Sol İçi Komünist Devrimcilik İçin Gerekçeler

12 Ocak 2009 admin
Akıl insanın içindeki peygamber, peygamber insanın dışındaki akıldır.
(İmam Cafer el-Sadık)
Genel olarak sol, hukuk, özgürlük, saygı ve kabul üzerinden ilerler. İlerlemecidir. Kendi varlığını bu kavramlar üzerinden kurar. Özgürlükçü olması, onun eşitlikçi talepleri dillendirmesini beraberinde getirmektedir. Ancak buradaki eşitlikçi söylemler özgürlüğün verili nesnel sınırlarına tâbidirler. Bütün nesnelerin düzlendiği bir gerçekte özgürlükçüler kendi özlerini öne çıkartma imkânını daha rahat bulabileceklerdir.
Sol, nesnelerle eşitlenmek için kendi özgürlüğünü diğer insanların karşısına çıkartanların ortak vatanıdır. Bu anlamda sol, nesnelerle eşitlenme meselesini özgürlük dolayımıyla insanlara kabul ettirmek isteyenlere gerekli silâhları veren bir mühimmat deposudur. Bu noktada sol, kendi çeperi içinde topladığı insanlara diğer insanları nesneleştirmeye ilişkin teorik zemini verir.
“Tüm kadınlar aynı” sözünü eden bir kişi, kadını nesneleştirmek için eşitlemektedir. Özgül olanın kendisine verdiği ya da verebileceği zararı en aza indirmek için onu bir tümellik içinde eritir. Tekil bir kadınla yaşadıklarının sonucunda oluşan acıyı hafifletmek için tekil kadın bütünlenip kapatılarak geçmişe hapsedilir. O artık bugünde değil, geçmiştedir ve ancak nostaljiyle hayat bulur.
Sağ ise öznelerle özgürleşmek için kendi eşitliğini diğer insanlara kabul ettirmek isteyenlerin ortak vatanıdır.
“Devrimi yapacak kadro sensin” diye “kandırılan” bir insan, özneleştirilmek için özgürleştirilmiştir. Bu sözü eden, nesnel olanın kendisine verdiği ya da verebileceği zararı en aza indirmek için insanı belli bir tekillik içinde biricikleştirir. Onu bağlamından kopartır. “İnsanlık” ve “toplum” gibi tümellerle yaşadığı acıyı hafifletmek için kadro olacak kişi bir ve bölünmez bir bütünlüğün içine hapsedilir. O artık bugünde değil, gelecektedir. Ancak ütopyalarla hayat bulur.
Sol nesne, sağ özne olmak isteyenlerin zeminidir.
Geçmişe hapsedilmek istenen nesneleştirilir, geleceğe hapsedilmek istenen özneleştirilir.
Eşitleyenler kendi biricikliklerini, özgüllüklerini ve nesnel özgürlük hâllerini; özgürleştirenler kendi nesnelliklerini, genel oluşla kurdukları aidiyet ilişkilerini ve öznel eşitliklerini düşünüyorlardır. Kimse babasının hayrına bir iş yapmaz!
Bu söylenenler siyasetin diline çevrildiğinde şu tespit yapılabilir: sol içinde kalıp, “nesnenin öznelliği” meselesini tartışanlar sağcılaşma eğilimindedirler. Sağ içinde kalıp “öznenin nesnelliği”ni tartışanlar ise solculaşmaktadırlar. Örneğin “işçi sınıfı” meselesinde sol siyaset, onu nesne ya da özne olarak okuma konusunda ikiye bölünmüştür. Nesne görenler bu nesnelliğin özneliğini öne çıkartmak istediği noktada sağa, özne görenler bu özneliğin nesnelliğini öne çıkartmak istediği noktada sola kapılanmışlardır. “Proletarya öncü politik güçtür” ve “proletarya ideolojik öncüdür”, iki ayrı söylem olarak, sol tarihi biçimlendirmiştir. Ama her iki kanalın ortaklaştığı düzlem, gene kendisini proletaryanın ve proleter olanın dışında tanımlayanların varoluş alanıdır. Örneğin TKP, somut proletere, bordrosunda işçi yazan adama; Dev-Yol, insanların proleter niteliğine bakmıştır. Ancak zamanla ne somut, ne de soyut proleter için bir şey yapılmıştır. Her iki kesimin kaymak tabakası ÖDP’yi var etmiştir.
İşçi üretim sürecine aittir ve onun disiplinine göre biçimlenir. Üretim hiyerarşiye sebep olur. Bu, mal üretiminin doğasının bir sonucudur. Ancak fiiliyatta üretimdeki doğal hiyerarşi ile hiyerarşik bir örgütlenme olan devlet ve hatta örgütün bizzat kendisine karşı gelişen zulüm edebiyatı, yani hiyerarşi karşıtlığı, işçilere de öğütlenir. Sömürülene mazlumların, Kürt ve Alevî gibi mazlumlara sömürülenin dili öğretilir. Fabrikadaki işçi özgürleştirilir, dağdaki Kürt Türk’le eşitlenir. Dünya genelinde ise bunun karşılığı Troçki ve Mao’dur. Troçki her mazlumu sömürü, Mao ise her sömürüleni zulüm süzgecinden geçirir. Sovyetlerin varlığı bu iki hattın arasındaki gerilimle birlikte son bulmuştur. Arada varsayılan “denge” bozulmuş, troçkistler ve maoistler ya soyut bir dünyacılığa ya da soyut bir yerelciliğe kendilerini bağlamışlardır.
Denge kurgusu öznelci bir kurgudur. O, öznenin gerçekle ilişkisinde bir tür huzur ve rahatlık alanı olarak resmedilir. Bu noktada gerçeklik ve özne dengededir, yani eşittir. Özne, maddenin seyrini madde olmama bilinci ile değiştirebileceğini, istediği zaman pat durumuna getirebileceğini zanneder. Bu zan düşüncenin bedene oynadığı bir oyun, bedenin maddeden uzaklaşmak için bir süre haz aldığı illüzyon (gözbağcılık) gösterisidir. Bu simbiyotik ilişkide düşünce ve beden aslolarak bu oyunu birbirlerine oynamaktadır. Böylesi bir oyuna, zanna, illüzyona, yani denge anlayışına tav olan yaklaşım sömürülene de, mazluma da aynı pencereden bakar.
Sömürülen düşüncesini, mazlum bedenini kesip atar. Sol, sömürülene mazlum, mazluma sömürülen muamelesi yaparak kendi dengesini sabitlemeye ve bu denge noktasını zamanda askıya almaya çalışmaktadır. Sömürülenin bedeniyle, mazlumun kafasıyla ortaya koyacağı mücadele her hâlükârda bu dengeyi bozacağından, terazinin kefelerinin dengelenmesi için hassas ölçümler yapılması zorunludur. Solun orta sınıf niteliği terazinin şirazesini kontrol eden bakkalın gözüne tâbidir. Bu bakkal sürümden kazandığı dönemde farklı bir tavır sergileyecek, stokçuluk yaptığında ise siyasî yaklaşımı farklı olacaktır.
Sovyetler’de zulüm görenler (örneğin Yahudiler) iktidara (devlete) taşınmış, sömürülenler ise demokrasinin ana direği yapılmışlardır. Bu yarılma ne ideolojik, ne de maddî saldırılara göğüs gerebilmiştir. Kafa bir başka yöne, beden bir başka yöne ayrışmıştır. Dengeci siyaset, proletaryanın kafası ile bedeninin çelik iradesi olduğunu düşünen Stalin dönemi kısmen kenarda tutulursa, Sovyet tarihine hükmetmiştir. Bu siyaset, düşmanların manevralarını da aynı mantık içinde anlamaya başlamış, onun güç kaynaklarının taklidini yaparak gerçeğe yenilmiştir.
Eşitlik-özgürlük, meta-para, ahlâk-hukuk, sağ-sol gibi ikilikler ancak fiilî, maddî ilişkiler içinde, bugünde kalarak anlaşılabilir. Verili maddî gerçekte, bugünün devrimciliğinde bu ikilikler mevcut değildir. Bu ikilikler verili durum, bugün, zamanda mutlaklaştırılmak ve sabitlenmek için askıya alınıp ihtiyaçlara binaen geçmişe ve geleceğe dönük atılan en ufak adımda açığa çıkar, kendini ele verir ve sanki sorunun bu ikiliklerin bir tarafına abanmak gerektiğine dair bir hissin ve düşüncenin oluşmasına sebep olur.
Birey, örgüt, her türlü “özne”, içinde bulunduğu, hatta bizzat kendi varlığı ile kurduğunu düşündüğü ânı (bugünü) dondurduğunda hareketin iki yönü olarak “geçmiş ve gelecek” önemli hâle gelecektir. Bu noktada eşitlikçilerin zorunlu tercihi geçmiş, özgürlükçülerinki ise gelecektir. Birinciler mutlak bir bütünlüğe biat edecekler; ikinciler göreceli, kendinden menkul, biricik olan bir parçaya kendilerini kapatacaklardır. Nâzım’ın dediği gibi “en tehlikeli hapishane yürekteki hücredir.” (F Tipleri bu yönüyle içeriye değil, dışarıya dönük bir saldırıdır. Sol tüm bileşenlerince küçük, parçalı, dağınık hücrelere sıkıştırılmak istenmiştir. Onun saldırıya topyekûn bir cevap üretememesi sebebiyle sonuç oldukça vahim olmuştur.)
Solun en genel hatası, yukarıda bahsi geçen ikiliklerin altında yaşanan somut gerilim, çelişki ve çatışmalara öznelci ve nesnelci yaklaşmasıdır. Ya öznelliği adına onları ya da onların nesnelliği adına kendi öznelliğini harcamaktadır. İkilikler arasında tercih yapacak kadar özgür ve sözkonusu ikilikler arasında tercih yapabildiğini düşündüğü güçlerle kendisini eşit zannettiği için böylesi bir yönelime zorunlu olarak girer. Onları koşullayan maddî gerçekliği anlamaz. İkiliklerin ancak kendi zihnî ve bedensel müdahalesiyle çözülebileceğini düşünür. Bu yanılsama, ikiliklerle kurulan ilişkinin sebep olduğu bir yanılsamadır.
Sol sözde materyalisttir, ancak maddenin bilincini madde olmanın bilinciyle kaynaştırmaz. Biyoloji yasalarını bilir, ama kendisinin biyolojiye tâbi olduğunu unutur. Fiziği bilir, ama fizik yasalarının üzerinde zanneder kendisini. Uçtuğunda ya da yüzdüğünde o yasalara kendisinin hükmettiğini düşünür. Oysa o hâlâ sözkonusu yasalara tâbidir.
Örneğin bir zaman SİP’in, şimdilerde ÖDP’nin “eşitlik-özgürlük” kurgusu baştan bir yalan üzerine kurgulanmıştır. İki olgu tarihsel olarak karşıttır, sahip olduğu nesnellik uyarınca bu karşıtlık ancak nesnellik tarafından çözümlenebilir. “Bu karşıtlığı ben çözdüm, onun yüzünden acı çekmek istemiyorsanız benim gibi olun, bana katılın” demek yalandır. Oysa söylenen budur. Bu, bir zamanların “Sivas’a deniz getireceğim” vaadi kadar boştur.
Eşitlik ve özgürlük vaatleri ayrı ayrı ya da bütün olarak tarafların sınıfsal politik sahiplerine hizmet eder. Özgür olmak isteyenler örgütlenirler, ama örgüt üretime geçtiği noktada hiyerarşize olacak ve özgürlüğün baki olduğunu zannedenler ayrışacaklardır. Aynı şey, eşitlikçi söylem ve pratik için de geçerlidir. Buradaki kritik halka eşitlikçi ve/ya özgürlükçü olmak değil, eşitleyici ve özgürleştirici olan nesnel pratiklerin içinde, onların kaynaştığı kavşakta olup iş yapabilmektir.
Üç dinin kimi önemli isimleri özgürlük meselesini tartışırken genel olarak şunu söylerler: “Nerede tanrı varsa orada özgürlük vardır” (Aziz Paul). Engels de “özgürlük zorunluluğun bilincidir” sözüyle bu alana ek yapar: Tanrı, nesnel zorunluluğun özbilincidir.
Sol, 1789’un kazanımlarının sonuna kadar götürülmesini önerenlerin meclisteki oturum konumuna göre aldığı isimdir. Sağ, devrimin kazanımlarını yeterli bulup onu verili yapının zarar görmeyeceği bir yerde tutmak isteyenlerdir. Bu anlamda sol için özne halk, nesne Fransa iken, sağ için özne Fransa, nesne halktır. Bir sağcıya göre Fransa olmazsa özgürlük olmaz. Bir solcuya göre “birey-insan” olmazsa eşitlik ve her türlü eşitlik düzlemi anlamsızlaşır. Biri için önsel olan, diğeri için sonsaldır.
Makine kıran işçiler, sonradan o makinelerin çok hayrını görmüş kişilerce vandallık, barbarlık statüsünde değerlendirilmişse de, onlar esasında özgürlükçüdürler ve nesnelerle kurdukları eşitlik ilişkisine tâbi olarak yaşamayı sürdürmek istemektedirler. Makinenin fabrikaya girişi iş sürecini parçalar, hiyerarşize eder, ast-üst ilişkisine dayalı olarak işçilerin sosyal ilişkilerini böler. Bu kimilerinin “özne” olmalarını, en azından başkalarınca “özne” olarak işaretlenmelerini beraberinde getirecektir.
Üretimin emek zemininde olanların, emekçilerin, tarih boyunca somutladıkları isyanlar, geleceğe dönük bir talep için değil, geçmişten isyan ânına dek gelen nesnelerle ilişki biçiminin sürmesi içindir. Anadolu halk isyanları da bu minvalde okunabilir. Büyük bölümünün sonlara doğru iktidarla uzlaşma yoluna gitmesi birçok solcu tarihçiyi şaşırtmaktadır. Oysa bir kopuşla sonuçlanmadığı ölçüde tüm isyanlar, aynı zamanda halk iradelerinin iktidarla yaptığı bir tür pazarlık kavgasıdır.
Bu yönüyle İdris Küçükömer’in tarih okuması yerindedir: “solun zemini sağcı, sağın zemini solcudur.” Ancak Küçükömer de ilerlemecilik hastalığından mustariptir. O hem Batılı kavram ve değerleri reddedermiş gibi görünmekte, hem de onların üzerinden teorik bina kurmaktadır. Onun devlet ve demokrasi karşıtlığında tarafı bellidir ve asla Marx ve Lenin gibi her ikisine mesafe alamaz. Onun ve her tür demokrasicinin misyonu, ilerlemek isteyen devletin demokrasi içinde alan tutma kavgasında ona yardımcı olmak, daha doğrusu, (batılı) devletin ajanlığını, taşeronluğunu yapmaktır. Son zamanlarında ülkedeki sivil toplumcu, II. Cumhuriyetçi eğilimlere hizmet etmesi tesadüf değildir. Küçükömer yerelleşme vurgusu yapar, ama bu vurgu, batının yerele ilişkin fikriyyatına yaslanır. Batı, örneğin Türkiye gibi bir yerelliği kapalı bir bütünlük olarak analiz edemez. O, batı için kendi egemen dünyasına tâbi olması gereken küçük bir parçadır. Küçükömer, İslamî ve Türkçü kesimler içinde liberalist bir hat çizmesi için sola akıl vermektedir. Bu akıl ise tümüyle batılıdır.
Küçükömer’deki hata, ast-üst gerilimini hafifletmek ve zararlarını en aza indirmek için yatay ilişkileri düzene sokma niyeti taşımasıdır. Ucuz bir devlet karşıtlığı onu mikro-devletlû alanları vurgulamaya itmiştir. Liberallerin en genel derdi budur.
Sol, bugün dolaylı ya da dolaysız olarak, şu tespite kanidir: devlet Türk ve Müslüman’dır. Bu nedenle devleti yıkmak için Türk ve Müslüman olana saldırmak gerekir. Bu anlayış, devletin Türk ve Müslüman ol(a)madığını görmez. Bu imkânsızlık sebebiyle Türk ve Müslüman kitlelerin devletin sömürü ve zulme dayalı siyasetine maruz kaldığını anlamaz. Bunu anlamamakla söz konusu kitleleri devletin karşısında devrimci bir güç olarak örgütlemeye fırsat bulamaz. Sol, Yahudi-Mason grupların batıya göbekten bağlı ilişkiler ağıyla örülmüş bir devletin Türk ve Müslüman olamayacağını hiçbir zaman anlamamıştır.
Bugün Yalçın Küçük’ten başlayarak Türklük ve İslam’ın çetin coğrafyasına girip kalem oynatanlar da aynı yanlışa ortak olmaktadırlar. Küçükömer gibiler toplumsal olana ayağını basıp demokrasicilik yaparlarken, Küçük gibiler tarihsel olana ayağını basıp devletçilik yapmaktadırlar. Bu isimler de batılı demokrasinin devlet içi ajanlığını yapmaktadırlar. Her iki kesimin de Türk-Müslüman kitlelere samimi ve gerçek gelmemesi komünist devrimciler için bir ölçü olmalıdır.
Küçükömer ve Küçük, ast-üst ilişkisini bir anlamda baki kılmak adına aralarındaki gerilimi hafifletmenin ve zararlı sonuçlarını azaltmanın yollarını arar. Birinin “ileri” dediğine diğeri “geri” der. Oysa alta ve üste doğru yaşanan çift başlı harekete, altla üst arasındaki gerilimin sebep olduğu bir başka hareket eşlik eder. İleri-geri ya da sol-sağ olarak isimlendirilen bu hareketin mensupları belli durum ve dönemlerde ana ve babalarını unuturlar. Altüst arasındaki gerilimin somut sonucu olduklarını akıllarından çıkartıp, sanki tüm meselelerin sağ ile sol arasında yapılacak akıllı bir tercihe baktığını söylerler. Bu anlamda alt-üst arasındaki gerilim, çelişki ve çatışmaların en iyi okunacağı alan orta sınıflardır. Orta sınıflar, en iyi alt-üstlerin yaşandığı momentlerde tanınırlar.
Belli durum ve dönemlerde sınıfsal, zorunlu “tercih”leri uyarınca orta sınıflar, üstteki burjuvazinin aklı/proletaryanın gövdesi, kimi zaman da proletaryanın aklı/burjuvazinin gövdesi oluverirler. Gerilim, çelişki ve çatışmanın yakıcı sonuçlarından kaçınmanın en iyi yolu, kafa ve bedeni ayrı kozmoslara bölmektir.
İslamî anlamda zekât, servetin ve paranın yoğunlaşması sonucu onun akışını rahatlatmak için farz kılınan bir yöntemdir. Bu açıdan zekât kan vermek gibidir.
Alt-üst arasındaki gerilimin çelişki ve çatışma aşamalarında elbette ki belli miktar kan ve ter dökülecektir. Bunun hesabını yapanlar, aklını ya da bedenini bir meta ya da sermaye olarak görenlerdir. Bu noktada hiç de hoşlanmadan yaptığı şu tespitinde Küçük haklıdır: “yankesicilik, gasp gibi olaylar fakirlerin kendi zekâtını almasıdır.”
İleri-geri, sağ-sol ayrımlarını öznel müdahaleye ve öznel pratiğe tâbi kılan küçük burjuvazi, yaptığı bu lafzî ayrımla, kendi bedeni zarar gördüğünde aklını, aklı zarar gördüğünde bedenini muhafaza etmenin imkânını bulur. Küçük burjuvazinin mantığı “hem o, hem o”dur. Bir ayağı minderin içinde, diğeri dışarıdadır. Bedeni zarar gördüğünde aklını kullanıp doktora, aklı zarar gördüğünde ise bedenini kullanıp psikiyatriste gidecek, bu meziyetini de “kutsal yaşam” adına meşrulaştıracaktır. Küçük burjuva, ancak teorik bir işlemle yapılabilen madde-ruh ayrımını pratik maddî ilişkilerde de uygulamakta mahirdir.
Orta sınıfların bugünkü siyasal dağılımı bu anlamda iki başlıklıdır: burjuvazinin aklı, proletaryanın bedeni olanlar İP, SİP gibi adlar; proletaryanın aklı burjuvazinin bedeni olanlar ise özellikle radikal devrimci ekipler altında toplanmıştır.
İlk yönelim eşitlikçilik, ikincisi özgürlükçülük yalanı arkasına saklanır. Birinciler maddeden ayırdıkları parçalanmış ruhlarını bütünlüklü maddeye, ikinciler parçalanmış maddîliklerini bütünlüklü ruha tâbi kılmak niyetindedirler. Orta sınıf siyaseti bu yönüyle orta yolu bulmaya muhtaç olanlara hizmet eder. Eşitlikçiliğin “özne”leştirdikleri, özgürlükçülerin nesneleşen kesimleri ile uzlaştırılır.
Ara bir not olarak şu söylenebilir: bugünün marksist devrimci siyaseti orta sınıf siyasetine ve onun hükmü altındaki sola dönük düşmanlıkla var olabilir. Düşman edebiyatı yaparak değil, belli bir kavganın, mücadelenin ve savaşın ortak bilinç ve eyleminde hareket edilmelidir. Devrimci dönüştürücülük geleceğin saflaşmalarına katkı sunacaktır. Bu anlamda sağ-sol ayrımına bağlı kalmaksızın, orta sınıf siyasetin eşitlikçilik bayrağı altında “özne”leştirdiklerine karşı nesneleştirdiklerini, özgürlükçülük bayrağı altında nesneleştirdiklerine karşı özneleştirdiklerini kolektivize eden bir teorik ve politik faaliyet içine girilmelidir. Burada oluşacak diyalektik birlik, sol içindeki “devrim”in adı, daha doğrusu, gelecekte yaşanacak maddî politik devrimin sol içinde bugündeki izi olacaktır.
Alt ile üst arasındaki sıkışmanın sancılarını, zararlarını azaltmak için özellikle orta sınıflar sağa sola kaçışmaktadırlar. Tersten şu söylenebilir: orta sınıfların maddî oluşum koşulu, bu gerilimin tampon bölgesi olmaktır. Bu anlamda sol içi komünist devrimci mücadele, orta sınıflara elde kılıç savaşmanın adıdır. Çünkü sol, en azından bugün itibariyle, orta sınıfların önemli bölümünün ortak ideolojik kozası olmuştur. Maddenin diyalektiği gereği solla savaşan sağla da savaşmalıdır. Sol içinde bir yaşam alanı bulup işi gücü sağla savaşmak olan kesimlerin bir arpa boyu yol alamamalarının nedeni, kendilerini de mücadelenin hedefi hâline getirememeleridir. (Tersten ve dışarıdan, belki de tam da terste ve dışarıda olması sebebiyle, bunu başarmış en güzel örnek PKK’dir.)
Sol içi tartışmalar genelde TV’de yayınlanan boya reklâmında görüldüğü üzere biçimlenmektedir. Boya piyasası içinde olabilmek için söylenmektedir o sözler. “En iyi kırmızı bende” ya da “tüm renklerin en canlısını ben ürettim”den başka söylenen bir şey yoktur. Boş koltuklar aranıp bulunmakta, yoksa imal edilmektedir. Oysa bu sözler, renk körü olmuş ya da açlık ve zulümden renklerle uğraşacak zamanı olmayanlara hiçbir şey ifade etmemektedir. Hele evi olmayanlara hiç!
Piyasadaki üç aylık dergi reyonları benzer tartışmalarla yüklüdür. Hepsi de Sovyetler, Çin, Tiran ya da Havana gibi güvendikleri dağlara kar yağdığı için “ah vah” ediyorlar. Bu “ah vah”ın sonucunda bir tür hiddet ve teslimiyetle belli alanlara yöneliyorlar. Tartışmaları pazarlığın bir aracı kılanlar gereken yerlere vuramıyorlar.
Y. Küçük’ün Caligula kitabındaki psikolojik çözümlemeleri paralel bir bağlam dâhilinde değerlendirilirse, bu dergi şeflerinin de birer “caligula” olduğu görülür. Küçük onu, başkalarının tarifiyle şu şekilde betimler: “küstah ve köle.” “Küstah”, Farsçada “ölçüsüz” demektir. Güvendikleri dağların ölçüsü kalmayınca şarampolden yuvarlanan bu isimler küstahlaşmış, yukarıya, arşa teorik anlamda çıkmanın bir bedeli olarak pratikte aşağının kimi güçlerinin kölesi olmuşlardır.
Bu noktada: “AB’ye evet diyoruz” diyen tüm Fabrika‘cılar bir kez daha düşünmelidirler. “Doğucuyuz” diyen, şimdilerde esamisi okunmayan Bilinç ve Eylem‘ciler de onlara eşlik etmelidirler. “Ezilen’ciyiz” diyen, giderek nesnel olana teslim olmanın zeminini döşeyen Teori ve Politika‘cılar önce düşünmenin ahlâkı ve disiplinini edinmelidirler. “İSP yoksa her şey yalan!” diyen ve giderek partiyi de yalana dönüştüren Sorun‘cuların ihtiyacı ise düşünmenin hukuku ve terbiyesidir.
İki yüz yıl öncesinin ideolojik ve politik tahayyülleri açısından eşitlik ve özgürlük sloganları, mülkiyet ve rekabetle ilişkilidir. İlerlemeyi mülk sahipliğinin ve üretimin mi, yoksa rekabetin ve tüketimin mi sağlayacağı sorusuna verilen cevaba göre bu iki slogan öne çıkartılmıştır. Oysa ilerleme, bir maddî ilişkinin tahakküm iradesiyle ilgili bir meseledir. Mülkiyetçiler bu anlamda bedenen kurulan maddî ilişkilerin tahakkümüne, rekabetçiler fikren kurulan maddî ilişkilerin tahakkümüne hizmet ederler.
Ekonominin iki alanı olan üretim ve tüketim, bu ayrımda tarafların niyetlerine göre öne çıkartılır. Örneğin sınıf olgusunu üretime göre tasnif edenlere karşı seksenlerle birlikte onu tüketime göre tarif edenler çıkmıştır. Eşitlikçiler üretime, özgürlükçüler tüketime bakarlar. Bir ülkede üretim imkânları azalmışsa, üretimin zorunlu sonucu olan hiyerarşi ve işbölümünün de anlamsızlaşması sebebiyle, orada devletin fiilî varlık gerekçesi de silinir. Bu durumda tüketime, rekabete ve özgürlüğe düşkün olan, bu anlamda hiyerarşiye karşı tavır geliştiren kesimlerin esamisi daha fazla okunur hâle gelir. Tersi de geçerlidir.
Üretimin azalmasına koşut olarak tüketimdeki azalma rekabetçi eğilimlerin kuyruğunu daha fazla acıtır. Bu noktada rekabet için önsel olarak metaa ihtiyaç vardır, bu demektir ki özgürlükçüler, mülk sahiplerinin politik çığlığını atarlar. Ne için özgürlük isteniyorsa onun satılabilmesi için uygun zeminin oluşturulması talep ediliyordur. (Kadına, düşünceye özgürlük vb.)
Kafanın ya da bedenin rahat ve huzuru için maddeye tahakkümcü yaklaşmanın adı olan ilerlemecilik, eşitlik ve özgürlük şiarlarının ortak zeminidir. Her dönem ilerlemecilik geçmişin ilerlemiş, yani belli maddî ilişkilere tahakküm kurma noktasında kısmen başarılı olmuş güçlerin ortak tarihine eklemlenir ve onun diliyle konuşur. Aynı şekilde geleceğe “başarılı” ve güçlü bir kol çıkartmış toplumsal ilişkilerin hâkim öznelerinin dili de bu noktada kendini hissettirir. Bu bağlamda örneğin “eşitlikçilik” sloganı geçmişte üretim, mülkiyet ve ahlâk noktasında kendi dışını hükmü altına almış olan kimi güçlerin tecrübesini taklit ediyor demektir. Aynı durum özgürlükçülerin tüketim, rekabet, para ve hukukla kurdukları ilişki için de geçerlidir.
“Taklit” Arapçada “yular geçirmek” kök sözcüğünden türer ve bu anlamda başkasının tabiyetine girmek anlamını ihtiva eder. Sol içinde ideolojik, politik ve teorik anlamda boyna geçirilen yuların iki adı vardır: din ve bilim. Din ve bilim arasında batıda yaşandığı varsayılan özgürleşme ve eşitlenme mücadelesinin kimi sonuçları sol tarafından farklı biçimlerde içselleştirilmiştir. Teknik ve bilimin Hristiyanlık’tan özgürleşmesi sözkonusu ise tersi de doğrudur: din de yeryüzünün sorumluluklarından kurtulmuştur. Artık Eden Bahçesi’ni yeryüzünde kurmak isteyen ve dine ağır gelen gelenek dışarı atılabilir.
Din ve bilim arasındaki gerilim, felsefe ve politika düzleminde somut sonuçlar vermiştir. Solun teorik zemini bu açıdan felsefî politika ve politik felsefe arasında salınır. Bilimden bahseden de en fazla bilim felsefesi yapmaktadır.
Eşitlikçilerin ayakları dinde, özgürlükçülerinki ise bilimdedir. Bilimin dinden özgürleşmiş olduğuna dair hikâyeler bilimi özgürlüğün bayrağı yapar. Özgürlüğün teorik zemini bilim olunca teori hukukî diline kavuşmuş olur. Tüm bilgi nesneleri, aralarındaki sınır çizgilerinin mutlak kabul edilmesi suretiyle ayrıştırılır, her şeyin bir yeri vardır. İç hukuk anlamında ahlâk teori düzleminde, kafada, yerini bilimle sağlamlaştırır. Dış ahlâk anlamında hukuk (şeriat), pratik düzleminde, bedende ve bedensel ilişkilerde, yerini dinle pekiştirir. Özgürlükçü solun teoride, kafada, yani içte kurduğu ahlâkî düzlemin dışa yansıması, bedensel ilişkilere dönük karşılığını doğal olarak üretmek zorundadır. Bu anlamda özgürlükçüler, batının içte tuttuğunu dışta kurar, dışta kurduğunu içte tutarlar.
Sol, batı taklidiyle, batının hukukî, dış ahlâkî zeminde kurduğu bilimi ile iç dünyasını; batının ahlâkî, iç hukukî zeminde kurduğu dini ile dış dünyasını kurar. Solun her yönden Yahudi-Hristiyan cereyana maruz kalıp hastalanmasının sebepleri burada aranmalıdır.
Sol, iç dünyasının kurgusunu batının dışta tuttukları ile dış dünya kurgusunu ise batının içte kurdukları ile oluşturur.
Sol, hâlâ Yahudî ve Mason olan bileşenlerinin bugün nasıl sağcılaşıp AB ve ABD’ye hizmet edebildiğini anlayamamakta, buna bağlı olarak, onların kendisine çaldığı renkten kurtulamamaktadır.
Erguvanîler kitabının yazarı Tayfun Er’in de yerinde tespitiyle, onlar hem solcu, hem sağcı olmuş, “bu ülkeye komünizm lâzımsa onu da biz getiririz.” demişlerdir.
Bu anlamda Orhan Gökdemir’in isyanı ahlâkî bir meseledir. O batının kendisini kandırdığını, aldattığını düşünerek ahlâkî, iç hukukî dünyasında bir tezkiye (arınma) işlemi yapmaktadır. Ama bu tezkiye işlemi hâlâ batılıdır ve batının güç olma silâhlarını kullanmaktadır. En basitinden batı için bilgi güç iken, doğu için bilgi, terbiye edici bir unsurdur.
Bir insanı Hristiyan ve Müslüman olduğu için kınayan Gökdemir, dininin kilise merkezinde boğulduğunu düşünüp ateizm propagandası yapan piskoposlara benzemektedir. Kınamak anlamında ahlâkî bir tepki ortaya koyarken, nedense listesine Yahudiliği eklememektedir. Çünkü bu iki dini de ayıplayan “ana din” Yahudilik’tir.
Solun kolları anlamında devrim’cilik, sosyalistlik ve komünistlik, Yahudiliğin kendisine çaldığı renkten kurtulamamaktadır. Oysa İsrail’le (Tanrı kulu) birlikte Yahudiliğin solla işi esasta bitmiştir. Sonraki süreçte yaşananlar teferruattan ibarettir. Artık onlar kendi tanrılarına özgürce kulluk edebilecekleri bir düzleme kavuşmuş, diğer kavimlerin kendilerine kulluk etmeleri için gereken araç ve yolları bulmaya başlamışlardır.
Gökdemir’in tezkiyesi, soldaki batılı kurguyu kendi varoluşu adına terse çevirme niyetindedir. Yani yazar yüz, yüz elli yıl öncesi oryantalistlerin beslediği doğulu aydınlar misali, yöntemsel olarak batıyı birebir taklit etmenin gerektiğini söylemektedir. Buradaki taklit teklifi biçime değil, öze ilişkindir ki bu daha tehlikelidir. O, çay bardağındaki kaşığın kırık olduğunu görüp, kaşığı kaşık olarak görmeye davet etmekle insanlara aslında olmayan bir yuları değil, gerçek sağlam olan yuları takmayı önermektedir. (Umulur ki önerisinin gerçek zemini bu değildir.)
Bu anlamda Dev-Yolcular’ın “kral çıplak”ı solun içindeki doğululuğa saldırıyken, Gökdemir solun içindeki batıcılığa saldırmaktadır. Dev-Yolcular batıcılaşmış, Gökdemir ise sonuçta büyük ihtimalle doğuculaşacaktır. Ama buradaki “doğu” hâlâ batının “doğu”sudur. O kripto pozitivist refleksleriyle şöylesi bir sözü kabul edemeyecektir: “doğu da batı da Allah’a aittir.” (Ku’ran, 2.115) Bu tartışmalar, batının doğu planlarında iyi kötü bir rol kapmak niyetiyle, figüranlar arasında yaşanan bir münakaşanın ürünleridir.
Bedenen kâinatın küçük bir parçası olduğu önbilinci, insanları yukarıya doğru tefekkür düzeyinde sözkonusu parçayı bütünlemeye itmektedir. Bu anlamda, Marx’ın ifadesiyle, “mazlumların acı çığlığı” olan din içindeki insan, tanrının yücede, arş-ı âlâda olduğunu düşünerek gözlerini ve ellerini göğe çevirir. Oysa örneğin Kur’an’a göre Allah sadece “yüce”dir, yüce olandır ve her yerdedir.
Bir analoji düzeyinde düşünülürse solun “Allah”ı batıdır. Gözlerini ve ellerini oraya çevirmektedir. Gökdemir aynı işlemin doğuya yapılmasını önerir gibi yapsa da bu öneri batının önerisi olmaktan kurtulamamaktadır. Örneğin doğulu temrinler sıralayan “Ergenekon operasyonu” gazisi Merdan Yanardağ da Filistinlilere milliyetçilik yapmama önerisinde bulunmaktadır. Yanardağ, varsaydığı bu milliyetçiliğin yokluğunun siyonizmin ekmeğine yağ süreceğini batılı aklıyla görememektedir.
Solun neredeyse tüm özneleri, batının yakın dönemde geliştirdiği doğuyla ilgili yirmi ilâ elli yıllık projelerinin bir yerlerinde olmak niyetindedirler. Gizli ya da açık bu niyetini batıya beyan etmektedirler. 14 ve 29 Nisan mitinglerindeki ortak çığlık, “batı, yanlış anlama, biz doğudaymış gibi görünsek de esasen batılıyız. Senin ajanlığını yapar, Truva atın oluruz.” şeklindedir. Laiklik ve demokratlık her şeye galebe çalmaktadır.
Bugün Müslüman’ı Müslüman olduğu için kınamak batının işidir. Batıda din ile bilimin kesişim kümesini belirlemek doğudaki aydına “siz böyle yapmayın” demektir. Çünkü bu işlem ne Paris’te, ne Londra’da, ne de New York’ta yapılmaktadır. Kullanılan dil de Türkçedir.
“Allah’tan başka tanrı olmadığını söylemek (Lâ İlâhe İllallah), bu toplumun, artık onun yaşama ve gelişmesi önünde katlanılmaz bir engel hâline gelen kandaşlığa, yani totemlere, putlara dayanan üstyapısını parçalamak, onun yerine tüm insanların aynı tanrının yarattığı Âdem ve Havva’dan geldiğini, dolayısıyla eşit ve kardeş olduğunu söylemek, hepsini aynı hukuka bağlamak anlamına geliyordu.” (Marksizmin Marksist Eleştirisi, -D.K.)
Bu cümleler de Demir Küçükaydın’a ait. Yazar kendi ilerlemeciliği adına solun hiç denemediği bir yoldan dini istismar ediyor. Bir eşitlikçi olarak “ilâh yoktur” söyleminin özgürleştiriciliğini alıyor ve kendi ahlâkî, iç hukukî kurgusu için kullanıyor. Esasında gurbetçi yazarın derdi millî olan her şeyle. O bireyin üstünde, onu bağlayan ne varsa karşı. Batılı bir yöntemi silâhlaştırıp İslam içinde kullanmaya çalışıyor.
Evet, lâ ilâhe illallah devrimci bir şiardır, ama Küçükaydın bunu söyleyemiyor. Bu şiarı, yaşanmış bir devrimin bayrağında yazdığını söyleyerek onu geçmişe hapsediyor ve sahip olduğu devrimcileştirici etkiyi görmüyor. Nedensel niteliğine körleşip sonuçsal yönünü öne çıkartıyor. Bu da onun geniş gönüllü orta sınıf hukukunun bir sonucu. Yazar dinlerin, özellikle İslam’ın zulme maruz kaldığı gerçeğiyle yüzleşerek mazlumcu bir edebiyatla dinleri savunuyor, ama bu savunu aslında millet denilen olgunun tarihsel-toplumsal niteliği ile ilgili. Yazar, millî devlete karşı. Ama milletle devlet arasında zoraki atılan dikişlerin söküldüğünü ve sökme imkânlarının oluştuğunu, karşıtlığın verdiği körlükle göremiyor.
Küçükaydın, iç dünyasında bir özgürlük hareketine bağlı olarak marksizmin sınırlarını aşmak istiyor. Marksizm sözcük olarak bile onu boğuyor. Onu burjuva olanın dışına çıkartırken kapitalizm gerçeğinin de dışına çıkartıyor; yerine, ÖDP’nin “parti olmayan parti”si gibi, “din olmayan din”ini koyuyor. Bunun için “marksist olmayan marksizm” anlamında postmarksist kulvarda yürüyor, oradan da premarksist engin denizlere açılıyor.
Gökdemir ve Küçükaydın, ayrı iki örnek olarak, ayrı ama paralel iki kulvarı temsil ediyor. Marksizmi kapitalizmin geleceğine ve geçmişine fırlatıyorlar. Biri kendi hukuk, diğeri ahlâk kurgusuna göre marksizmi parçalıyor. Gökdemir, premarksizmden postmarksizme, Küçükaydın, postmarksizmden premarksizme kapı aralıyor. Her ikisinin tarih bilgisinde Marx basit bir kerteriz noktası. Biri Marx’ın öncesiyle, diğeri sonrasıyla kendisini irtibatlandırıyor. Gökdemir dıştaki, Küçükaydın içteki marksizmin varlığından boğuluyor. Boğuldukları yerlerden değil, maddî somut ilişkiler kurdukları yerlerden öğrenmek ise hâlâ mümkün. Burada marksizm bağlamında esas alınacak husus, kapitalizmin, devrimin, sosyalizmin ve komünizmin, insanların öznel ihtiyaçlarına tâbi birer gereklilik değil, bilimsel teorik zorunluluklar olmasıdır.
Marx’ın kapitalizmin insanî hata, sapma değil, doğal maddî bir zorunluluk olduğunu teorik anlamda ortaya koyma çabası devrim, sosyalizm ve komünizm ütopyalarının insanlardan bağımsız nesnel zorunluluklar olduğunu tespit etme çabasına eşlik eder. İki kanaldan birine burjuvazinin “insan” ve “birey” anlayışını bir biçimde sokan kişi, adımlarını marksizmin dışına atmış demektir. Bu tespit, ütopya ve nostaljilerle organik ilişki içinde olanların öznelliklerini paranteze alıp onların maddî ilişkilerinin anlaşılıp değerlendirilmesini engellemez.
Eşitlik ve özgürlük sözcüklerini sosyalizm için kullananlar, sosyalizmin kapitalizm öncesine ait bağlarını kesip atarlar. Çünkü onlar için sosyalizm, tarih zincirinin kapitalizm halkasını izler ve ondan ileridir. Buradaki ilerilik sıfatı, madde ve gerçekle kurulan ilişki tarzlarını verili mutlak kabul eder, onlara hiç dokunmaz, sadece bedenen ya da fikren onlara daha fazla ve daha iyi nasıl hâkim olunacağının hesabını yapar. Buradaki nicel (daha fazla) ve nitel (daha iyi) tanımlama, eski ve yeni hâkim sınıfların hesabına yapılıyordur. Bu nedenle, bir devrimcinin devrim sonrasına ilişkin kurgularına tâbi olması, esasında onun burjuvaziye dolaylı olarak hizmet ettiğini gösterir.
Eşitlikçi pratiklerin özgürleştirici, özgürlükçü pratiklerin eşitleyici yönleri mevcuttur. Bu yanıyla eşitlikçi olup özgürlükçüleri, özgürlükçü olup eşitlikçileri eleştirmenin bir anlamı yok. Kütlelerin maddeyle ve gerçekle kurdukları ilişkilerin geçmişten bugüne gelen hâllerini dönüştürmek anlamında eşitlikçilerin özgürleştirici, özgürlükçülerin eşitleyici yönlerine bakmak gerekir. Eşitlikçilerin fiilî eşitleyiciliği ile özgürlükçülerin fiilî özgürleştiricilikleri daima hâkim sınıflar ile yapıların hizmetindedir.
Sol öznelerin insanları tek tek ikna etme girişimleri akamete uğramaya mecburdur. Tek tek ikna edilen, esasında bireylerdeki eşitlikçi ve özgürlükçü niyetlerdir. Örneğin Türkiye’de sol, özgürlüğün ana başlığı, çatısı hâline gelmiştir. Alevî, Kürt, işçi, köylü ya da öğrenci olan bir kimse bu niteliklerinden kurtulmak için sola iltihak etmektedir. Yaşadığı sömürü ve zulmün ana nedeninin belli yapılar ve sınıflar değil, Alevî, Kürt, işçi, köylü ya da öğrenci olması olduğunu düşünür, buna bağlı olarak, söz konusu niteliklerin silindiği bir alan olan sol kendisine cazip gelmektedir. Orada başkalarıyla eşitlenmekte, bu tabiyet içinde özgürleşmektedir. Sol özne, belli bir durum ya da dönem dâhilinde ideolojik, teorik ve politik üretime geçtiği noktada hiyerarşi zorunlu olarak meydana geleceğinden, bu kişi başkalarıyla eşit olmadığını görecek, kendisine dayatılan yasaların ve zorunlulukların gölgesinde özgür olamayacağını fark edecek, bu nedenle örgütten ayrışacaktır. Bu yönüyle sol kendi bindiği dalı kesmekte, kendi kuyusunu kazmaktadır.
Tek tek bireyleri ikna etme siyaseti, II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa solcularının düştüğü bir gayya kuyusudur. Faşizmin peşinde sürüklenen kütlelerin kütlesel bilinç ve eylemlerinden korkan sol, bir daha faşizm yaşanmasın diye, birey eksenli faşizmi, yani liberalizmi içselleştirmiştir. Savaşta kitle eksenli liberalizm, yani faşizm yenilmiş, varlığını bir mağlubiyet psikolojisi içinde yeniden üretmiş, öte yandan, birey eksenli faşizm kendini üretecek yeni kanallar bulmuştur. Bu kanallara göre sol kendisini yeniden tarif etmiştir.
Avrupa sol akademyasındaki iki temel yönelim olan varoluşçuluk ile yapısalcılık marksizmi de bu açıdan ele almıştır. Birinciler “genç”, ikinciler “olgun Marx”ı öne çıkartmışlardır. Marx’ı ve marksizmi birey-toplum karşıtlığı temelinde bölen sol, bireyi toplumun karşısına çıkartmanın yanlış olduğunu, bireyin toplumsal bir varlık olarak görülmesi gerektiğini söyleyen Marx’ı rafa kaldırmıştır. İkna çabası tam da burada gündeme gelmiştir. Birey nesnellikle eşitlenmeye, oradan da özgürlük bilinciyle sorumluluk almaya çağrılmıştır. Yıkık ve yorgun Fransa halkı, bireyler nezdinde, yeni ve daha bütünlüklü bir ülkenin inşası sürecine örgütlenmiştir. Aralara serpiştirilen sol, sosyalist ve komünist söz ve pratikler ise burjuvazinin ekmeğine yağ sürmüştür.
Halkın kolektif olarak bilinçaltında ve bilincinde eskinin değerleri olduğu düşüncesiyle önce halk bireylere bölünmüş, yani bireyler halktan özgürleştirilmiş, ardından da o bireyler yeni halk kurgusuna örgütlenmiştir.
Ters bir kanalın da olduğu söylenmelidir: halkı da bireyden özgürleştirmek ve onu yeni birey kurgusuna örgütlemek isteyen politik-ideolojik bir hat mevcuttur. Bu işlemde Sovyetler’in devrimci anlamda hiçbir katkısı olmamış, aksine süreci olumlamıştır. Ve artık Sarkozy ile bu süreç bitmiştir. (Sarkozy’nin bizdeki muadili olan Erdoğan iktidarı da Türkiye’deki sona tekabül eder.)
Bireylerin karşısında değil, bireylerin ait olduğu kolektif, maddî, nesnel ve yapısal ilişki kanalları mevcuttur. Devrimci siyasetin kendisini bu kanalların arterlerinde, kavşak noktalarında tanımlaması zorunludur. O devrimci olanı ancak orada bulabilir.
Sol, örgütlediği bireyleri öncü, militan, diri kadrolar olarak ciddîye almakla hata etmektedir. En genel anlamda onlar, ait olduğu kolektivitelerin düşkünleridirler. Bu insanlar, yaşadığı tüm sömürü ve zulmün günahını kolektifine yüklemekte, bedelini ona ödetmektedir. Örgütlenmiş olan bir Kürt esasında yaşadığı sömürü ve zulmün sebebini Kürtlük olduğunu düşünen bir bireydir. Böylesi bir birey oluşun ve bu tarz düşünmenin imkânlarını sol bizzat kendisi inşa eder. Birey, Kürt olmak yerine solcu, sosyalist, örgütlü vb. olmayı tercih etmektedir. Burada tercihmiş gibi görünen şey pazarın ya da rekabet piyasasının ihtiyacıdır ki bu ihtiyaç da iktisadî, coğrafî ve biyolojik saikler uyarınca biçimlenmektedir.
İktisadî alanda birey, meta ve parayla kurduğu öznel ilişkinin nesnelliğinden ya da nesnel ilişkinin öznelliğinden rahatsızdır. Hatayı kendi öznelliğinde buluyorsa sağcılaşır, nesnellikte buluyorsa solculaşır. Nesnelliğin ilerlemesini ister. Ancak burada ilerlemenin genel ve özel ölçütü geçmişte ilerlemiş, tahakküm kurmuş güçlerin fiilî ölçütüdür. Meta ise sorun, onların mallarını talep eder, para ise onların parasına tâbi olmayı ister. ABD dolarının hâkimiyeti buradan incelenmelidir.
İkna edilmiş bireyler mutlak ideal rekabet adına ve onun için örgütlenmiştir. Rekabete örgütlenmiş bir bireyin ise meta ve üretimle ilişkisi olmamalıdır. Rekabet için önsel olan eşitlik, üretim, mülkiyet ve meta için sonsaldır. Rekabet ve mülkiyet ilişkileri ile yürüyen burjuva kapitalist sistem eşitlikçiliğe bu anlamda muhtaçtır.
Ülke için çalışmak bu ihtiyacın coğrafî düzlemde tanımlanmasıdır. Kanla tanımlı biyolojik alanda ise bu işin kolektif olana aksettirilmesi ve onun iktidarının potansiyel anlamda kurulması gerekir. Sol bir yandan da bu ikincil iktidar alanlarına oynamaktadır. Her toplumsal-tarihsel bileşenin, her kolektifin kendisi gibi bir iktidar mücadelesi olduğunu ön varsaymaktadır. Bu varsayımdan hareketle, bireyler nezdinde kolektiflere, kolektifler nezdinde bireylere ulaşıp içlerindeki iktidar hırsını açığa çıkartmak istemektedirler. Bu istek, Lenin’in tabiriyle, devletin bir başka formu olan demokrasiye, dolaylı olarak devlete hizmet etmektedirler. Sınıfsal ve devrimci olmayanın iktidar hırsını kendi iktidar aşkı adına istismar etmektedir. Bu istismar genel sömürü ilişkilerinin bir uzantısıdır.
Rekabet için eşitlik önsel, özgürlük sonsaldır. Mülkiyet için eşitlik sonsal, özgürlük önseldir. Eşitlik sömürüyle, özgürlük zulümle bağlaşıktır. Bu anlamda eşitlikçiler rekabetin nesnelliğini ve mülkiyetin öznelliğini; özgürlükçüler ise tersten rekabetin öznelliği ile mülkiyetin nesnelliğini kendi şahsında bütünleyenlerdir. Rekabetin nesnelliğinden kasıt, üretim sürecinin nesnelerle eşitlediği insanlar ve metalardır. Öznelliği ise esnaflar, tüccarlar, tekeller ve şirketlerdir. Mülkiyetin nesnelliğinden kasıt, tüketim sürecinin özgürleştirdiği insanlar ve metalardır. Öznelliği ise paradır. Tüccarlarla, şirketlerle tüketim sürecinin özgürleştirdiği insanlar ve metaları buluşturanlar hep özgürlükçü sol siyasetler olmuştur. Eşitlikçi sol siyaset ise üretim sürecinin eşitlediği insan ve metalarla parayı buluşturanlarla bağlantılıdır. Özgürlükçüler sömürüye, eşitlikçiler zulme kördürler.
Tüm bu söylenenler, gündelik pratiğe ilişkin iki bağlantılı örnekle pekiştirilebilir: çoklu bir muhabbet içinde başkasının kendisinden farklı olan yönünü öne çıkarttığını görüp rahatsız olan ve bu yönü ezmeye çalışan kişi, kendisini önsel olarak ötekiyle eşitlemiş olarak o muhabbete dâhil olduğundan, her türlü farka alerji geliştirecek, her şeyi farklı algılayacak, giderek, tüm konuşulanları kendisini ezmeye çalışan nesnel olgular olarak anlamaya başlayacaktır. Muhabbetin kesildiği nokta burasıdır.
Aynı muhabbet içinde diğer kişinin kendisine benzer yönlerini öne çıkartma gayretini gören kişi, bu tavrın kendisini istismar etme (sömürme) niyetiyle oluştuğunu düşünecektir. Bunun nedeni, kişinin kendi özgürlüğünün altını çizmek, özgüllüğünü, biricikliğini vurgulamak ve geçici de olsa muktedir olmak için sözkonusu muhabbeti istismar etmek istemesidir. Bu noktada kişi, her türlü benzerliğe alerji geliştirecek, onları kendisini ezmek niyetinde olduğu fikri ve hissine kapılacaktır. Muhabbetin tıkanacağı bir diğer nokta budur.
Oysa devrimci olan da, tâbi olunması gereken de, özgürleştirip eşitleyecek de, eşitleyip özgürleştirecek olan da muhabbettin bizzat kendisidir.
Nostaljilerden ve ütopyalardan bağımsız bir muhabbet geçmişimizi özgürleştirecek, geleceğimizi ortak hayatla eşitleyecektir.

Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>