Şiddet ve Terör

25 Eylül 2012 admin
Trafik kazası geçiren annesinin durumunu öğrenmek isteyen genç buna mani olan polise yumruk sallıyor. Yumruktan önce polis, “benimle babanın oğluymuşum gibi konuşamazsın” diyerek had bildiriyor. “Ben devletim, sus” diyor. Esasında polis, o gençle, “babasının oğlu” düzeyinde, belli bir yakınlık içerisinde olamadığı için yiyor o yumruğu.
Aslında her şiddette “başka bir hayat” iradesi saklı. Şiddet uygulayan, mevcut hayatın akışına karşı çıkıyor ve “yeter” demiş oluyor. Her şiddette o şiddeti sergileyen imha edilse ya da sindirilse bile, “başka hayat”a dönük kolektif irade varlığını dipten derinden sürdürüyor.
Yumruğu yiyen polis, o iradenin gözünü kör etmek, nefesini kesmek için gaz sıkıyor. Bu gazın Filistinlilere karşı kullanılmak üzere İsrailliler tarafından icat edildiği söyleniyor. Her saldırısında polis İsrailli, eylemci Filistinli oluyor. Hammaddesinin “yeşilbiber” olduğunu zanneden bir içişleri bakanının adamı olarak polis, kendi yüce konumu için hayırlı bir iş yaptığını zannediyor ama kolektif irade daha fazla çatlak bulup daha geniş bir alana sızma imkânı buluyor. Devlet bugünü kurtarırken, geleceğini kaybediyor.
Zihinlerde net, tok, geriye dönüşsüz bir ayrım yapmak lâzım: gencin öfkeli iradesini ezmek, “yıldırı” kelimesiyle karşılanan, “terör” kavramı ile tanımlanmak zorunda. Gencin yumruğu ise “şiddet” denilen kelimeye denk düşüyor. Zira gaz ya da sıvı hâldeki irade, kelimenin Arapça anlamına atıfla, sertleşiyor, katılaşıyor. Kavramların yer değiştirmesinde bir kasıt aramak lâzım bu anlamda.
Sevan Nişanyan’a göre, “şiddet” kelimesi (şedde, şedid, bu kökten) İngilizcedeki “violence” kelimesini Cumhuriyet sonrasında karşılamaya başlıyor. Cumhuriyet döneminde sertleşen, katılaşan, gerilen nedir? Neden bu kelime Cumhuriyet sonrasında politik bir içerik kazanıyor? Terör varsa şiddet var; o hâlde cumhuriyet denilen şey, kimlerin terörü?
“Terör” kelimesinin Fransız Devrimi’nden beri devletin uyguladığı baskı ve zulmü anlattığı biliniyor. Dolayısıyla bu kelimenin kendisini Fransız Devrimi ile tanımlı kılan Cumhuriyet ile birlikte gerilen, sertleşen halk dinamiklerinin ve bunların örgütlerinin uyguladığı şiddeti tanımlamak için kullanılması manidar hâle geliyor. Devlet, basit bir ideolojik hamle ile, kendisini mazlumiyet ve mağduriyet kisvesi içine sokabilmek için, bunların devlete özgü bir terör uyguladığını iddia ederek, toplumda destek bulacağını zannediyor. 37-38’de Dersim’e giden askerî birlikler bu devlete özgü terörü bastırmak için hamle yapıyor, dolayısıyla mazlumların tüm iradeleri hep başka devletlerin elindeymiş gibi bir yalan sürekli gündemde tutuluyor. Yani “mazlum devlet” zalim başka devletlere karşı içindeki “hainler”i ve bu hainlerin sözkonusu devletlerin terörünü somutlayan pratiğini ezmiş oluyor. Devlet bu sayede hem kendi ihanetini hem de terörünü gizlemiş oluyor.
“Dış düşmanlar” yalanı bu noktada gayet işlevsel. Bir taşla iki kuş vuruluyor ve hem mazlumların iradesi küçümseniyor hem de onların şiddetine karşı daha fazla güç uygulanması için gerekli zemin teşkil edilmiş oluyor.
Koalisyon döneminde üç ana payandasını (sosyal demokrasi, liberalizm ve milliyetçilik) çürütmüş olan rejim, bunları İslamî bir pota içinde eritmeye ve tüm düşmanlarını dümdüz etmeye mecbur kaldığından, Ak Parti var ediliyor. Rejimin ve devletin tüm bileşenleri bu sayede aklanma imkânı buluyor. Ak Parti rejimin kolektif terör mekanizmaları içinde örgütleniyor. Ama bir pota olarak İSLAM, neredeyse her gün pıtırak gibi çoğalan strateji merkezlerinin ortak bir adı olarak örgütleniyor (İleri Strateji Lisansüstü Araştırma Merkezleri?!)
Aklanma imkânı, Marx’ın tabiriyle, “yerin bir karış altında” akıp giden kolektif iradenin dizginlenmesi, kontrol altında tutulması, gerektiği yerde bastırılmasına muhtaç. Bu ihtiyacın giderilmesi için toplumun içinde ciddi bir kitle desteğinin meydana getirilmesi lâzım.
Örneğin bugünlerde Avrupa’ya da sirayet eden film ve karikatür eylemlerini Ak Parti kalemşorları sivriltip ülke içine çevirme derdinde. Bir yandan “aman oyuna gelmeyin, ABD büyükelçiliklerinden uzak durun” derken bir yandan da “Ekşi Sözlük’te daha fazla hakaret var, Turhan Selçuk’un karikatürlerine ne diyeceğiz?” diye hedef gösteriyorlar. Bölgede emperyalist zulüm zemininde cereyan eden başkaldırıyı bağlamından çıkartıp, ülke içinde kendi hasımlarına karşı bir silâha dönüştürmek istiyorlar. Yani örneğin bir Pakistanlının sokağı alevlendiren öfkesinin arkasında topluma ve tarihe kök salmış bir zulme dönük başkaldırı varken, bu kalemşorlar söz konusu eylemi kendi iktidarlarını pekiştirmek için istismar etmek istiyorlar.
Şiddet, başka bir hayat iradesidir. “Başka bir dünya mümkün” demek ise, hayatı es geçiyor ve o hayatta düşmanı netleştiren, düşmana karşı sertleşen bir öfkeyi toprağa gerisin geri gömen bir anlamı ihtiva ediyor. Bu yaklaşım, “büyük korku” olarak terörün doğal bir sonucu. Terörün, o büyük korkunun dağıtılması için ortaya konulacak “korkusuz bir hayat” iradesi de gene şiddete başvuruyor.
Neo-Osmanlı, bölge liderliği, tuhaf jeopolitik analizler, dünyanın ilk on ülkesi içinde olma isteği vs. hep başka bir dünya tasarımıdır aslında. Ve bu tasarımlar her zaman başka bir hayat iradesinin ölüsü üzerine basarak yükselir. Türkiye’nin büyümesi başka bir hayat iradesinin küçültülmesini gerektirir.
Burada ölenlerin ideolojik nitelikleri arasında fark yoktur. Yani “Ben Hz. Muhammed gibi yaşamak istiyorum” diyen de “bir Kürd olarak yaşamak istiyorum” diyen de “eşit ve âdil bir gerçekte yaşamak istiyorum” diyen de öldürülmek zorundadır.
Bu iradelerin öfke hâline “şiddet” değil de “terör” demek, efendilerin yanına oturma iradesinin yansımasıdır. Bireyci, liberal bir yerden, devletin mazlumların iradesinin arkasında ya da önünde “devlet” bulma ve gösterme gayretine kanmak ve sonuç olarak da eline bir “masumiyet” terazisi alıp mazlumların şiddetini yargılamaya çalışmak, çıkışsızdır.
Devletin zulmü önünde diz çökene “liberal”, devletin mazlumun iradesine ilişkin yalanlarına kanana ise “anarşist” denir. Bu kesimler, katılaşma/sertleşme içinde politik bir ayrım yapamamakta, mazlumların kolektif iradesindeki katılaşmayı devletin katılığı ile karıştırmakta ve esas olarak varlık gerekçelerini mazlumların kolektif iradelerini içeriden inceltme, yumuşatma görevi ile tanımlamaktadırlar. Bunlar esasında Bingöl’de BDP binasına yönelik korucu-ülkücü saldırısını gerçekleştiren güruhtan daha tehlikelidirler.
Diz çökmemek ve mevcut yalanlara kanmamak, yerin bir karış altında akan kolektif iradedeki kökünü kesmemekle ilgili bir meseledir. Bireysel rahatlama ve serbestiyet için köklerini kesenler, köksüzler, devlete ve/veya burjuvaziye teslim olmaya ahdetmiş olanlardır.
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>