Kadınlar Vardır!

7 Mart 2014 admin
1789’da Fransa’da devrim için ayaklananlar, burjuvalar ve baldırıçıplaklardı. Devrime katılan her iki sınıftan kadın ve erkeklerin amacı, monarşiyi alaşağı etmekti. Kadınlar bunun yanı sıra, erkek egemenliğini de monarşi ile birlikte tarihin çöplüğüne göndermek için mücadele ettiler. Burjuva sınıfı, Fransız Devrimi’nin, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik”i simgeleyen üç renkli bayrağını uzun süre taşıyamadı; baldırıçıplaklara ihanet etti. Fransız Devrimi aynı zamanda, burjuvazinin -kendi sınıfından olanlar da dâhil- kadınlara ihanetinin öyküsüdür.
Devrimde hem burjuva hem mülksüz kadınlar çok etkindiler. Burjuva kadınlar, dilekçelerle şikâyet, istek ve önerilerini dile getirdiler. Çok sayıda dilekçenin ana teması, politik haklardı. Proleter kadınlar ise oy hakkı, boşanma hakkı, eğitim hakkı gibi taleplere itiraz etmemekle beraber, mücadelelerini, kendileri için daha ivedi olan “ekmek sorunu”na yöneltmişlerdi. Tarihe “Kadınların Versay Yürüyüşü” olarak geçen eylemleri için 5 Ekim 1789’da Champs Elysees’de toplandılar. Silâhlıydılar, yol boyunca çoğaldılar, Versay’a vardıklarında altı bin kişiydiler. Sarayı kuşattılar, ekmek ve un istediler. Onların bu talebi karşısında bir başka kadın -Marie Antoinette- o meşhur sözünü söyledi: “Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler!”
Devrim sırasında kadının evdeki rolünü kimse sorgulamadı. J. J. Rousseau, “kadının yaradılış amacı evlenmek, eve yorgun gelen kocası için bir cennet yaratmaktır” diyordu. Özgürlük ve eşitliği yalnızca kendileri için isteyen erkeklerin buna bir itirazı olmadı. Bastille’in düşüşünün yıldönümünde ayaklanmada yer almış 850 erkeğe madalya verildi. Hâlbuki içeriye ilk giren isyancı, bir kadındı!
1789 Anayasası, haklar ve özgürlükleri yalnızca erkekler için düzenliyordu. Buna karşı Olympe de Gouges Kadın Hakları Deklarasyonu’nu yazdı, radikal reformlar önerdi. Baldırıçıplak kadınlar 1793’te Devrimci Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği’ni kurdular. Kendi isteklerini göz ardı eden Jirondenlere karşı Jakobenleri desteklediler. Ancak onlar da iktidara geldikten sonra kadınlar dâhil kendi sollarına karşı mücadeleye giriştiler. Olympe de Gouges giyotine gönderildi. 1795’te Kurucu Meclis bir bildiri yayınlayarak kadınların evlerine dönmelerini, kulüplere girmelerinin engellenmesini istedi. Derken, bütün kadın dernekleri, kulüpleri yasaklandı. Hortlayan gericilik ve estirilen terör sonucu kadınlar 1830’lara kadar sokağı terk ettiler, evlerine ve kiliseye dönmek zorunda kaldılar.
1848 devrimlerinde işçi sınıfı kendi bayrağı altında kendi sloganlarıyla yürürken, işçi kadınlar da yeniden sokaktaydılar. Kendi aralarında toplantılar, tartışmalar düzenliyorlardı. Omuzda tüfek, gerektiğinde savaşa, gerektiğinde nöbete gidiyorlardı. Kocalarına, kendileri evden uzaktayken çocuklara nasıl bakacaklarını anlatıyorlardı. 1848’de işçi sınıfının hem kadınları hem de erkekleri 1789’da yarım kalan şeyi tamamlamak istediler.
İşçi kadınların mücadele tarihinin en kahramanca bölümlerinden biri 1871 Paris Komünü’dür. İşçi sınıfı yeni bir dünya kurmak için barikatların arkasındaydı. Ancak erkek işçilerin kadınlara karşı tutumu, eskinin bütün geri, çürümüş, cins ayrımcı özünü barındırıyordu. İşçiler Proudhon’un etkisindeydi. Proudhon’a göre, erkek üstündü ve kadın ona itaat etmeliydi. Deha erkeğe özgü bir nitelikti, çocuklar, hadımlar ve kadınlar bu yeteneğe sahip değildi. Kadınlara sadece iki meslek uygundu: Ev kadınlığı ve fahişelik! Hâlbuki kadınların barikatlardaki cesaretleri, ölüm mangaları karşısındaki soğukkanlılıkları o kadar büyüktü ki, Komün’ü izleyen The Times muhabiri 19 Mayıs 1871’deki haberinde şöyle yazıyordu: “Eğer Fransız ulusu sadece kadınlardan oluşsaydı, ne müthiş bir ulus olurdu!” Gene de 1864’te 1. Enternasyonal kadınların üyeliğe kabul edilmesine karar verdiğinde Fransız delegasyonu buna karşı çıktı. Ölü kuşakların geleneği, yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöküyordu.
Kapitalizm, mevcut cins ayrımcılığını devralmış; kadınlara reva görülen “mutfak, çocuk odası, kilise” üçgenini itirazsız kabul etmişti. Ancak kadın işgücünün vazgeçilmezliği, kadını bu üçgenin dışına çıkaracak ve sistemin başını ağrıtacaktı. 8 Mart 1857’de 40 bin New Yorklu işçi kadın, 12 saatlik işgününü ve düşük ücretleri protesto etmek için başladıkları grevde polisle çatıştı. 8 Mart 1908’de ise yine New York’ta iplik işçisi kadınlar, sekiz saatlik işgünü ve işçi kadınların politik hakları için grev yaptılar ve yine polisle çatıştılar. Aynı tarihte New York’taki dokuma işçisi kadınlar da işten çıkarılmaları protesto etmek için işyerlerini işgal ettiler. Çıkan yangında 129 kadın yaşamını yitirdi. Clara Zetkin’in önerisiyle, 1910’da toplanan 2. Enternasyonal, 8 Mart’ı Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak benimsedi.
1917 Ekim Devrimi’ni başlatan St. Petersburglu kadın işçiler oldu. 7 Mart 1917’de (yeni takvime göre 22 Şubat) bir grup kadın işçi, kadınlar günü hazırlıkları için toplanmıştı. 8 Mart’tan itibaren, delegeler seçtiler ve komşu fabrikaları dolaşıp işçileri greve çağırdılar. İşçi kadınların bu muazzam yürüyüşü, devrimi tutuşturdu. Pravda‘nın başyazısı, devrimin kadınlara borçlu olduğunu itiraf ediyordu. Ekim Devrimi, kadın-erkek eşitliği konusunda çok ileri adımlar attı. Ancak zihinlerde yer etmiş köhne önyargılar bir çırpıda yok olmuyordu. Yasalar önündeki eşitlik, evlere ve toplumsal hayata hemen yansımıyordu.
Kadınların özgürlüğü, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyada mümkün. Ancak her devrim, eskisinin karşısına onun kostümleri ve ondan öğrendiği savaş naralarıyla çıkıyor. Kadınların sınıf içinde sınıf olmasına son vermek için kostümleri elden geçirmek, konuşulan dili, zihinleri her gün temize çekmek gerek!
Özgürlüğe giden bu uzun yürüyüşte yaşamını yitirenlerin hatırası, bize güç veriyor!
Yaşasın 8 Mart!
Yaşasın kadın dayanışması!
Sevda Ergin*
* Sevda Ergin 10 Aralık 1968’de, Kırşehir Çiçekdağı’nda dünyaya geldi, Gazi Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu Sevda Ergin’in yolu 1990’da İktidar Yolu dergisi ile kesişti. Fabrika Dergisi’nin yayına başlamasıyla Ankara’daki okur tabanının oluşturulmasında önemli katkıları olan Sevda Ergin, sosyalist çevrelerle dönem içerisinde oluşturulan ortak eylem platformlarında söz sahibi bir kişi olmakla beraber, dayanışmacı kişiliğiyle sevilen bir kişiydi. Ergin, 1990’lı yılların başında Özgür Gündem Gazetesi’nin Ankara bürosunda çalıştı. 1994’te FabrikaDergisi’ni yönetmek üzere İstanbul’a yerleşti. Fabrika Dergisi’nin Yazı İşleri Müdürlüğü’nü üstlendi. Daha sonraları hem Fabrika’yla ilgilendi hem de bir dershanede öğretmenlik yaptı. 37. doğum gününden bir gün önce mide kanseri teşhisi konulan Ergin, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde gördüğü tedaviye ve hayata olağanüstü bağlılığına karşın kurtulamadı ve 13 Nisan 2006 gecesi aramızdan ayrıldı. Anısı önünde saygıyla eğiliyoruz –İştirakî.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>