Türkiye İslamcısının Sancaktarı

9 Ocak 2013 admin
Türkiye İslamcılığı üzerine vardığım çok hazin sonuçları tartışmayı düşünüyordum. Sonra Suriye felâketi üzerine Türkiye İslamcısının angajmanını. Ama beklemeyecek bir konu çıkageldi, hem de bahsettiğim her iki konu için de giriş sayılabilecek bir mevzuu. Yeni çıkan, daha doğrusu çıkmaya hazırlanan bir yayın: Sancaktar.
Bu derginin tanıtım sayısını gördüm ve ne mükemmel bir örnek, ne kuvvetli bir temsil diye düşündüm. Türkiye İslamcılığının anlamlı bir temsili olan bu dergiyi şöyle bir yoklamak basbayağı vacipti ve adı üstünde süreli yayın, beklemezdi. Buyurun:
Derginin geneli gibi H. Albayrak’ın imzasıyla çıkan başyazıda da,  hakikatli, sorumlu bir yaklaşım, bir derinlik aramak nafile. Gençliğin hamlığı ve heveskârlığı ile çıkarılmış bir liseli ya da üniversiteli dergisi değilse, günümüzün şu ilginç ifadesini her ikisi için de kullanabiliriz. Dergi gibi, “boş-beleş” bir başyazı.
Suriye meselesine tam olarak nasıl bakmalıyız?
Suriye meselesinde Türkiye İslamcısının tipik yaklaşımı için Sancaktar’ın bu tanıtım sayısı bize güzel malzeme veriyor. Suriye meselesine nasıl bakması gerektiğini bilemeyenler veya kısmen bilenler olabilir tabiî(!), onlar için 29 maddede paket olarak sunulmuş “Suriye meselesine tam olarak nasıl bakmalıyız?” denilerek. Evet, başlık aynen böyle.
Esad yanlılarınınkine çok benzer şekilde bir propaganda metni var. Hakkın değil, her şey pahasına, hakkı da bütünüyle unutmak pahasına, bir iktidarın ya da iktidar olanağının tarafı olan bütün fanatiklerinki gibi gerçekleri çarpıtan, sansür eden, olayların sadece bir yönünü gösterip, yorumlara kurban eden bir metin. Bu “tam olarak nasıl bakmalıyız” belleticiliği bana bir zamanlar TRT’de yayınlanan “Anadolu’dan Görünüm” programını hatırlattı, hani bize Kürt meselesine tam olarak nasıl bakmamız gerektiğini öğretmeye çalışırdı.
Sadece işine gelenleri söyleyip, diğerleri yokmuş gibi davranan bir metin dedim ama yine de şu satırlar bu metinden esirgenememiş (Ne de olsa, gerçeklerden bütünüyle kopmuş bir sözün kandırma kabiliyeti de zayıflar): “Esed rejiminin tepesine bineceği ileri sürülen ABD ve diğer Batılı devletler, bizzat savaşmak şöyle dursun, savaşmakta olan Suriyeli devrimcilere silâh vermeye bile yanaşmadılar. En azından hatırı sayılır bir silâh yardımında bulunmadılar.” (Altını ben çizdim.-C.Ö.) Demek ki silâh verdiklerini (niye veriyorlarsa?!) açıktan itiraf edecek düzeyde kabul ediyorlar ama Batılı devletlerde yine de hatırı kalmış bizim sancaktarların.
Tek bir argümanı bile bu yazıdaki yaklaşımın, adalet penceresinden bakıldığındaki çürük temelini gösteriyor.  Esad’ın diktatörlüğünden ve zulmünden bahsediliyor. Çok haklı bir şekilde. Hiç tartışmaya gerek yok, “ama”sız karşı olmak gerekiyor. Ki hep diktatördü ve zalimdi. Peki, sonra ne diyor bizim sancaktarlar: (Erdoğan hükümetinin tam destekledikleri politikasından bahsedildiği bir yerde:) “ ‘Suriye’de zalim diktatörlük bugün mü kuruldu? Düne kadar Esed’le kol kola gezen siz değil miydiniz?’ gibi saçma sapan lakırdılar bu tavrın asaletini gölgeleyemez” miş… (a.b.ç. -C.Ö.)
Bu lakırdılar niye mi saçma sapan oluyormuş, çünkü o “kol kola zamanlar”da ne bir ayaklanma varmış hükümetin destekleyeceği, ne de böyle katliamlar hükümetin tepki göstereceği. Böyle deyince insanın aklına Roboski geliyor ve zindanlara atılmış 7 den 70’e binlerce ve binlerce sivil Kürt. Bırakın Allah aşkına, asil tavırlı hükümetmiş…
Elbette öyle diyecekler çünkü böyle lakırdılara “saçmalama!” diye gürültü çıkarmaktan başka yapabilecekleri bir şey yok. Geçenlerde Mehmet Bekaroğlu demişti, 2004 senesinde Doğu Konferansı çerçevesinde Suriye’ye gittiklerinde Esad sarayına davet etmiş. Aralarında müzakere edip “diktatörle işimiz olmaz” deyip gitmeme kararı almışlar da, Hakan Albayrak davete icabet yanlısı olup itiraz etmiş, “bırakın bu solcu tepkileri” diyerek. Ha, bir de Nihat Genç…
Sebeplendikleri iktidar oralarda da tahakküm kursun diye bugün bütün Ortadoğu’yu ateşe atabilecek gelişmeleri körükleyenler, yine bu iktidarın “Kardeşim Beşar” zamanlarında en ateşli Suriye rejimi dostluğu şampiyonu değil miydiler? Hakan Albayrak’ın arşivlerde duran “Kardeşim Beşar” dönemi yazıları zamanında, Mazlum-Der Beşar kardeşlerinin zulmüne tanıklık ediyordu da bu tanıklık hiç destek görmüyordu.
Tam olarak nasıl bakmamız gerektiğini yazmışlar madem biz de biraz daha gayret gösterelim deyip bu yazıdan bir alıntı daha yapıyorum. Burada da yaklaşımın adalet açısından, ahlâkî açıdan yanlış olması bir yana, ayrıca bir çocuğunki kadar ayakları havada oluşunun eminim sizleri de güldürecek ifadelerini paylaşıyorum ki boşuna emperyalizm endişesi duymayasınız:
“Bölgesel entegrasyonu/bütünleşmeyi hedefleyen Türkiye vaziyete hâkim olunca emperyalistlere armut toplamak düşer.” Onlar böyle hakikatli lakırdıları edince bize de gülmek düşer, acı acı gülmek. Onların akılları ve ayakları bir çocuğunki kadar havada olabilir ancak halkların, ne Suriye, ne Türkiye, ne hiçbir Ortadoğu ülkesinin milyonlarca insanının hayatları çocuk oyuncağı değildir, böyle şımarık, sorumsuz oyunların, iktidar heveslerinin oyuncağı değildir. Ayrıca çocukluk çocukken masumdur.
O 29 maddelik propaganda metnine karşılık 9 madde yeter yalanın perdesini yırtmaya. Mesela Haluk Gerger’in, Özgür Yazarlar Birliği çevresinden arkadaşların, Atasoy Müftüoğlu’nun yazdıklarına bakalım. Esad’ın diktatörlüğü ve zulmü karşısında ikirciksiz tavrı olan bu yürekli sözlerde, her biri kendi dünyasından gerçeğin hiçbir yönünü gözden saklamaya çalışmadan halkların, adaletin çıkarlarına dikkat çekmekte. (Hani bizim embedded İslamcıdan farklı olarak, gerçekle, ama her yönüyle yüzleşme cesareti ile.)
Peki, bu amigolaşmış İslamcının, örneğin yine bu Sancaktarnüshasında da (Ali Bulaç, Atasoy Müftüoğlu vs’ye Açık Mektup örneğinde) olduğu gibi, gerçeği başka yönleriyle de birlikte söyleyenlere karşı tahammülsüzlükleri bir zamanlar faşistlerin “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız” faşistliğini çağrıştırmıyor mu? Ülkücü dostlarla hasbıhal eğer buysa yapmayın beyler. İnanın herkes, hepimiz gibi onlar de geçmişten pek çok ders çıkarmışlardır. Mesela yine ülkücü olabilirler ama faşistliği geride bırakmıştır birçoğu. Onlardan da öğrenebileceğiniz pekâlâ iyi şeyler de olabilir. Ha sahi, siz öğrenecek değilsiniz ya, öğreten adamsınız; hasbıhal de zaten o yüzden, değil mi?
Bu eller tekrar kuracak rahmanî bir ümmet imparatorluğunu…
Kısa ama güçlü bir anlatımı olan bir başka yazıya geçiyorum. Bunların bakışındaki Osmanlıcı iktidar sakatlığını, sorumsuz şımarıklığı gayet canlı resmeden, halklara, başkasına saygıdan, sorumluluktan nasiplenmemişliği çok iyi özetleyen bir yazı.
Sayfanın ortasında Cüneyt Arkın’ın fotoğrafı, yazının başlığından haykırıyor:“Allah’ım, bu ellerle mi?” Yeşilçam filmi ile kendi durumlarını izah etmek üzere özetlemişler: Hayatın kazığını yiyerek alkolik olan başarılı cerrah, çocuğu ya da eski sevgilisini ameliyat etmek zorundadır. Titreyen ellerine bakıp başlıktaki soruyu sorar. Yani bu alkolik (ya da hasta diyelim) nasıl da Osmanlıya benzemektedir. Osmanlı yıkılmış, ümmet bölünmüş falan. Ah bu devletini kurtarmaktan usanmayan (yani hakka teslim olmak yerine Devlete kulluktan asla şaşmayan) Türkiye İslamcısı…
Ne olur sonra: Duvarları yumruklayıp, şişeyi kıran başarılı cerrah alkolü bırakır, başarılı bir ameliyat yapar. Böylece tekrar eski mutlu günlere dönülür. Müş. Yani: “Hepsi köşktedir artık: Aşçı, şoför, bahçıvan, ailenin küçük çocuğu mutlulukla koştururken…”  “Son” yazar, film bitermiş…
Buradan ders çıkarılıyor ve “…bu zamanda bizim işe soyunup, çığlık atmamız alkolü bırakıp…” deniyor. Alkol kullanmadıklarını biliyorum ama onları böylesine sarhoş eden her ne ise ondan uzak durmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü sarhoşluğunuz hakikaten çirkin.
İşte hayalleri bu, onlar Osmanlının bakiyesi olarak haliyle konağın efendisi, başarılı cerrah oluyor, Suriye, Irak, Filistin, Cezayir, Bosna haliyle aşçı, şoför, bahçıvan. İnanın aynı o Türk filmlerindeki gibi olduğunu düşünüyorlar, herkes bütün Osmanlı tebaası, Osmanlının kulu olmak için yanıp bitiyor sanki. Hayalleri, o konakta bizim bu şımarık çocuklara ve onların ağababalarına uşaklık etmek ya zaten!
Onların hayallerini bilmiyoruz ama bizim sancaktarlarınkini aynen onların ifadesiyle, yazıyı bağlayan son cümleleriyle aktarıyorum:
“Bu eller tekrar kuracak rahmanî bir ümmet imparatorluğunu.
İnşallah tekrar mesut bir şekilde yuvamıza dönüp bahçıvanın ensesine tokat gözüne parmak oynayacağız. Neden olmasın? İnşallah…”
Biz de, inşallah ne sizin gibi veletlerin bahçıvanların ensesine tokat, bilmem nesine parmak oynamasına, ne de babalarınızın onları sömürmesine, size oyuncak etmesine sessiz kalmayacağız. (Evdeki çalışanla evin sahiplerinin ilişkilerini anlamak için, ille de sinemadan yardım alacaksak, herkese “Çoğunluk” filmini öneririm, bu konuya gerçekçi bir değinmeyi Yenisinemacılardan gelen bu filmde bulabilirsiniz.)
A. Jolie in, A. Müftüoğlu out…
Kapaktan sonraki ilk sayfanın başında Tayyip Erdoğan olmak üzere, Numan Kurtulmuş’dan, Aziz Üstel’e, Angelina Jolie’ye kadar bir kısım zevata iltifatlarla çiçek uzatılırken, Ali Bulaç, Atasoy Müftüoğlu vs. ile Ahmet Altan saldırıya hedef oluyor.
Fethullahçılarla, Tayyip Erdoğan’ın arası kimseden gizlenemeyecek kadar açılıp, daha doğrusu (büyük patronun nezaretindeki) paylaşım artık en tepeye doğru ilerlediği için kaçınılmaz bir şekilde kavga çıkıp, kılıçlar herkesin önünde şakırdamaya başladığında, Fethullahçıların mevzilerinden cengâverliğe devam eden Ahmet Altan’a da hâliyle yarım sayfalık bir giydirilme işlemi layık görülmüş.
Davalarının bakanı Ahmet Davutoğlu’na ise sadece 1 sayfa… Olsun, az veren candan…
Düşünebiliyor musunuz? Bir davanız var, ne menem bir dava ise bir de bakanı var. Doğru. Dava bu, bakanı da bu. Ama eksik, davanın hükümeti, bakanları var. İdris Naim Şahin’den Ertuğrul Günay’a, Cemil Çiçek’ten, Tayyip Erdoğan’a. MHP’lilerin de bir efsane bakanları vardı değil mi? CHP’lilerinki hele… Her neyse… Biz sancaktarları izliyoruz şimdi.
Çizgisinden ödün vermeyen istikrarı ile işte Türkiye İslamcısı. Bundan yarım asır önce, yine Suriye hedefe konmuş, bunların davalarının bakanları ve başbakanları ABD’ye bırakın biz saldıralım demiyorlar mıydı? Diğer konular tartışılabilir ama istikrarda on numara bizim İslamcılar. O zaman da “yürü ya kulum” deseler sancağı alıp Suriye’nin üzerine yürümeye yanan davalarının bakanları, başbakanları ile aynı duygusal ilişki o zamanın İslamcısında. Kimin mi? Mesela Necip Fazıl üstadlarının. Aradan yarım yüzyıldan fazla geçmiş, resim hiç değişmemiş. Davalarının bakanları, başbakanları ile davalarının sancaktarları arasındaki ilişki.
Son olarak, Atasoy Müftüoğlu ile ilgili Sancaktardergisinin bana yazdırdığı bu ara başlık bir şakadan ibaret değil. 5 açık sancaktar mektubunun olduğu bir sayfada, Ali Bulaç, Atasoy Müftüoğlu hainlikle damgalanıp, iktidar diliyle pişmanlıktan yararlanmaya çağrılırken, Angelina Jolie’ye yazılan bir diğer mektup ile sayfa şöyle bitiyor: “Teşekkürler Angelina Jolie.”
Ne demeli. Teşekkürler Angelina Jolie! Türkiye İslamcısını resmetmek için çerçevenin bir köşesini tuttuğun için…
Cemile Özcan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>