüne kaçışın kılıfından başka hiçbir şey değildi. Kısacası büyüdükçe/irileştikçe öğünü de büyüdüğü için daha çok işgücü sömürmek zorunda kalan sermaye, Merkez’in yarım yamalak pazar ekonomisine bile daha fazla tahammül edemeyip, post-modern köleciliğe (sınıflı toplum egemenliğinin ezelî ve ebedî tutkusu ucuz işgücüne) kaçıyordu. Diğer tüm iki ayaklı memeliler gibi o da bir hayvan olan Merkez işgücüne göre ise, para cebine aktıktan sonra nereden ve nasıl geldiğinin hiç bir önemi yoktu.
Merkez işgücü, bindiği dalı kestiğinden habersiz, gazoz ağacından başka bir şey olmayan bilgi toplumunda, fiyakalı bir büro efendisi olarak yan gelip yatacağı hayâliyle, şimdi de simyacılığa soyunan patronlarının, köle toplumlardaki ucuz işgücüne kaçışını canı gönülden destekledi.
Kafa tutacak bir rakip kalmamasının doping etkisi yaparak galeyana getirdiği özgüveniyle, kan emdikçe iştahı daha da açılan bir vampir gibi Çevre’yi söğüşleme yöntemlerinde dur durak nedir bilmeyen Merkez sermaye en sonunda tozuttu ve Merkez’deki gönenci gittiği her yere götürüyormuş illüzyonu yaratan küreselcilik maskesini ustaca kullanarak, işi tümüyle sülünosmancılığa vurdu. Büyük bölümünü finans sektörü çatısı altında meşrulaştırdığı bu vurgunculuk ve tefecilik kumkumasında kendisinin bile tahmin edemediği bir başarıyla, tıpkı sapıklar gibi sonunun ne olacağını düşünemeden, zaten pek cılız olan Çevre pazarların kaynaklarını hesapsızca hortumlaya girişti.
Yerel sermaye ve yönetimlerle kol kola girip Çevre’nin işgücünü bir şenlikmiş gibi gâvurcasına sömüren Merkez sermaye, kendini bildi bileli ceberuttun sopası kafasından hiç eksilmeyen ve (ekonomik veya daha fazlası) her türlü krizle boğuşup duran Çevre’nin köle toplumlarındaki bunalımların nereye varacağını -ceberuttun sopasına güvenip hiç umursamazken, dünyanın ve insanlığın ve tabiî ki ekonominin de, tıpkı bir insan bedeni gibi yekpare olduğu ve herhangi bir yerindeki herhangi bir rahatsızlığın günü geldiğinde her yerini etkileyebileceği gerçeğine kulak tıkayan Merkez’in sözde özgür toplumlarında ise işler yolunda gidiyor gibi görünüyordu.
Metalar dünyasında karşılığı bulunmayan rakamlardan ibaret bir yanılsama olan finans sektörü sağılacak köylü kurnazı tükendiği için birbirini dolandırmaya başlayan “bul karaya al parayı” çetesi gibi kendi kendisini tüketerek kaçınılmaz çöküş sürecine girdiğinde artık her şey için çok geç kalınmıştı.
Anavatanında Merkez işgücüyle çatışmaya girmenin kendisi için hiç de hayırlı olmayacağını geçmiş deneyimlerinden dolayı çok iyi bilmesine rağmen, Merkez sermaye “psikolojik” ve “güven” kelimelerinden, “hokus pokus” lafına inanan aptal çocuklar gibi sihir beklemenin ötesinde, ekonomik krize karşı hiçbir kayda değer girişimde bulunamazken, kapitalizmin hokus pokus mabedi olan finans sektörünü canı pahasına ayakta tutmaya çalışması, geçmişten hiç ders almadığından değil, çaresizliğindendi.
Emek birikiminin geometrik artışı doğrultusunda pazarın genişlemesi ve meta dolaşımının hızlanmasıyla açığa çıkan alıcı ve satıcı arasında iletişim sağlamak için ayrıca kurumlaşma gerekliliğini kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak, yani alıcı ile satıcı arasında köprü olmaktan çok, köprünün üstündeki ayı olarak ilk birikimlerini oluşturup tarih sahnesinde yerini alan sermaye, ucuz işgücünü kırbaçla ele geçiremediği oranda, işgücüne bir eliyle vermek zorunda kaldığı tavizleri yaratıcı zekânın sınırlarını sonuna kadar zorlayan dalavereler sayesinde diğer eliyle alarak, ucuz işgücüne duyduğu sonsuz açlığı giderme yöntemlerini, kapitalizmde, tarihin hiç bir döneminde görülmeyen bir çeşitliliğe eriştirdi. Gene de, sermaye, sayısal olarak çok hızlı büyüse de, işgücü karşısındaki oransal küçülmesini engelleyemedi. Her sıkıştığında imdadına yetişen Ares ise bu sefer kocamış hantal hâliyle görevini yerine getirmenin çok uzağındaydı.
Diyalektiğin zarafetine çok uzak düştüğü için evinden vinçle çıkarılıp hastaneye ancak kamyonla götürülebilen yarım tonluk obez insan gibi sermaye de yaşam üreten kaynakları soğurup depolamasına karşın, bu eylemiyle gereğini çok fazla aşmasından dolayı aynı zamanda kaynakları hapsedip etkisizleştirdi ve yaşam üreten kaynaklar hareketsiz hâliyle insanlığı tüketen toksine dönüştü. Diğer bir deyişle, ancak yatırımla tekrar pazara dönüş yapabilen sermaye, pazarın tüketim gücünü kemirdiği için yatırım motivasyonunu kaybedip yığılmaya başladı ve kendisine bile faydası olmayan bir finans azmanına dönüştü. O kadar ki, sermayenin aşırı biriken kısmı geriye kalan kaynakların da üstüne binerek, tümünü birden etkisiz hâle getiremese de pazarı daraltıp meta dolaşımını yavaşlattı.
Özetle, pazar ekonomisinin gelişip yaygınlaşması demek aynı zamanda emeği yöneten egemenler açısından üretim maliyetinin yükselmesi demekse ve bunun adı da kapitalizm ise, o hâlde hazandan sonra ve emrihaktan önceki son demini yaşayan birinin hiçbir hastalığı olmadığı varsayılsa bile, salt yaşlılık hâlinin ölümle sonuçlanacak bir kriz olması gibi, ekonomik bunalımların nedeni olan asıl kriz, olabilecek en ölümcül hâliyle, sınıflı toplumun hazandan sonra ve emrihaktan önceki ahir vakti olan kapitalizmin ta kendisidir. İşte bu yüzden, “kapitalizm, bir krizler sistemidir”.
Nesnellik tutkusundan çok diyalektiğin dayatmasıyla, ruhban sınıftan kimilerinin zaman zaman ağzından kaçan bu küçük itiraf tek bir sonuca çıkar: açgözlü sapık ihtiyardan başka bir şey olmayan sermaye, hukuk kavramının marifetiyle kontrol altına alınmadığı sürece insanlık başını belâlardan asla kurtaramayacaktır. Ekonomi, betona düşen bilardo topu gibi, dibi her gördüğünde yükselse de; gene belli bir irtifaa ulaştıktan sonra bilardo topunun tekrar düşüşe geçmesi gibi, krizlerin biri bitmeden diğeri başlayacak ve bu istikrarsızlıkta insanlık aslında çoğu bilinen tehlikelerle dolu bir belirsizlikte savrulup duracaktır.
Başta savaş endüstrisi ve finans sektörü olmak üzere, diğer tüm kurum ve kurallarıyla, hurafelerden ibaret devasa bir ucubeye dönüşen ve yeryüzüne teşrif ettiğinden bu yana bilinçsiz bir deli gibi körü körüne sömürerek var olmaya çalışan son dinozor sermaye, seferberliğe rağmen ta temelinden çatırdarken, sınıflı toplum piramidinin altındakiler bir yana, insanlığın sağduyusunun bile, öylece, tıpkı bir kaya gibi eylemsiz olmasının tek nedeni, ne yapması gerektiği, nasıl bir stratejiye gereksinim duyduğu üzerine fikir üretmesini sağlayan enerji kaynağını (özgüvenini) yitirmesindendir.
Feci şekilde dayak yiyerek nakavt olmuş dövüşçünün çöken özgüveni tabiî ki anlaşılır bir şeydir, insanlığın sağduyusunun uğradığı hezimetin yarattığı ümitsizlik gibi. Ancak bu hoşgörü bir süreliğine geçerli olabilir: yitip gitmek istemeyen, silkinip özgüvenini toparlamak, stratejisini güncelleyip eksiklerini tamamlamak ve ayağa kalkıp yeniden eyleme geçmek zorundadır.
Yüzlerce deney başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, bilim adamının saf asistanına söylediği gibi, 20. yüzyılın tek tesellisi de, bu işin nasıl yapılmayacağını öğretmesi ise; diğer yandan, başkalarının kavramlarıyla düşünmek, dönüp dolaşıp en sonunda o başkaların çıkarlarını savunmaya çıkıyorsa; daha yalın bir ifadeyle, herhangi en basit şeyi yapabilmenin bile tek ve temel koşulu onu bilmekse, o hâlde, bir kullanım-değerine ulaşana kadar ta ki, ilgili tüm kavramları yeniden ve yeniden tanımlayarak, ve kullanım-değeri olan yeni kavramlar üreterek, nesiller, devrim deresini geçmeyi ancak öğrenebilirler.
Yılmaz Kahraman

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>