Sol: Devletin Veya Burjuvazinin Öznesi

1 Temmuz 2012 admin
İki yaklaşım var: birinde kibir önsel, diğerinde ise sonsal. İlk yaklaşımın sahibi, mevcut kibir üzerinden, ancak kendisi gibi özel insanlarla özel koşullarda özel bir yapı içerisinde yoldaşlık edebileceğini söylüyor, ikincisi ise alabildiğine genel toplumsal kesimlerle, genel koşullarda genel bir oluşum içerisinde arkadaşlık edebileceğini iddia ediyor ve bu yaklaşım sonuçta belirgin bir kibir üretiyor. İkinci yaklaşım, dönüp dolaşıp genele hükmetme kudretine ancak kendisi gibi özel olanların kadir olabileceğini söylüyor. Kibir, salt varolmaya ilişkin yüzeysel bir tepki biçimi olduğuna göre, iki yaklaşım da öznenin muhafazası noktasında örtüşüyor. Öznenin muhafazası, temel bir varolma biçimi hâline geliyor.
“Yirmi kişi kalalım” diyenle “yirmi bin kişi olalım” diyen arasında pek bir fark yok esasında. İkisi de yirmi ya da yirmi bin kişinin neler yapacağı ve neler olacağına ilişkin teorik, ideolojik ve politik bir dert taşımıyor. “Olmak” ve “yapmak” birbirine kapatılıyor, “yirmi” ya da “yirmi bin” basit birer istatistikî veriye dönüşüyor. Belli bir eylem pratiğine dönük envai çeşit hayal kuruluyor, sonra bu eylem pratiği için yeterli sayıda kadroya ihtiyaç olduğu görülüyor ve bir ânda hayalle gerçek arasındaki uçuruma düşülüyor. Aynı hayal, yirmi bin kişi içinden yirmi tane kadro çıkartamayan ekipler için de geçerli.
“Yirmi kişi kalalım” diyen, “yirmi bin kişi olursak ben ne olacağım ya da ben ne yapacağım” derdine düşüyor. Kendi öznelliğinin değersizleşmesi ve önemsizleşmesi karşısında ürküyor.
“Yirmi bin kişi olalım” diyense daha fazla kitleye hükmetmeye mahir ve muktedir olduğunu öncelikle kendisine inandırmış oluyor. Sorun bu.
Özetle politik özne, bir yanıyla toplumdan ve tarihten kendisi gibi özel olanları cımbızlayıp seçiyor ya da kendisi gibi geniş kitleleri görebilen ve onlara hâkim olma konusunda ustalık sahibi, gene özel kişileri bulmak istiyor. Dert bu.
(…)
Politik özne, kendisini belirli bir kuşatılmışlık içerisinde buluyor. Motivasyonunu bu kuşatmayı, ablukayı yarmaya bağlıyor. Bu konuda teorik, ideolojik ve politik imkân ve araç üretenler öne çıkıyor. Yarış bu alanda cereyan ediyor. Politik özneye hürriyeti vadeden, yarışta birinci geliyor. Kuşatmanın mevcut sınırları belirleniyor. O sınırların sınıfî, millî ve dinî içeriği belirginleştiriliyor. Sonra da kuşatma altında olanlara bu sınıfa, millete ve dine karşı isyan etme öğütleniyor. İsyanla devrim ve devrimcilik karıştırılıyor, serbestleşme pratiği mücadelenin kendisi zannediliyor. Serbestleşme, batılı ismiyle, liberalizm burada cisimleşiyor. Politik özne, kuşatılmışlık karşısında sınırlara saldırınca ister istemez liberalleşiyor.
Marksizm okullarını reddetmek, “marksizmin yapısal krizi”nden dem vurmak, marksizmi bu krizden kurtarıp onu pür-ü pak bir cennet diyarına dönüştürmeyi vaat etmek, ancak bu hayli özel ve alabildiğine şahsî tespiti yapabilen özel ve bencil varlıklara seslenebiliyor. Elde cımbız, özel, tekil kişilere seslenmekle, elde kepçe ham kalabalıklara seslenmek giderek benzeşiyor. Ama marksizmi, partiyi, özneyi, hareketi, ideolojiyi ve ülkeyi verili sınırlarından kurtarmaya soyunmak, kurtulmak isteyen başka güçlerin hizmetine ister istemez giriyor.
(…)
Teorik planda kurtuluşun iki reçetesi var: pozitivizm, kişinin dünyayı kafasının içinde yaşaması iken, amprisizm, kişinin kafasını dünyanın içinde yaşaması oluyor. Her ikisine çalınacak kılıç darbesi ise ancak kolektif bedenin sözsüz pratiği ile indirilebiliyor. Kafanın içindeki dünya, tasavvur ve kurgu olarak o denli büyüyüp güçleniyor ki dış dünyada da o kafanın bütün olarak yaşanması talep ediliyor. Özünde tek bir kafada bütünleştirilmiş kendinden menkul marksizm de kafanın kendisi ya da imgesi olarak dış dünyada yaşamak istiyor. Pozitivizm ve ampirisizm bu anlamda bağlaşık: biri diğerinin yürüdüğü eski yolları arşınlıyor ve kemaliyeti diğerinde buluyor.
Sınırsızlık niyetine girişilen teorik faaliyet, eninde sonunda bir “olmayan yer” olarak marksizmle sonuçlanıyor. Marksizm, Berlin Duvarı’nın yıkıntısı altında can çekişiyor. Kaza sonucu kopan kolunu uzun süre hisseden kişi gibi, sosyalistlerin önemli bir bölümü tarihin ve toplumun kendilerinden kopan kısımlarına hâlâ canlı imiş gibi davranıyor. Bu yıkıntının basıncı sonucu, işçi sınıfının daraltıcı ve kısıtlayıcı gerçeği karşısında ezilenlerin; devrimin daraltıcı ve kısıtlayıcı gerçeğinden (ister işçi ister sosyalist her türden) demokrasinin; iktidarın daraltıcı ve kısıtlayıcı gerçeğinden mikro ve yerel güç odaklarının engin ufuklarına kaçılıyor. Düşman sınırı her bizim aleyhimize çekişinde kafamızın içindeki sınırlar da silikleşiyor. Sınırların silinmesinde sınıfsal temelli bir boyut mevcut.
“Ezilenler ama…” deniliyor ve devamında iktidarı istemeyenler çöpe atılıyor; “Marksizm ama…” deniliyor, devamında “ezilenler”i görmeyenler reddediliyor; “Devrimciler ama…” deniliyor, devamında misal, Kaypakkaya’dan gayrısı siliniyor. “Tarihyazımı ama…” deniliyor, devamında tarih bilimi lehine tarih siliniyor, geriye kalemsiz bir yazım süreci kalıyor. Hepsi öznelliğin işaretlenmesi gayretiyle ifa ediliyor. Tek tek cımbızla adam toplayanların yanıbaşına düşülüyor ve gene aynı ölçüde özel oluşu ispatlayan, gösteren aynalar yerleştiriliyor etrafa. Sonuçta âna müdahale de ândaki belirsizliğin giderilmesi amacını güdüyor. Cımbızcılar gibi…
(…)
Gündelik hayatın, ânın koşulsuz ve doğrudan içinde olmak ve oradaki bilgi ve eylemi politikanın diline tercüme etmekle, politik kurguyu, programı, ilkeleri ve bilgiyi gündelik hayatın diline tercüme etmek arasında belirgin bir açı var. Asıl maharet de bu açıyı kapatmak. Açının kapanması ise imkânsız. Bu açıyı kapatmakla uğraşmak istemeyenler, kendinden menkul bir bütünlük olarak topluma ya da kendinden menkul bir bütünlük olarak tarihe kapaklanıyorlar. Ya toplumun dip akıntılarına karışıyorlar ya da tarihin tozlu raflarına saklanıyorlar.
Yirmiyse yirmi, yirmi binse yirmi bin… Her ikisini ayrı ayrı hedef hâline getirenler, o sayıya ulaşma pratiğini boşa düşürüyorlar. Anlamını siliyorlar. Değerini yok ediyorlar. Her iki sayıya ulaşmak araç olmaktan çıkıp amaçlaşıyor.
(…)
İslam’la ve Müslüman halkla kurulan ilişki küçümseniyor mesela. Hep hatıra İran Devrimi getiriliyor. İran Devrimi öncesi Şah’ın gidişi ile Humeyni’nin gelişi arasındaki boşlukta genel olarak sol atıl kalıyor. Kimisi iç kimisi dış gerilimleri göğüsleyemiyor. Fedailer devrimin iç; Mücahidler devrimin dış gerekliliklerini kucaklama konusunda basiret ve cesaret sahibi olamıyor. Humeyni’nin hareketine kıyasla kısmen daha güçlü olan bu yapılar, politik bir devrimin önüne iç veya dış ideolojik hava yastıkları döşüyor. Bu konuda hem iç hem de dış bir hareket olarak Humeynicilik hamle yapıyor ve iktidarı alıyor. Solun iktidarı almak gibi bir ufku bulunmuyor. Fedailer, halkın iktidar kurumlarını alaşağı etmesinin koşullayacağı ihtimalleri, mücahidler ülkenin Sovyetler-ABD arası gerilimdeki konumunun dağılmasına ilişkin ihtimalleri göğüsleyecek cürete sahip bulunmuyor. “Ne Sovyetler ne ABD” diyen ve Safevî devleti-İmamet geleneği üzerinden belirlenmiş bir devlet kurgusu ile Humeyni verili momente müdahale edebiliyor. “Vay İslamcılar bizi kesti” diye ağıt yakmaksa, bu cesaretsizliğin ve basiretsizliğin nedenlerini örtbas ediyor özünde.
(…)
“Devrimi halk yapar” diyenlerle “devrimi devrimciler yapar” diyenlerin karşısında “devrim yapılmaz, olur diyen Lenin duruyor. Devrimden iki yıl sonra somut gereksinimler üzerine “her devrim bir iktidar sorunudur” diyen Lenin için iktidar da fiilî mücadele dâhilinde oluşuyor, gökten zembille inmiyor.
(…)
Tüm sınırlara saldıran, onları ortadan kaldırmayı vadeden özne, bir sınır çekme eylemi olarak devrimi de fiiliyatta geçersizleştiriyor. Bu yaklaşımın, kapitalizm ve tüm sınıflı toplumlar tarihi ile komünizm arasındaki kalın sınır çizgisi olarak sosyalizmi silip, komünizmi bugünde mantar gibi orada burada vücut bulan bir idea olarak resmetmesi kaçınılmaz. “Devrim hemen şimdi” diyenin “komünizm hemen şimdi” demesi doğal. Ama bu, şimdide hiçbir şey yapmamaya ahdetmekle mümkün. Zira şimdiye dönük yapılacak her müdahale geçmişle gelecek arasına bir sınır çizgisi çekecek, bu sınır çizgisi de geçmişe dönük nostaljilerle ya da geleceğe dönük ütopyalarla beslenen özneyi bir biçimde boğacaktır.
Örnek üzerinden gidersek: fedailer mevcut iktidar ve devlet alternatifi, düşmanı, hasmı ya da yedeği unsurları görmüyor; mücahidlerse Sovyetlerle ABD arasında çatışma çıkar korkusuyla devrime kalkışmıyor. Her ikisi de verili politik iktidara karşı güç oluşturma derdine sahip değil. Özünde içeriye ya da dışarıya dönük olarak iki örgüt de şahın İran’ından pek de rahatsız değil. Bir şahın kudretine diğeri İran’a karşı tek laf söylemiyor. Oysa Humeyni Fransa’dan bindiği uçaktan inerken, “nihayet vatanınıza geldiniz” diyen gazetecilere, “benim vatanım İslam” şeklinde cevap veriyor.
(…)
Kitleci yaklaşım ister istemez liberalizme kaptırıyor saçlarını. Kitlelerle kendisinin özne olarak buluşmasına mani olan sınırları fark ediyor, bu sınırları öne çıkartıyor ve kitlelere koşmak için sınırların ötesini teorisinin ve pratiğinin merkezine oturtuyor.
Burada doğal olarak özgül, özgün ve yerel olana vurgu ön plana çıkıyor. Şehirli orta sınıf küçük garajlarında yaptıkları blues müziğinin sınırlarını fark ediyor ve Neşet Ertaş’ın kitleselliğini görüp onu “bozkırın blues’u” olarak tanımlıyor. Böylelikle kendisini meşrulaştıracağını zannediyor. Ama pratiğinde ne Afro-Amerikan kölelerin öfkesi ve hüznü var ne de Neşet’in derdi.
Aynı yaklaşım, Ali Şeriati’yi de içine alan muhalif İslamî yönelimi “kurtuluş teolojisi” olarak niteliyor. “Bozkırın blues’u” gibi, bu türden ideolojik müdahaleleri batıdan aldığı kavramlarla tanımlıyor. Bu, Ali Şeriati’ye ancak bu minvalde, biraz solcu olabildiği ölçüde tahammül edebildiğini gösteriyor.
(…)
Sınırlar esas olarak tarihsel-toplumsal planda işçi sınıfı, devrim ve iktidar başlıklarında tanımlanıyor. Bu üç kavramın sınır çektiği, özneyi boğduğu tespit ediliyor, sonra da ne idüğü belirsiz kitleyle kucaklaşmak için bu kavramlar parça parça devre dışı bırakılıyor. Sınıfla, devrimle ve iktidarla kurulan ilişkilerin dönüştürülmesi yönünde çaba sarf etmek zor geldiğinden, bunlar kesilip atılıyor. Lime lime ediliyor. Boşa düşürülüyor. İktidarsızlık sınıfa ve devrime öğütleniyor. Sınıfsızlık, devrime ve iktidara dayatılıyor. Devrimsizlik sınıfa ve iktidara pazarlanıyor. Yalnızlığın getirdiği depresyon ve sıkıntıyla bu sınırların ötesini vadeden burjuva siyasetçilerin peşinden gidiliyor. Başı sonu belirli bir işin başı ve sonu olmak istiyorlar. Adsız ve adressiz kavganın ezeli-ebedi seyrine duhul etmek zûl kabul ediliyor. Başı ve sonu belli bir işin başı ve sonu olmak isteyen özne, ister istemez, sınırdan başka bir şey görmüyor. Sınıra kilitlenen, sınıfı da sınır olarak görüyor. Kimi sınıfı her şeye ve her yere yayarak onu yok ediyor (ki her yerde olan şey yoktur!) kimi de onu buruşturup çöpe atıyor.
(…)
Mutlak bir sınıf, mutlak bir devrim ya da mutlak bir iktidar yok. Mutlak özne, teorik ve pratik düzeyde, kendisini sınıf, devrim ve iktidar dışında bir mutlaklık olarak örüldükçe mücadele boğuluyor. Mücadele tüm kiri ve pası ile ilerliyorken, mutlak özne kire pasa bulaşmamak ve birileri için alınabilir olmak adına gerçeklikle ilişki kuruyor. Sınırın kendisi de kir pas olarak görülüyor, daha doğrusu bir yara izi gibi algılanıyor. Satın alınabilir olma çabası, sol özneleri egemen piyasanın kurallarına tabi kılıyor. Bu piyasada sosyalist mücadelenin sınıf, devrim ve iktidar başlığında elde ettiği tüm araçlar Berlin Duvarı sonrası sokaklarda kurulan, Kızıl Ordu madalyalarının üç kuruşa satıldığı Rus pazarlarında yok pahasına müşteriye sunuluyor. Piyasada tutunmak için burjuvazinin saldırısına daha baştan teslim olmuş olan özneler mücadeleden uzaklaşıyor, dolayısıyla mücadeleyi boğuyorlar. Bir iki “gaz”, bir yığın edebî lafazanlıkla kitleler motive edilmeye çalışılıyor ve mücadeleden uzak tutuluyor. Özne, kendisini satın alabilecek seviyeye getirmekten başka kitleyle bir ilişki kurmuyor. Devletin ve burjuvazinin pişirdiği kitleye kendisini, devlete veya burjuvaziye dokunmadan beğendirmeye çalışıyor. Sınırları silmek isteyenler, saldırı silâhlarını devlet ve burjuvazinin tarihsel-toplumsal düzlemde varolmak için kullandığı cephanelikten alıyor. Onca çabaya rağmen ne sınırlar aşılıyor ne sınır çekiliyor ne de kitleyle buluşuluyor. Devlet ve burjuvazi, özneyi tecrit edecek tüm saldırıları gerçekleştiriyorken, özne sınırlardan kurtulayım diyor ama giderek daha dar bir alana mahkûm oluyor. Zira sol, özneliği devlet ve burjuvaziden öğreniyor; kurtulmak istediği sınırlar ise sınıfsal, devrimci ve iktidarı hedefleyen tarihsel-toplumsal birikimidir.
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>