Kenan Evren Ya Ölürse

19 Ağustos 2009 admin

Darbeci Kenan Evren’i hastaneye kaldırmışlar yeniden. Bu çok vahim bir haberdir. Eğer Kenan Evren ölürse, Türkiye Demokrasi Güçleri, vicdan sahipleri ayvayı yemiştir demektir.
Çocuklarımız bizden hesap sorarlar. Kenan Evren’i yargılayamadınız. Siz nasıl mücadele verdiniz? Hani sizin hak, hukuk, adalet mücadeleniz bu kadar mıydı?
Haklılar elbet.
Gece bu can sıkıntısı ile dolanıp durdum. Sürekli “ayvayı yedik, ayvayı yedik” diye mırıldanıp durdum.
Neyse uyudum ve bir rüya gördüm.
Hayırdır inşallah: sanki Silivri Cezaevi gibi bir yerdi. Mahşer kalabalığı, Türkiye’nin dört bir yanından insanları taşıyor otobüsler. Siz beş ben altı kilometre diyeyim. Otobüsler kuyruk olmuş. Tıpkı evvel zaman önce Kapıkule sınır kapısından ülkeye giriş yapan gurbetçi kuyruğu gibi.
İnsanlar mahkemenin tarafı olmak için dilekçe vermeye geliyorlar. Dilekçe verenler kim mi? 12 Eylül’ün çarkından geçen herkes. Solcular, İslamcılar, Ülkücüler, Kürtler, Ermeniler, 1402’likler, 141, 142’likler Pol-Der’liler, Afyonlular, Rizeliler, Şırnaklılar, Fatsalılar, Muğlalılar…
Hâkim diyor ki; “Madem bu kadar kalabalığız, ses düzeni kurun, açık havada yapacağız yargılamaları.” Öylede oluyor. Uçsuz bucaksız bir alanda dev ekranlar ve dev hoparlörler, yüzlerce yerli ve yabancı basın mensubu, canlı yayın araçları duruşmayı izliyor. Vicdanlı bir savcı ve hâkim. Bizim taraftan bizim avukatlar. Öyle Selçuk Kozağaçlı, Elvan Olkun gibi genç avukatlar da değil. 12 Eylül’ün çarkından geçmiş, sillesini yemiş avukatlar var, bizim sırada. Onu savunacak bir avukat bulunamadığı için, baro avukat tayin etmiş, fakat avukat ne yapsın eli kolu bağlı.
Neyse devam edelim; Solcular, İslamcılar, Ülkücüler de mahkeme heyetine dilekçeler veriyorlar, en az 100 bin kişi suç duyurusunda bulunuyor. Çuval çuval klasörler…
Ne ararsanız var…
İdam edilenlerin yakınları, cezaevlerinde yıllarca mahkemeye çıkmayı beklemişler, işkence görenler, kayıp yakınları, parti, dernek, oda, sendika, vakıf yöneticileri, fişlenenler. Saymakla bitmez…
Birden o görünüyor. Saçları sakalı birbirine karışmış, elleri ile yüzünü kapatmaya çalışıyor. O mahşer kalabalığı içinden sanık sandalyesine geçerken; “Pişmanım, pişmanım, yaşlıyım, vicdanınıza sığınıyorum” diye bağırıyor.
Avukatı hâkime bir dilekçe sunuyor, yüksek güvenlikli, tek kişilik, F Tipi hücrelerde bir gün daha kalırsa aklını yitirecek. Onun için üç kapı üç kilit açılsın ve yanında insanlar olsun. Yoksa alimallah o tek kişilik F tipi hücrenin beyaz badanalı duvarları arasında aklını yitirecek.
Baronun tayin ettiği avukat onun sınır dışı edilme ihtimalini göz önüne alarak ülke arayışına girişmiştir. Ne yazık ki eli boş… Yunanistan Konsolosu, “zinhar olmaz, biz albaylar darbesinin pisliğini zor temizledik.” İspanya “asla asla olmaz” demiş, “tarihimizde Franko var. Asla kabul edemeyiz.” Zavallı avukat Güney Afrika’ya bile başvurmuş. Nafile, “biz Apartheid tarihimizi zaten unutmaya çalışıyoruz.” Pakistan bile “yok kardeşim yok, darbeci Ziya Ül-Hak’ın kankası olması bizim için referans değildir, biz alamayız” demiş.
Avukat ne yapsın, mecburen hâkimden yeni bir ülke bulmak için ek süre ister. Cezaevinin diğer sakinleri, koğuşlarda yatanlar o yanlarına verilmesin diye isyan çıkartıyorlar. İsyancı adlî tutuklular yatak yorgan çarşaf yakıyorlar, “istemeyiz istemeyiz” diye bağırıyorlar.
İşte o bağrış içinde gözlerimi açtım. Rüya da yazı da bitti.
Hayırdır inşallah…
Mehdi Durmuş Bey’e Cevap ya da Beyazlık Meselesi
Özdemir Asaf’ın güzel bir dizesi vardır.
“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu,
Birinciliği beyaza verdiler.”
Mevcut aydınlar: beyaz adamlar.
Beyazların meselesi doğrusunu isterseniz sıkıntılı bir konudur. Bu meseleyi www.istiraki.blogspot.com’un entelektüel yazarları gibi yazabiliriz elbette. Öyle bir yazıyı okumak ve anlamak için bir pazar gününüzü verip, sözlük, Google, kitap, ansiklopedi ve eski dergilere bakarak çözmeye ve anlamaya çalışarak geçirebilirsiniz. Fakat bizim Fikir Zamanı okurlarına, büfeci Hasan Abi, kahveci Rıza, eski eşya derleyicisi ve satıcısı Perihan Abla, Çıkrıkçılar yokuşundaki manifaturacı Raif Amca, tekstil fabrikasında ustabaşı Hacı Mehmet, bizim aşçı Sevil Abla, işçi emeklisi Ragıp Amca’ya ayıp etmiş olurum. Bizim kalemlerimiz onlar içindir.
Önce soldan başlayalım. İslamcı beyazları da umarım İslamcı yol arkadaşlarımız yazar.
Kısa sol eleştirisi yapalım. Temennim o ki bu tartışma; Anadolu topraklarına uygun bir emek, adaleti özgürlük arayışı tartışmalarını da böylece başlatmış olur.
Türkiye sol hareketi kadroları emekçi kökenden gelse bile o kökenle zamanla bağlarını koparır. Genel kadro yığınağı küçük burjuvadır. Öğrenci veya küçük burjuva meslekler gruplarından oluşur. Türkiye solculuğunda -işçi sevgisinin- bu kadar müthiş romantik ve uzaktan bir aşk oluşunun nedeni budur.
Bizim sosyalist hareketlerin kadroların çoğu öyledir.
Beyazlar, işçi ile temas ettiklerinde, derviş ile karşılaşmış gibi olurlar. Bir işçi evine gittiklerinde, tekkeye girmiş gibi olurlar. Bir işçi grevi olduğunda, onu o kadar kutsarlar ki, sanki onun çilehanede ibadet gibi kutsarlar.
Derviş, tekke ve ibadet diyalektiği, vefa, sabır ve çile, yani mücadele azmi gerektirir.
Oysa –beyazlar- bu alanlara hep bir turistlik gezi alanı gibi bakarlar. İşçi mücadelesi zordur. Bir derviş sabrı, vefası, sadeliği gerektirir. Tekke bir mekteptir, yoksuldur, disiplinlidir, birçok olanaktan mahrumdur. İbadet ise bedel ister, dünyevî zevklerden arınmayı gerektirir. Çilehanede ibadet bir yol ayrımıdır. Dervişin sabrı, mektebin eğitimi gerektirir. Yunus Emre, dergâhına yedi yıl boyunca odun taşımıştır ve bir defa bile eğri bir odun getirmemiştir.
Yani anlayacağınız, emekçinin içinde yaşayan, onunla kader ortaklığı yapan ve -sürekli mücadelesini omuz omuza yürüten bir politik hat maalesef Türkiye’de ete kemiğe bürünmemiştir. Türkiye sosyalist cephesi meseleyi, kahramanlar üstünden çözmeye çalışmıştır. Fakat hakkını teslim etmek gerekirse, kahramanı da dosta güven ve düşmana korku saran cinstendir. Fakat bu yetmez, politik kazanım sağlamaz. Kitle ile canlı dinamik bir damar yaratmaz.
Emekçi mahallelerinde solcular çabuk sırıtır. Oralı olmadıkları hemen anlaşılır. Emekçi mahallelerinde çalışan solcular hemen yorulur. Soluğu, İzmir’in Kordon’unda, İstanbul’un Taksim’inde, Ankara’nın Kızılay’ın da alırlar. Kendi öz yaşam alanları buralardır.
Evleri doğalgazlıdır, yolları asfaltlı, kahvehaneleri bira müsaadelidir. Yolları çamurlu-tozlu, kondusu odun-kömür ile ısınan, ekmeği zor olan hayatlar bir romanın estetize edilmiş anlatımı ve Türk filmlerinin kahreden sahnelerinden ibarettir çoğu için.
Bu yüzden Türkiye solunun bir toplumsal damarı yoktur. Uzaktan bir aşk ilişkisidir. Emekçi ve işçi bir sevdadır.
Türkiye sosyalisti halkın değerleri ile arasına kalın bir set örmüştür.
Zamanın birinde TAYAD Kurumu ölen çocukları için mevlit okuttuğu ve başka bir zamanda mahalle halkının kurban bayramını kutladığı için, ona burun kıvıran birçok yazı yayınlanmıştır.
Halka dair iyi değerleri sahiplenen davranışlara tahammül yoktur. Bir yaşam modeli vardır. Bu model ise köksüzdür. Halk bir türlü bu elbiseyi giyemez.
Bundan yedi sekiz yıl önce İstanbul genelinde bir gazete yayınlanıyordu. Bu gazeteyi ihtiyar solcular ve onların yörüngesindeki bazı gençler çıkartıyordu. Öyle bir olaya tanık oldum ki, kendimi bir an uzaylı gibi hissettim.
Bir yazımda Süryanilerin Yaldo bayramını kutlamıştım. Bayramları hakkında bir yazı ve röportaj yapmıştım. Adamların bir kısmı şunu sordu: “Peki, Müslümanların Ramazan bayramını da kutlayacak mısın?” Bu nasıl bir soruydu? Buyurun cevap verin. Tartışmanın sığlığını, halkın değerlerinden uzaklığı görüyor musunuz?
Halkın binlerce yıllık bir geleneğini nasıl görmezden gelebiliriz. Ramazan bayramını yok sayan bir sosyalizmi ne edelim? Yani bilinçaltı mantık şu; halk bilmez, her şeyi, tüm birikimi kötüdür, anlamaz; biz dışarıdan eğiteceğiz, bilinç taşıyacağız onlara. Bu nasıl bir paye, ne kadar yaşamdan kopuk bir söylem ve hareket tarzı.
Sosyalisti öyle olan bir ülkenin aydınının hâlini varın siz düşünün. Hele bu aydınlar örgütsüz, dağınık, yalnızlık dolambacı içinde yüzüyorlarsa hâllerini ne ben yazayım, ne siz sorun.
Birde mülteci aydınlar vardır. Onlar bizim hiçbir koşulda muhatabımız değildir. Onlar hakkında cümle kurmak bile kelime israfı olur.
İşte bu bizim beyaz Türkler (Yani Serdar Turgut’un beyaz Türkleri değil) bu tür bir kısım solcu, aydın, gazeteci, ecnebi kaynaklardan beslenen sivil toplumcu, projeci, dernekçi, sarı sendikacı, politikacı, akademisyen, yazar, liberal, sosyal demokrat, liberal sermayedar yığınağının toplamına diyoruz.
Yukarıda sıraladığım tüm gerekçeler beyaz Kürtler içinde geçerlidir. Yalnız Kürtlerin durumu daha vahimdir. Çünkü onların aydını bir meseleye çakılıp kalmıştır. Üstelik bu mesele prim yapan bir meseledir; Milliyetçilik…
Metropol kentlerde yaşayan, yoksul, evi köyü mezrası yakılan, zora ki sürgün edilen, ormanı talan edilen, işsiz, güvensiz Kürtler. Oylarını DTP’ye veren bu Kürtler. Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan işsiz yoksul Kürtler bunların talepleri nedir?
Bu kalabalıkların talepleri parti politikalarına ne kadar yansıyor?
Tabanın talepleri parti politikasında ne kadar etken?
DTP’in, yoksulluk, işsizlik temelinde yürüttüğü bir politik mücadele hattı yoktur. Sendikal haklar, çalışma yaşamının iyileştirilmesi, çalışma güvenliği, işsizlik sigortası, sosyal güvenlik meselelerine yönelik hiçbir talebi yoktur. Varsa yoksa Kürtler arasında çimento görevi olan milliyetçi söylemi ve bu temelde dile getirilen talepleri vardır.
Bu söylem ve talepler halkın isteği değildir. Bu beyaz Kürtlerin imalatıdır. Bu söylem iyi primde etmektedir.
Diyelim Kürtler federasyon hakkı ile ayrıldılar. Dillerini devlet dairelerinde konuştular, okullarda Kürtçe-Türkçe karma eğitim aldılar, yerel bir parlamento oluşturdular. Peki, Kürt köylüsünün, işçisinin, emekçisinin hayatı nasıl değişecek?
Batman’daki işçi Recep’in hayatı nasıl değişecek? Bunları sormak lâzım, nasıl bir emek projeniz var?
Kürt burjuvazisinin inşasına hizmet edecek ve milliyetçilik gazıyla Kürt işçi, köylü ve emekçisini daha çok çalışmak zorunda bırakacak, vatan kuran ve kurtaran söylemi kime hizmet edecek?
1984’ten bu yana düşük yoğunluklu savaşta iki taraftan da ölen yoksul halk çocuklarına günah değil mi? Onlar ne için dağa çıktılar?
Eski ağa yeni fabrikatör, müteahhit ve kodamanın kuracağı ve yöneteceği bir federal yapı ki bu yapının ortağı Türk ve ecnebi burjuvazisi de olacaktır. Öyle bir yapıyı nasıl destekleyelim?
İşte bu beyaz Kürdün ve beyaz Türkün hikâyesidir.
DTP ve Çatı Partisi girişimi ya da onların deyişiyle, “Demokrasi İçin Birlik Konferansı” bir yol ayrımındadır. Uyanın kardeşler. Burjuvaziden ve emperyalizmden kimseye hayır gelmemiştir. Kaşıkla verir, kepçeyle alır, Dağlarınızı ormanlarınızı, yeraltı ve yerüstü kaynaklarınızı talan eder, emeğinizi sömürür, ahlâkınızı bozar.
Başka yerde saf tutmalısınız.
20. yüzyılda ulusal kurtuluş mücadeleleri genelde bu eksende verilmektedir. Bu mücadele emek cephesini bölen ve sömürüye meşru bir kılıf oluşturan bir mücadeledir. 21. yüzyılda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını yeniden düşünmemiz gerekir. İşte Irak örneği çok somut değil mi? Sünnîler, Şiîler ve Kürtler arasında dünya ahir düşmanlık tohumları ekilmedi mi? Irak işgalinde Kürtlerin geleceğe dönük nasıl bir kazanımları var? Evet, bugün Talabani Irak Sömürge Hükümetinin Başkanıdır. Bunun bedeli nedir ve yarın ne olacaktır? Barzani’nin federal topraklarında doğalgaz anlaşmaları kiminle yapılıyor? İşçilerin hayatı nasıl değişti, ne kadar ücret alıyorlar, yaşam standartları nedir ve sendikaları var mı?
Devrimlere, reformlara ve mücadele cephelerine temel bir sorumuz var: emekçilerin hayatlarında nasıl değişiklikler yapacaksınız? Bu sorunun cevap her şeyi belirler.
Büyük harflerle yazıyorum.
SOSYALİSTLER, MÜSLÜMANLAR, KÜRTLER, bir parti kurun, ya da mevcut bir partide yer alın.
Tekrar yazıyorum, bu üç toplumsal damar ve bunların politik özneleri birleşirse, demokratik, özgür, bağımsız bir Türkiye’yi ve TBMM’de vicdanlı, bir emekçi hükümetini kurulabilir. Bunu tarihe not düşün.
Besim Altunöz
17 Ağustos 2009
Fikir Zamanı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>