Kemalizmin Kanına Ortak Olmak

16 Mart 2009 admin
Materyalist mânâda belli bir özgül durum, olgu ya da olay tarihsel-toplumsal bağlam içine yerleştirilmelidir. Bu yapılmadan, örneğin “Türkiye” denen ülke, onun nasıl kurulduğu, bu süreçte hangi dinamiklerin çarpıştığı görülemez.
SİP/TKP gibiler, kemâlizmin ve Kemâl’in politikasını dışsallaştırırlar ve kendi kafalarının dışına çıktıklarında da, onunla hesaplaşmadıklarından, dışarıda siyaseten kemâlistleşirler. Başkanları, devletin ülkeyi bir uçtan bir uca kontrol edebilme becerisini sahiplendiklerini söyler. Millî mücadelenin tek bir önderliğe muhtaç olması sebebiyle Kemâl’in hasımlarını tasfiye etmesini doğru bulur vs… Bu açıdan SİP’in kendi hasımlarını tasfiye etme teşebbüsleri ve ülkeyi siyaseten ve ideolojik olarak bir uçtan bir uca kontrol altına alma niyetleri, dönüp dolaşıp kemâlizmin çarşafına dolanacaktır.
Millî mücadelede, yani bu ülkenin temellerinde 1) Kürtlerin, 2) tarikatlar şahsında Müslümanların 3) kimi Turancı, doğucu, Türkçülere dek uzanan bir skalada sosyalistlerin kanı vardır. Üç akım Türkiye siyasetinin hep dışında tutulmuş, daima içindeki kimi hainler siyaset sahnesine giriş izni alabilmişlerdir. Kemâl tek tek ya da birlikte bu dinamiklerin politik güç odaklarını, öznelerini tasfiye etmekle görevlendirilmiş bir İttihatçı Osmanlı paşasıdır. Bu görevin emri batıya âittir.
Doksanlarla birlikte bu üç kurucu akım batıdan esen liberal rüzgârla yelkenlerini şişirmek isteyen kimi kollar çıkarmıştır. Bu, her bir akımın içinde işleyen sınıflar mücadelesinin politik tezahürüdür.
Bugün bir yanda DİSK-ÖDP-SİP-EMEP-SDP-BAK eksenli bir tür siyaset tartışılmaktadır. Bugün AKP’de topaklaşan İslâmcı akım içindeki liberalleşme eğilimi irdelenmektedir. Bugün, gerek Ortadoğu’da Barzanicilik, gerekse Avrupa’daki Kürt liberalizmi masaya yatırılmaktadır. Tüm bu liberalizmlere yönelik karşıtlık sol-sosyalist akımın kendi içindeki liberalleşme eğilimlerini örtbas etmek için gerçekleşmektedir. Liberal liberali her fırsatta tanımakta, onunla anlamsız bir rekabet içine girmektedir. “Benim liberalizmim seninkini yener”, dava budur. Üsttekiler için kavgalar, mücadeleler ve savaşlar belli bir pazarlığın konusudur. Alttakiler için ise bunlar varoluş meselesidir. Alttan yukarıya, varoluşunu imha, red ve inkâr ederek çıkanlar olur ve bu, pazarlık masasına oturma istemi ile sonuçlanır.
“Kürt” ya da “başörtüsü” başlığında yapılan tartışmalar, sosyalist hareketin kendi iç liberalizmini gizleme amaçlıdır.
“Her millete bir devlet, her sınıfa bir parti düşer” anlayışı burjuva bir siyasî anlayıştır. İP buna inanır, SİP de. SİP’in bayrağında orağın olmaması, köylülüğü siyasî olarak görmemesinin bir sonucudur. SİP, şehrin “iç isyanı”nı örgütlemek niyetindedir. Bu doğal olarak Avrupaîdir. Şehri ideolojik olarak kuranların zihniyet dünyalarına tâbidir. Bir komünist parti, farklı kanallardan, kollardan farklı sınıfları, zümreleri, toplumsal tabakaları örgütlemekle yükümlüdür. Böylesi bir KP’nin olmaması sebebiyle bizler bugün doğaları gereği antikemâlist olan Kürt hareketinde ya da Müslüman harekette cereyan eden liberalleşme eğilimine karşı çaresiziz.
MLKP’nin türbanı desteklemesi, -evet- liberal bir tarz üzerinden ilerler, çünkü sadece ilgili kesimin temsiliyetini, politik hürriyetini, ezilmişliğini dikkate alır. Politikasını döne dolaşa kimlik meselesine indirger. Oysa KP, onların sömürüyle bağlantılı seyrini de incelemek durumundadır.
Sosyalist hareket, kendisi dışında seyreden bu iki akımla organik, dinamik, canlı ve dönüştürücü bir bağ kuramamasının, bu “beceriksizliğinin” günahını gene onlara saldırarak gizlemek niyetindedir. Sol, hâlâ altmış solculuğunun zihin dünyasına nüfuz etmiş olan Türkiye’nin tekilliği, biricikliği, özgünlüğü masalına inançla bağlıdır. Bu sebeple, onu tarihsel-toplumsal anlamda nesneleştirememektedir. Bu teorik çaba olmaksızın siyasî alanda sınırları, oluşan sınıfları, sınıfsal oluşumları görmek mümkün değildir.
Türkiye’nin biricikliği, zorunlu olarak kemâlizmi burjuva devrimi olarak kodlar ve kutsar. Onu bir özel bir fanus içine saklar ve ondan ileri gitmek ister. Bunun sonucunda da Kemâl’i, cumhuriyeti önceleyen sosyalist oluşum imkânlarını, onların fiilî, maddî gerçekliğini görmez. “Kemalist devrimler”e ve “cumhuriyet”e sahip çıkma yemini, ülkede ve bölgede devrim yapmayacağına dair egemenlere verilmiş bir sözdür.
Büyük siyaset yapmak, burjuva partiler gibi salt temsilcileri dikkate almak yerine, ilgili toplumsal-tarihsel kesimleri, onların politik yönelimlerini görmek, içinde olmak ve dönüştürmek zorunludur.
12 Eylül 80’de değilse de bugün üniversitedeki bir genç başörtülü kızın sosyalist mücadeleye açılmasının somut imkânı vardır. Sosyalistlik, salt bazı şeyleri bilmeye, salt kafada başlayıp orada biten bir sürece indirgeniyorsa, bu imkân zaten yoktur, ama Marx’ın kendisini önceleyen sosyalistlere verdiği ilk ders budur: “sosyalizmi size has, sizin kafanızın içinde olup biten bir hikâye olmaktan çıkartın.”
Başörtülü kız sosyalist olduğunu söylemese, bizim okuduğumuz kitapları hiç okumasa da olur. O, yaşadığı zulmün ve sömürünün kendi meşrebince rabıtasını görecek, bunun izlerini geriye dönük olarak takip edecek, ana kitaba, Kuran’a gidecek ve orada illâki “kula kulluk etmek yasaktır” âyetiyle buluşacaktır. Bugün Müslümanlığı kişiselleştirmeye, SİP’in programında yazdığı gibi, insanın Allah’la arasında olan bir hukuka indirgemeye karşı çıkan, onu toplumsal alana açan her Müslüman siyaset, ister istemez “bizim” süzgecimizden geçecektir.
Müslüman politik çevrelerin yayınları takip edildiğinde bu görülür: onlar solla, solun onlarla olduğundan daha fazla ilgilidir. Örneğin İBDA’cılar kurucu babaları Necip Fazıl’ın esas olarak o dönemin havası sonucu yazdığı “yirminci yüzyılın en büyük devrimcisi Lenin” yazısını bugün dergilerinde yayınlayabilmektedirler.
Bugün laikliği savunan kendisine “komünist” diyemez. Laiklik, batıda dinin siyasî formları ile devlet arasında kurulan bir hukukun adıdır ve esas amaç, burjuva devletin muhafaza edilmesidir. Laiklik, “bre zâlim, senden büyük Allah var” diyen öfkenin silinmesidir. Devletten büyük ve yüce olanın devleti hizâya sokmasını, onu disipline etmesini, terbiyelendirmesini önler. Laiklik vurgusu, leninist anlamda “devlete karşı devrim”in altını oyar. Devleti muhafaza etmek adına yürütülen faaliyet, doğal olarak, devrimi de yanlışlar ya da onu zararsız hâle sokar ve salt kültür, ideoloji, bilgi düzeyine indirger. Öylesi bir yanılsama türer ki, sanki yetmiş milyon bu laik sosyalistlerin akıl seviyesine geldiğinde devrim olacaktır. Zaten bu iddiada olanlar halkı câhil, aşağılık bir koyun sürüsü olarak görürler (bkz.: SİP’in 2007 seçim afişi: “sürüden ayrılma vakti.”)
Bu ülkede Türkiye’nin özgüllüğüne, biricikliğine kani olanlar kemâlizme biât etmek zorundadırlar. Onun gibi “bizde sınıf yok” da denebilir, “var ama biz o sorunu halledeceğiz” de denebilir, fark etmez. Esasında Türkiye’nin biricikliğine kani olan laik sosyalistlerin derdi, tasası ülkeyi batıya âit sıradan ortalama bir ülke yapmaktır. SİP’in başkanı bir yazısında “kemâlizmden kurtulmak için bizim bir Avrupa ülkesi olmamız şarttır” demektedir. Bunların istediği devrim ve sosyalizm Kemâl’in cevaz verdiği kadar bir devrim ve sosyalizmdir. Bize daha fazlası gerekir. Tersten, daha fazlası yoksa devrim de yoktur.
Devrim ve sosyalizm, özelde işçi sınıfının, genelde halkın, daha da genelde milletin başka sınıflarla, halklarla ve milletlerle arasında sürekli değişen sınırlarda yaşanan kolektif mücadelelerin sonucunda oluşacaktır, laik sosyalistlerin, burjuva solcuların kafalarının içinde kutsallaştırdığı kavramlarla, önermelerle ve hayâllerle değil!
Erinç Ağılbaşı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>