Bu Zokora’yı Yutmayız!

21 Temmuz 2014 admin
Türkiye’de ‘anti-semitizm’ yükselişe geçmemiştir, çünkü olmayan bir şey yükselişe geçemez.
Türkiye’de yükselişe geçen bir şey aranıyorsa o da, katil – katliamcı – soykırımcı – işgalci Siyonist İsrail karşıtlığındaki azalmadır.
1. Türkiye’de “Yahudi düşmanlığı” diye bir şey varsa bu, ‘anti-semitizm’ değil, ideologluğunu Osmanlı Yahudilerinin yaptığı ulus-devlet ideolojisinin kendi çocuklarının başını yiyen hedefini şaşırmış “yabancı (hristiyan) düşmanlığı”dır. Bu “yabancı düşmanlığı”, önce Ermeni’nin sonra Rum’un malını ve canını talan etmiş, arada bir yerde de, bu sefer ideologlarının canını acıtmıştır (1934 Trakya olayları ve Varlık Vergisi uygulamaları). Bunları da koşullayan, büyük oranda dış-ilişkiler olmuştur. Türkiye için dış-ilişkiler olan, Almanya için iç-ilişkilerdir ve Alman (burjuva) Devleti’nin yükselişinde Yahudi’nin rolü ve görevleri için bazı tarih kitaplarına bakılabilir. Bir başka deyişle, buradaki şeklen “anti-semitist” söylem (mesela Nihal Atsız – Cevat Rıfat Atilhan’ın çalışmaları), “dışarıdan”dan terceme edilmiş olup organik değildir.
2. Yahudi düşmanlığı, yani anti-semitizm, Hristiyan Avrupa’da kapitalizmin yükselişe geçmesiyle son 200-300 yılda büyük bir mesele haline gelmiştir. Pogromlarla, soykırımlarla işlenmiş “kanlı” bir tarihi ve bunun anlamaya çalışan binlerce sayfalık bir literatürü vardır. Yani anti-semitizm yapmak öyle “kahrolsun (soyut) Yahudi” demekle olmaz!
3. Kapitalizmin yükselişe geçmesi beraberinde kapitalizmin sıkıntılarını da getirmiş, “Hristiyan burjuva” ideolojisi de bu sıkıntıların günah keçiliğini, toplumun kıyısında yaşayan Yahudilerin üzerine yıkmışlardır. Bütün toplumsal iktisadî hayattan dışlanmış Yahudi’ye kalan tek iktisadî faaliyet olan tefecilik (ve faiz), bütün toplumsal iktisadî hayat içinde Hristiyan’a yasak olan biricik iktisadî faaliyettir. Ama “somut” pratik, “burjuva Hristiyan”la, “tefeci Yahudi”yi bir arada var olmaya mecbur eder. “Burjuva Hristiyan”, bir yandan “tefeci Yahudi”den faizle kredi alırken, diğer yandan da toplumun kıyısındaki Yahudi’ye borçlu olmanın acısını ideolojik baskı aygıtlarını devreye sokmak ve kapitalizmin günahlarını ona yüklemekle çıkarır. 300 yıl boyunca Avrupa’yı ve Rusya’yı kasıp kavuracak anti-semitizm, zamandan ve mekândan bağımsız bir boşlukta ortaya çıkmamıştır / var olmamıştır.
4. Bu anlatıyı olumlayan bir veri, Shakespeare’in Venedik Taciri adlı oyununun Yahudi tüccar karakteri Shylock’un sahnelenmesinde, karakterin geçirdiği tarihi değişimlerdir. Yazıldığı dönemde “komik” bir karakter ile “aç göz” bir karakter arasında yorumlanan Shylock, kapitalizmin gittikçe derinleşmesiyle, “gözünü kan bürümüş bir canavar” olarak, 1945’ten sonrasında ise “hakkının peşinde koşan ama hakkı yenen, acınacak ve sempati duyulacak” bir karakter olarak yorumlanır. Bir kez daha ifade etmek gerekirse, Yahudi imgesi, tarihsel bir efendi çekişmesinin savaş alanıdır ve bu imgenin hiçbir temsili masum değildir.
5. Öte yandan, “devlet ile halkı birbirinden ayıralım”cı dakiklik, apolitik bir politikliktir. “Soyut-Yahudi’yi sevelim” kampanyası “somut Yahudi” ile herhangi bir diyalogu gerektirmediğinden, özü itibariyle “evrensel insan hakları” ve “hümanizma” ideolojisinin bir uzantısıdır. Böyle bir söylem, taraflar üstü görünmesi ile (daha doğrusu taraflar üstü bir konumu temsil ettiğinden) politik olanın dışına kaçar ama taraflar üstü bir konumu olumlayıp bütün ideolojilerin (siyasetlerin) üstünde (evrensel) bir ideolojinin propagandasını güttüğünden de politiktir.
6. “Soyut Yahudi”ci kampanyayı politik alanın dışına atan bir diğer unsur, hâlihazırda Türkiye kamusal alanından Yahudiler’in, belirli bir Yahudi imgesi olarak, tasfiye edilmiş olmasıdır. Yani “haham kılıklı” Yahudi cemaatinin, kendi kültürel ortamı içinde, kamusal alanı paylaşmaması, yayınlarının, kafelerinin, tiyatrolarının, mahallelerinin -artık- olmaması, Türkiye’de anti-semitist bir söylemi zorunlu olarak imkânsız kılar. Zira hareket etmeyen, kamu’su (sivil toplumu) olmayan, direnmeyen, devinmeyen bir kitlenin, yani yandaşlığı güdülemeyen bir kitlenin karşıtlığı da güdülemez.
7. Bu yandaşlık ya da karşıtlık ancak temsil olunabilir. Bu temsil ise, temsil edenlerin performatif başarısı ile sınırlıdır.
8. Emre Belözoğlu, Trabzonsporlu futbolcu Zokora’ya ırkçı bir söylemle saldırdığında, Zokora’nın yanında olduğunu göstermek isteyen Trabzonspor taraftarları ellerine “Hepimiz Zokora’yız” pankartı alıp, kafalarına “siyah bakkal poşeti” geçirmişlerdi. Bu “zencilik temsili” belki “ahenksiz bir çığlık” olarak anlamlıdır ama burada kurulabilecek daha “anlamlı” bir köprü, siyah hareketin tarihsel liderleri ile buranın toplumsal mücadele tarihi ile kurulabilecek bir bağ olabilirdi. Yani poşetin yerine bir diğer pankartta Muhammed Ali’nin, Martin Luther King’in, Malcolm X’in ya da Festus Okey’in resmi taşınabilirdi.
9. Yanlış anlaşılmasın, Trabzonsporlu taraftarın tepkisini küçümsemiyoruz, ama (direnişe) örgütsüz olduğu için (tarihsel) akla sahip olmayan ve dolayısı ile Zokora’nın yanında olmayı temsilî olarak onun tarihî mücadelesine eklenmek değil de zahirine benzemek olarak çözümleyen bir tepki biçimini gözler önüne sermek istiyoruz.
10. Bu örnek bağlamında, zencinin tarihsel mücadelesine dışsal olanın, bu mücadele ile kurabileceği tek bağ düşünümsel ve soyuttur. Bu, şu tehlikeyi beraberinde taşır: Amazon ormanları için mücadele eden Brezilya köylüleri ‘ne güzel’ken, Kürdistan ormanları için mücadele eden Kürt “ne kadar geri”dir. Soyut ve düşünümsel olan, evrensel insan aklı ile kurduğu -temiz- ilişki nedeniyle, somut ve maddî olanın kiri ve pasından iğrenir duruma gelir.
11. Örnek olsun: Bu topraklarda kuvvetli ve velut bir Ermeni devrimciliği geleneği vardır. Bununla “soyut ve düşünümsel” bağlar kurmakla yetinenin, “somut ve maddî” bağlar kurmakla bir derdinin olmaması anlaşılır. “Somut ve maddî” bağlar kurmak isteyen ise “soyut ve düşünümsel” “asude bahar ülkesi”nin kirlenmesini göze alabilir. (Ermeniler ve Kürt hareketi bağlamında, geçen aylarda gerçekleşen tartışmayı, tartışmanın taraflarını göz önüne alarak bir de bu bakış açısı ile düşünelim mi?)
12. Siyonizm, ulus-devletçiliğin özüdür. Bu nedenle de zaten her zaman İsrailci olan Türk milliyetçilerinin, “Demokratik Modernite” projesini anlamayan (ulus-devletçi) Kürtlerin, aydınlanmacı Solcuların, ulus-devletin eski sahibi olduğunu “zanneden” Ulusalcıların ve devletin yeni sahibi olduklarını “düşünen” İslamcıların İsrail’e karşı sesi çıkmamaktadır. İstisnalar kaideyi bozmamakla beraber, iki İsrail eleştirisinin arasına “aman Yahudi düşmanlığı yapmayalım”cılığı sıkıştıranlar da istisna değildir.
13. Bazıları ısrarla “anti-semitizm siyonizmi besler” önermesini yaymakla meşgul. Bu önerme politik olarak yanlıştır! “Politik doğrucular”ımız çok isterlerse şu biçimi kullanabilirler: “Anti-semitizm ve Siyonizm birbirlerini besler.” Biz politik olmayı, politik doğrucu olmaya tercih edenler ise şöyle haykıracağız: Türkiye’de Yahudi düşmanlığı yayan bir mekanizma varsa bu, Siyonist çetenin kendi menfûr icraatlarıdır.

Mustafa Karakalem

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>