Beynelmilel Bir Figür

21 Mayıs 2011 admin
Baştan sona politik bir insan. Sempatik. Alaylı. Çok tabii ve makul. Sözü evirip çevirmez. Ayağına top geçtiği ânda isabetli şut çeken bir forvet gibidir. Sözü gündelik hayatın içinden damıtır. Her daim yaban çocuğu heyt!!
Yenileceğini bile bile direndi. Zen susuşunun hikmetine sığınmadı. Onurunu önceledi. İnsanlık onurunun en az ekmek, su, hava kadar vazgeçilmez bir şey olduğunu düşünerek direndi. Onursuz yaşayabileceğini düşünen sinikler gibi çöp varlıklara dönüşmedi. Sırrı Süreyya Önder. Kabullenmese de namı diğer “Kürtlerin Selahattin Duman’ı…”
Dünyada darbecileriyle hesaplaşmayan iki-üç ülkeden biri olduğumuzu tekrarlaya tekrarlaya dilinde tüy bitti. Darbecilerin padişahlardan daha korunaklı olduğunu düşünür. Yas tutmanın bir anlamda acıyla hesaplaşmak demek olduğunun farkında olduğundan topluma buna yaptırmayanlardan sonuna kadar nefret eder.
İtiraz Eden Karışım Kimlik
“12 Eylül’ün tozu tamamen silinene kadar benim her filminde bir şekilde 12 Eylül yer alacaktır” dedi ama referandumda kekeme olan BDP saflarından aday oldu. Hayatında belki en çok bundan dolayı eleştiri ve tabii övgü aldı. Türkiye’nin yaralılarına yaralarına bir katkı için belki ama milliyetçilikler içinde bu ne kadar mümkün? Her yer mümkünlü köyü değil ki! Bir satanik bilmece bu işin akıbeti.
Hayvan ve Öküz dergileriyle irtibatlı oldu. Radikal gazetesinde aday oluncaya kadar yazdı. Yazarlığı da bir âlemdir. Yazı yazma süreci şöyle işler: Birgün, Evrensel, Günlük ve Taraf gazetelerinin tümünü okumadan yazmaya başlamaz. İnternet medyasının da önemli bir kısmına bakar, ondan sonra yazısını yazar. Birikim’in “Sol İlahiyat” dosyasında “Müminin Celadetine Ne Oldu?” başlıklı bir yazı yazdı.
Maltepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde “yaratıcı yazım” adı altında bir ders verdi. Her ders yılının başında öğrencilere notlarını kendilerinin vereceğini söyler. Ama kendi kendine 10 vereni görmedi. Çünkü “Not gibi sevimsiz bir şeyi aradan çıkardıktan sonra gayet verimli bir süreç yaşarız. Her yıl, bir fikirle gelen, dönem sonunda çekilmeye hazır bir senaryo sahibi olur.”
Tam anlamıyla karışım bir kimlik. Belki melez bir yönüyle. Taksim’deki Hill Otel’de düzenlenen “Sıra Kimde?” isimli toplantıya Demokratik Toplum Kongresi eşbaşkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk, BDP milletvekillerinden Akın Birdal, Sırrı Sakık, Sabahat Tuncel, KESK Başkanı Sami Evren, Sevim Belli, Ertuğrul Kürkçü, ve Ferhat Tunç ile birlikte katıldı.
Haziran 2010’da İnönü Stadyumu’nda 50 bin kişiyi bir araya getiren Grup Yorum, sevenleriyle 17 Nisan Pazar günü yeniden tarihî bir konser için buluştu. Müzikleri kadar, savundukları ideolojileriyle de dikkat çeken ve müzikal geçmişleriyle bir fenomen hâline gelmiş Yorum bu sefer türkülerini “Bağımsız Türkiye Düşünü Gerçeğe Çevireceğiz” sloganıyla söyledi. O burada da yer aldı.
Yönetmen ve yazar. Çiçeği burnunda milletvekili adayı. Sırrı Süreyya Önder. Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) 16 siyasi parti ve sivil kuruluşla oluşturduğu “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku”nun, “Demokratik Özerklik, Demokratik Cumhuriyet için Özgürlük ve Demokrasi Adayları” olarak adlandırılan adayların Diyarbakır’da düzenlediği basın toplantısına katıldı. Blok’un destekleyeceği tüm bağımsız adaylar adına hazırlanan ortak metni o okudu.
Halk Jürisinin Ödülüne Sevindi
Enternasyonal’in Arapça’sını hatırlattı. 14. Altın Koza Film Festivali’nde, En İyi Film ödülünü 1982 yılında Adıyaman`da bir grup yerel müzisyenin başına gelen trajikomik olayları anlatan Beynelmilel adlı filmi ile aldı. “Sırrı, sen nerden çıktın şimdi?” diye bağırttı çoğu kişiyi. Kolay değil bu kadar yıl sonra, “Pat!” diye çıkmıştı Sırrı Süreyya Önder… Beynelmilel fırtınası ve aldığı ödüllerle sinemanın yeni umudu oldu. Gerçek bir 12 Eylül mağduru olan Sırrı Süreyya Önder’in izlenmeye değer, geleceği parlak bir kalem olduğunu örnekleyen film, kara mizahla karışık (yer yer de müzikalleşen) gırgırı-şamatası dozunda bir 12 Eylül yergisi. “Beşiniz de paşasınız, zorluklara koşarsınız ya da huzurumuzu size borçluyuz” gibisinden cuntaya yalakalık eden pankartların asıldığı, hayatın nerdeyse bütünüyle asker denetimine girdiği, tüm sosyal faaliyetlerin askıya alındığı, 1982 Adıyaman’ında başlayan film, düğünlerde çalıp söyleyerek ekmeğini kazanan ve Gevendeler denen, sıradan bir yöresel müzisyen grubunun, emirle askerî marşlar çalan, üniformalı bir bandoya dönüştürülmesi üstüne gelişenleri, genç devrimci çiftin dramatik bir sona varan aşk hikâyesiyle kaynaştırarak aktarıyor, acısıyla tatlısıyla hicvederek.
Politik bir dönem filmi oluşunun yanı sıra Beynelmilel’de yoğun baskı ve zorlama altındaki insanın verdiği tepkilere ve değişime odaklanan senarist Önder, kimi militarist uygulamaların komikliğini vurgularken, “aşk küçük burjuva alışkanlığıdır” ya da “devrimci sadece ölümle nişanlıdır” gibisinden dogmalar yumurtlayan, aklını paşalara Enternasyonal dinletmek gibisinden bir protesto eylemine takmış, hikâyenin genç kızı Gülendam’ın (Özgü Namal) da fena hâlde abayı yaktığı, üniversiteli Haydar (Umut Kurt) karakteriyle o dönemin hayalci romantik solcularıyla da dalgasını geçti.
Beynelmilel’in, Barselona’da düzenlenen Uluslararası Politik Filmler Festivali’ne katıldı. Burada “jüri özel ödülü”nü aldı. Jüri, özel ödül gerekçesini, “filmin, özgürlüklerin gasp edilmesi üzerine, kültürel simgeler ve halkın günlük yaşantısı aracılığıyla geliştirdiği şiirsel, orijinal ve evrensel metafordaki sinemasal başarısı” olarak açıkladı. Film ayrıca “halk jürisi özel ödülü”nü de aldı. Önder, en çok halk jürisi ödülüne sevindiklerini ifade etti.
Sivilceli Muhafazakârların Abisi Oldu
Harbi, hoş sohbet bir adam. İstanbul Film Festivali kapanış töreninde aldığı ödülü “anlattığı dönemde hayatını, sevdiklerini, sağlığını kaybedenlere” adamıştır. Altın Koza Film Festivali Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması’nda seçici kurul üyeliğinde bulundu. Madımak Oteli’nin müze yapılmasını isteyen oluşumda bulundu. Milletvekilleri, gazeteciler ve sanatçıların oluşturduğu “Hrant Dink Duyarlılık Grubu”nda yer aldı.
AKP’li jönlerin yahut Cezmi Ersöz kıvamında sivilceli muhafazakârların abisi oldu. Selahattin Yusuf, Tarık Tufan’la birlikte sunduğu söyleşi programı “Kafa Dengi”nin muhtelif bölümleri ele alınabilir bunun için. Bu program Cumhuriyet gazetesinin televizyon sayfasında bu yüzden yer alabildi. Radikal’de olduğundan daha çok özgür olduğunu düşünür bu program serüveni hakkında.
İsrail’e karşı Filistinlilerin safında yer aldı. İsrail’in Gazze saldırısı ve ablukasının ardından “Sizin tankla, topla, tüfekle sürdürdüğünüz vahşete karşı; elimizdeki bütün sanatsal araçlarla mücadele edeceğiz. Sizi entelektüel, siyasal ve duygusal ablukaya alacağız” çığlığının tam ortasında yer aldı.
Başbakan Erdoğan’ın sanatçılarla “demokratik açılım” buluşmasını Cumhuriyet gazetesine şöyle değerlendirdi: “Davet edenin niyeti önemli değil. Orada nasıl bir duruş ve ne söylediğiniz çok önemli. Bunlar tarihe kalacak. Gönlü barıştan ve demokrasiden yana olan herkes, her zemin ve platformu bunun için değerlendirmek zorundadır; bu onların boynunun borcudur.”
Babası Güleryüzlü Sosyalist
Herkesin hatta medya üzerine eleştiriler yapanların dahi Kürt sandıkları Sırrı Süreyya Önder 1962’de Adıyaman’ın merkezinde doğdu. Babası hem berberdi hem de arzuhalci. Aynı zamanda da 1960’lardaki Behice Boran’lı “güler yüzlü sosyalizm”in partisi Türkiye İşçi Partisi’nin Adıyaman kurucusu ve il başkanı. Sekiz yaşındayken babasını kaybeden Önder annesi ve dört kardeşiyle dedesinin evine sığındı. Dedesi de solcu bir adamdır ama İşçi Partili değil CHP’lidir.
Türkmen kökenli. Kürt coğrafyasında doğup büyüdüğünden aksanı bunun etkisi altında kalmıştır. Aksanı hakkında şöyle der: “Bizim gençliğimizde herkes üniversiteye gittiğinde bu aksanı bastırma telaşına girer ve bunu başarana kadar da eğreti, sakil bir duruma düşerdi. Buna bir tepki olarak aksanımı hiç değiştirmedim. Ne söylediğimle ilgilenilsin istedim, nasıl söylediğimle değil.”
Sekiz yaşında Adıyaman’ın iki fotoğrafçısından birine çırak olarak girdi. Haftada 125 kuruş alıyordu. Su getir, orayı süpür işleri yapıyordu burada. İlkokulu bitirdiğinde kalfa olmuştur. Fotoğraflara rötuş yapabilecek hâle gelmiştir. Kardeşleri ise küçük olduğundan çalışmaz bu yıllarda. Lise ikiye geldiğinde fotoğrafçılıktan aldığı para evi geçindirmeye yetmez. On altı yaşından önce asgari ücret alamadığı için on altı yaşını bitirince Sıtma Savaş ve Eradikasyon’a mevsimlik işçi olarak girer. Bu yıllarda Adıyaman’da sıtma vakası çoktur. Çok olan yerde de sıtmayla savaş vardır. Burada çalışanlar sırtlarında 40 kiloluk pirinç bronz pulvarizatörle ilaçlama yaparlar. Çukurova’ya pamuk işçiliğine gitmiş olanların parmağından kan almışlığı da vardır tabii. Yaz tatillerinde ve 15 gün de okulun başlangıcından çalarak çalışır. İyi para kazanır; 1100 lira filan alır ayda. Amcası öğretmendir, ondan fazla maaş alıyordur. Çünkü sendikalıdır. Sendikanın işyeri temsilcisi olmuştur Sırrı Süreyya. Fakat Milliyetçi Cephe hükümeti kurulunca onu işten atarlar. O da kirvesinin oğluyla bir lastik tamirci dükkânı açar. Çünkü bir balyoz ve bir levye, o dükkânı açmak için kâfidir. Liseyi bitirene kadar hem lastik tamirciliği yapar hem de amatör olarak fotoğraf çeker. O zaman Türkiye’de nüfus cüzdanları değişmeye başlamıştır. Çok yapraklı cüzdanlardan tek yapraklıya geçiş… Fotoğrafçıda kalfalık yaptığı dönemde 3 yıllık harçlıklarından arttırdıklarıyla aldığı çakma Mamiya bir makinesi vardır. Hafta sonları köyleri gezer, şehre inemeyenlerin vesikalıklarını çeker, tab ettirdikten sonra da teslim eder. Okula yarım yamalak gidiyor gibi görünse de çok sıkı bir öğrencidir. Liseye kadar hep çok iyi derecelerle bitirir okulu. Lisede çatışma ve can güvenliği sorunu başladığından işler değişir biraz.
12 Eylül Buldozeri
1978 yılında Adıyaman Lisesi’nde öğrenciyken Maraş Katliamı’nı protesto ettiği için tutuklanarak cezaevine giren Önder, tahliye olduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanarak Ankara`ya gitti. 12 Eylül Darbesi yapıldığında Ankara’daydı. Yıl 1981. Üniversite ikinci sınıftadır Sırrı Süreyya. 12 Eylül’e karşı direnen örgütlü bir siyasal yapının içindedir. Cuntayı protesto edip, geceleri duvarlara yazı yazıp pankartlar asıyorlardır. Sonra bir gün yakalanır. Mamak’a gönderilir. Örgüt üyeliğinden 16 yıl ceza alır, daha sonra Yargıtay bu kararı bozarak 12’ye indirir. Mamak’tan sonra Ulucanlar ve Haymana Cezaevi’nde de yattı. On altı kişiye göre yapılmış bir koğuşta 120 kişi kalıyorlardır cezaevinde. Balık istifi yatıyorlardır. Buna rağmen güzel anıları var. Bütün ülke büyük bir suskunluğa bürünmüşken itiraz eden kim varsa cezaevindedir çünkü. Orada da itirazlarını direnişlerle, açlık grevleriyle sürdürürler.
Bundan dolayı 12 Eylül’ün yaşattıklarını yüzümüze vurmaya devam edişi oldukça önemli. 12 Eylül’ün kendisi için ifade ettiklerini şöyle anlatır: “Benim hayatımda 12 yıl hapis, işkence, baskı zulüm demek. Aslında, kendi kişisel yolculuğum da bu anlamda önemsiz. 12 Eylül cuntası bu ülkenin yerine konulamaz zamanını, duygularını gasp etmiştir. Aileleriyle birlikte toplumun yarısını hırpalamış bir 12 Eylül’den bahsediyoruz. Bunlar, bireysel değil, kolektif yaşanan acılardı. Sınıfsal, dâhil olduğum siyasal dünya görüşünün ve duruşunun cezalandırılmasıydı.”
12 Eylül’den sonraki kuşağın, toplumsal duyarlılığının olmadığı yönündeki eleştirilere bilgiçlik yapmadan verdiği cevap cilasız ve sert bir hakikatin dile getirilişiydi benim için:
“Benim bu kuşağa dair bir cümle kurmam çok aptalca olur. Ben onların ebeveynlerinden umudumu kesmişim. Bir genci, çocuğu bu durumdan nasıl sorumlu tutarsın? Yaygın iletişim kanallarında yer bulamıyorlar ama itirazı olan, dahi iyi bir dünya mümkün diyen en az bizim zamanımızdaki kadar genç olduğunu düşünüyorum. Belki de daha fazladır. 12 Eylül’de Kenan Evren Gazeteciler Cemiyeti’ni ziyaret ettiğinde başkan Burhan Felek, korkusundan eğildi Evren’in elini öptü. Korku öyle sefil bir şeydir ki 80 yaşındaki bir adamı yaşına başına, temsil ettiği kuruma baktırmadan eğip bir diktatörün elini öptürür. Bunun torununu bu olaydan sorumlu tutamazsınız. O resim, hatırladığımda bir idam resmi kadar canımı yakar hâlâ…”
Vekil olur mu, olursa nasıl bir vekil olur onu bilemem ama ben Maraş Katliamı’nı ve oradaki linç histerisinin kökenlerini irdeleyen bir film yapacağını üstelik bunu yoksullar üzerinden ve iki çocuk ile bir görme engellinin gözünden anlatacağını bildiğim Sırrı Süreyya Önder’in bir de meclisin içi hakkında yemin töreninden başlayarak bir film çekmesini bekliyorum. Kara mizahla karışık gırgırı-şamatası dozunda bir meclis yergisi ne harika olur. Asıl hikâye bundan sonra başlayacak gibi.
Kürt’üyle, Türk’üyle, Ermeni’siyle 100 yıllık bir Anadolu destanı anlatmaya çalıştığı, çekmeyi düşündüğü üç senaryosunun da terkibi gibi olan romanı da basılsa ne iyi olur.
Son söz onun dünya görüşüne bağlılığını ifade eden şu cümleler olsun: “Travma dediğin şeye ben ömrümde hiç düşmedim. Depresyondayım, bunalımdayım diyorlar. İnsan niye bunalır ben onu anlamamışım hiç. Mesela savaş bölgesine giden gazetecilerin ruhsal durumu bozulur. Niye? Çünkü o savaşın parçası değil, izleyicisidirler. İnandığın bir savaşın tarafıysan ve haklı bir savaşsa bu, niye travmaya düşecekmişsin? Onurlu yaşamayı gözetiyorsan insan ömrü çok uzun bir süre.”
Bu sözlerden herkesin alacağı bir hisse var mutlaka.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>