Amerikan Çarşafı Kemalizmi Nasıl Örter?

13 Ekim 2008 admin
Pozitif bilimler inceleme nesnelerine erekselcilikten ve işlevselcilikten uzak bakarlar. Bu durumda örneğin ”masa”nın ne olduğunu anlatmak, tanımını yapmak için kullanılacak yol, onun dört ayak üzerinde duran bir satıhtan mürekkep olduğunu söylemektir. Masa ”masa”dır.
‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki insan ”insan”dır. Bu kendinden menkul ”insan” (birey) her türlü hakka rabıtasızlığı nedeniyle doğuştan sahiptir. Dolayısıyla bedeni üzerinde tasarrufta bulunmakta mutlak anlamda özgürdür. Bu önermedeki mantık dışılık bu soyut, atomize yaratığın (insan’ın) savunucuları tarafından, hakkın hak olduğu postülasyonundan yola çıkılıyor olmasıdır. Hâlbuki irtibatı olmayanın tertibatı kendinedir; bu akıl yürütmenin doğal sonucu, “Sezar’ın hakkı Sezar’a, benimki bana” türünden bir bireyciliktir.
Kadın haklarına ve kadının özgürleşmesine ilişkin geliştirilen siyasi söylemlerde söylemin evreni ve tabiatı gereği kadın “kadın”dır. Allah’ın rızası için başını örten kadınla, davası uğruna kendini ateşe veren kadınla, tecride karşı ölüm orucundaki kadınla, kavramlar dünyasından dünyamıza bir koçbaşı gibi uzanan bu “kadın” (ateşten, ölümden ve kulluktan azade olmasına rağmen) bir tutulmak istenmekte ve kadın olma biyolojik hâlinin kendisine izafe edilen kutsiyete biat etmemiz beklenmektedir. Bu söylemin dayattığı kadın figürü; işkencecileri, yaratıklardan bir yaratık; sözgelimi “hayvan” olarak kodlayıp mistik bir hümanizmle türetilen “insanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganında görüldüğü türden bir soyutluğa ve muğlâklığa yaslanmakta ve aynı muğlâklık üzerinden “kadınlık onuru” lafzına konu olabilmektedir.
Bu Âdem’den olma, Havva’dan doğma “kadın” doğal olarak bütün “kadın”larla kardeştir ve bu “kadın”lar sözü edilen soyut ortaklığa binaen hak arayışına çıkmakta, özgürlük mücadelesine girmektedirler. Bu arayışın ve mücadelenin doğal yönelimi kadın bedeninin ve ardından tüm bedenlerin taşıyıcılarına âit kılınması ve bu sahip olma durumunun özel mülkiyetin kutsiyeti gereğince bir hak ilân edilmesi, önce “kadın”ın sonra “insan”ın bedenini kullanmaktaki özgürlüğünün hukuksal ve ahlâkî düzeyde tanınmasıdır.
Özgürlüğünün ve özerkliğinin peşine düşülen bu “beden” ruha dışraklığı anlamında Lutherci, ruhsuz bedendir. Luther’in teolojik faaliyeti ruhu bedenden ayırmakla başlar. Ruhun saflığını korumaya yönelik bu eylem aynı zamanda bedenin kirlenme özgürlüğünün tarihsel olarak başlangıç momentidir. Beden artık ruhtan bağımsız olarak dilediği yere girip çıkabilmekte ve bu hâliyle bir anlamda ruha kalkan vazifesi görebilmektedir. Bu yanılsama, teorik olarak din ve siyasetin birbirinden ayrıştırıldığı yol ayrımında, bu dikotominin sonsuza teşmili olan laik devlet ilkesinde ifadesini bulur. Aydınlanmanın Protestan kodlarını içermeleri anlamında kemalistlerin de, İslamcısı ve solcusuyla liberallerin de ve en nihayetinde sosyalistlerin de laikliği bu denli önemsemelerinde şaşılacak bir yan yoktur.
Başörtüsü üzerinden yaşanan saflaşmalarda tarafların tümü laikliğe dokunulmazlık atfetmekte birleşmektedirler. Laiklik, Lutherci anlamıyla, kendi bedenine ve topyekûn beden mefhumuna yabancılaşmayı anlatır. Psikolojik planda bu yabancılaşmanın tezahürü bedenine tapınma, bedeninden iğrenme yahut koruyup gözetme anlamında onu evlat edinmedir.
Siyasal planda başörtüsü tartışmasının tarafları, toplumu akıldan ve ruhtan yoksun bir beden olarak kabullenme düzleminde ona tapma, ondan iğrenme, onu evlat edinme yaklaşımlarını belli düzeylerde geçişimler sergileyerek sahiplenmektedirler. Toplum denen ucubenin kavramsallığı tam da bu geçişimler üzerinden kurulmaktadır. Tapan solcu, iğrenen liberal, evlat edinen kemalist olmaktadır. Ancak kimin solcu-sosyalist, kimin liberal, kimin kemalist olduğunu görmeyi engelleyen muğlâklık laiklik özelinde bir saflaşmayı netleştirmekte, orta sınıf solcuları, liberaller; bir dışsallaştırma operasyonu sonucu, bedenin ruha hükümdar, aklın bedene vasıta kılınması yoluyla kemalizme eklemlenmektedirler. Bu noktada AKP’nin rasyonalistlik anlamında başörtüsüne küfreden cenahtan hiçbir farkının olmadığı hatırlanmalıdır.
Yukarıda sözü edilen tüm hizipler pro-modern bir seyrin takipçisi olmakla siyasal anlamda Batıcı bir görünüm arz etmekteler. AKP’nin 28 Şubat evladı medya temsilcileri bu durumun ayırdındadırlar. Ol sebepten kendilerini modernizm projesinin ekonomi ayağında konumlandırmakta ve M. Kemal’i bir kültür devrimcisi ilân etmekteler. Böylelikle bu cenah siyasal varoluşunu Kazım Karabekir ve efradına bağlamakta, bu noktadan çizilen doğrusal hat uyarınca 24 Ocak kararlarına, başka bir deyişle, 12 Eylül faşizmine bağlılıklarını deklare etmektedirler.
Millî Görüş hareketinin tasfiyesi hep bilindiği üzere AKP’nin siyaset sahnesine çıkması noktasında bir sebep değil, sonuçtur. CHP’yi M. Kemal’in üstyapı devrimciliği üzerinden sınıflar üstü bir konuma yerleştirerek çizilen TCF (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası), SCF (Serbest Cumhuriyet Fırkası), DP, AP, ANAP, AKP çizgisinin varlığı devlet-burjuvazi ayrımı üzerinden düşünüldüğünde şeklen doğrulanır görünmektedir.
Tarihin bir cilvesi olarak bu şekli doğrulama girişimi solculardan sağcılara miras kalmıştır. Muhafazakârlar, kavramsal düzeyde farklılaşmalar sergileyebilmekle birlikte kemalistlerin ve kimi solcuların ekseriyetle savuna geldikleri bir tezi ileri sürüyorlar. Buna göre M. Kemal hep devletçi (bir tür anti-kapitalist(!)) ve muarızları hep liberaldir. Bunu söyleyenler, devletçiliğin SCF’nin kurulmasının ardından CHP’nin programına alındığı ve aslen bunun Anadolu burjuvazisinin gereksinimlerine yönelik bir 30’lar politikası olduğu gerçeğini kamufle etmeye yönelik tutum almaktadır. Komünistler, burjuvazinin devletsiz olamayacağını en iyi bilenlerdir. Ancak M. Kemal ve taifesini asker-sivil küçük burjuvalar olarak görme hastalığı komünistler kadar liberal-demokrat-İslamcı(!)-muhafazakârların da yakalandığı bir illet olarak görülüyor ve biz çok iyi biliyoruz ki bu hastalığa tutulanların hepsi kendi sınıfsal konumları gereği, okuldan kaytarmak için tebeşir tozu içen veletler misali, hastalıklarını kendileri yaratmaktadırlar.
Burjuvazi küçüğü ve büyüğüyle tüm üstyapı kurumlarını paraya ve iktidara tahvil etmenin yöntemlerini tarihten ve toplumdan devşirmektedir.
Böylesi bir politik hatta yapılan vurgunun CHP’nin teorik ve pratik konumunu muğlaklaştırması ve Devlet’le arasındaki ayrımları silmesi ayrı bir yazının içeriği olmakla birlikte, burada dikkat edilmesi gereken, çizginin şekli varlığının dahi liberal demokrat-İslamcı ayrımını anlamsızlaştırıyor olmasıdır. Cumhuriyet projesinin karşısına yerleştirilen politik güruh teorik anlamıyla düşünüldüğünde Müslüman olmamak anlamında gerçekten de İslam-cı’dır. Ancak bu durum politik karşılığını Aydınlanmacılık adına Müslümanlığa vurmakta bulmaktadır. Bu müslüman olmama hâlini deşifre edenler aslında müslümanlığı kendi sınıfsal varoluşlarına çevrili bir silâh olarak görme noktasında, sözgelimi, AKP ve onun yardakçıları üzerinden müslümanları hedef almaktadırlar.
Bu siyasetin temel tezi uyarınca başörtüsünün politik dile çevirisi “türban” olmakta ve “türban” emperyalizmin Ortadoğu hesaplarının Türkiye özelinde nişanesi olarak kodlanmaktadır. Bu tez ancak ve ancak başörtüsünün meşruiyet sorunu üzerinden tartışılmadığı ve sadece Allah’a kulluğun gereği olarak algılandığı bir toplumsal kesimin içinden çıkan politik hareketlerin ağzında anlam kazanmaktadır.
İBDA hareketine bağlı bir ekibin çıkardığı Baran dergisinin geçtiğimiz haftalardaki bir sayısı, TKP’nin türbana ilişkin Amerikan çarşafı benzetmesini çağrıştıran bir sloganı manşete taşımıştır. Kapak resmi, başını Amerikan bayrağıyla örtmüş bir genç kız olan dergi, Müslümanlara bu bayrağı yırtıp atmaları gerektiğini ve türbanın ABD’nin başımıza geçirdiği ikinci çuval olduğunu söylemektedir. Buradan çıkarılması gereken sonuç başörtüsü-türban dikotomisinin kimi siyasetler nezdinde aydınlanmacılık-ilerlemecilik üzerinden kemalizme sırtını yaslama politikasının sürdürülmesi için bir araç görevi görürken, kimileri için bir ayrışma-çatışma dinamiği olabilmesidir.
İBDA hareketi, TKP’nin anti-emperyalizm üzerinden sol-liberalizmle arasına çekmeye çalıştığı sınırı, aklın ruhtan, bedenin her ikisinden özgürleşmesi anlamında tek tek kişilerin varlıksal, bilişsel sınırlarını, sınırlılıklarını perdelemek adına parçalama ve ardından onları soyut bir insan mefhumunda bütünleme girişimi olan aydınlanmacılıkla da arasına çekerek TKP, İP, HKP türünden partileri, yine bu partilerin laik, modernist, aydınlanmacı konumlarına yönelik İslamî eleştiriyle, kendi çektikleri sınırın ötesine gerisin geri fırlatmaktadır.
Benzer bir işlem Hizb-ut Tahrir’in başörtüsüne ilişkin bildirisinde de görülebilir. Bildiride basitçe başörtüsünün bir hak ve özgürlük meselesi değil, Allah’ın emri olduğu ve çözümünün de laik devletin hukukî sınırları içerisinde mümkün olmadığı söylenmektedir.
Yapılan, en yalın hâliyle, başörtüsünü kişisel bir hak düzeyinde ele alan ve bütün savunusu bunun üzerine kuran (sahip çıktığı modernist-Batıcı proje gereği kurmak zorunda olan) AKP’yle ve bu tutumu koşullu (Fuat Keyman taifesinin başörtüsü takmayanların hak ve özgürlüklerinin de hukuksal olarak korunmasına ilişkin öne sürdüğü koşul) ya da koşulsuz benimseyen tüm liberal kesimlerle araya, AKP’yi zaten yer aldığı safta konumlayarak, politik, hattâ varoluşsal bir sınır çekmektir. Bu sınırın pratikte karşılığını bulup bulmadığı sorusu, sınırın sol yanında kalanların kendi konumlarını sorgulamamalarının gerekçesi olamaz.
Tarihsel kodlarını Fransız Devrimi’nde bulan bir sosyalizm, M. Kemal’in tarihsel ve toplumsal etkilerini rehabilite yahut re-organize etmek, onu kâh “küçük-burjuva devrimcisi”, kâh “millî kurtarıcı” olarak tanımlayıp hakkını teslim etmek düzleminde kemalizmle bağlaşıktır. Bu sözü edilenler için her politik hamlede açık ya da örtük M. Kemal’i ve onun cumhuriyetini refere etmek bir zorunluluktur. Bu cenahtan, genç kızları Amerikan çarşafına dolanmamaları konusunda uyaran TKP, Fransızların bayrağında eşitlik, özgürlük ve kardeşliği sembolize eden renkleri taşıyan bir çarşafı (mavi, beyaz ve kırmızı) tercih eder görünmektedir. Kaderin bir oyunu olarak bu renkler aynı zamanda Amerikan bayrağının da renkleridir. Demek ki taşıdıkları anlamlar üzerinden bu renklerle mücadele etmek pratikte Amerikan emperyalizmiyle, teoride Fransız Devrimi’yle mücadele etmek demektir.
Sol başkalarına akıl vermeden evvel kendi kafasına geçirdiği çuvalları ve dolandığı çarşafları yırtıp atmak zorundadır.
M. Ocakçı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>