Denge Keçika Kurdistane

26 Mart 2013 admin

Bize İhanet Edenler, Kimdir Onlar? Sosyal-demokratlar!

Devrimcilerin ölümlerine ev sahipliği yapan beynelmilel mezarlık kentinde üç fidan toprağa düştü. Çok allandılar, pullandılar, yere göğe sığdırılamadılar. Ama bazen övgü kimileri için kavgada yaşatılması gereken değerleri anımsatır, bazen bir örtbas edip geçiştirme aracıdır. Paris suikastının kim tarafından neden işlendiği meçhul ve son derece spekülatif bir meseledir, TC’nin komplo teorisyenlerine yaraşır “akıl yürütmelerine” çağırır. Hele sonrasında konuşan, Devrimci Karargah’a sızmış kimi tiplerin Ankara’daki teyzelere dair söyledikleri düşünüldüğünde, olup bitenlerden tiksinmek, malumun ilânının getirdiği o ağır mide bulantısını tekrar hissetmemek işten bile değil. Ancak tüm bunlar meselenin spekülatif boyutu. Bizi pek bir yere götürmez, bundan kaçınmak da gerekir; bu, dipsiz bir kuyudur.
Bir de bu meselede göze çarpan kimi olgular var. Bu olay Kürtler ile devlet arasında bir “Habur” işlevi görmüş ve karşılıklı bir sınama olmuştur, sonuçta sürdürülebilir bir denge yakalanmıştır. Ancak, bu olayı PKK’ye sıkılmış bir kurşun olarak nitelendirenler meseleye “dar yaklaşmaktadırlar.” Burada bakılması gereken şey, kurşunun PKK’nin neresine sıkılmış olduğudur. Kürt hareketinin merkezî kadroları tarafından her daim önemsenen bir figür olsa da bu seneki 8 Mart bir atfı itibariyle özeldi. Zira, Kürt kadın hareketi Sakine Cansız ile Rosa Lüksemburg’u eşitleyen bir şiar ile 8 Mart’ı Dersim’de sonuçlandırdı. Osman Öcalan, bir röportajında örgütün Kürt-solcu-Aleviler tarafından ele geçirilmiş olduğunu söylüyor. Silâhsızlanma tartışmaları ilk başladığında burjuva medyada ilk silâh bırakan grubun bunu Dersim’de yapacağı söylenmişti. Kürt kadın hareketinin yayın organları ise bu cinayetten bahsederken “direnen PKK’nin” hedef alındığını belirtiyor. Sakine Cansız’ın “önderlikle” ilişkisi zaten malum. İnsan, bazen PKK’nin kurgusal hâlinde bu açı farkının kadınları güçlendirmek ve “Önderlik” karşısında onları “görece özerk” kılmak için bilinçli bir hamle olarak mı kurgulandı yoksa basbayağı araları açık mı diye düşünmeden edemiyor.
Rosa Lüksemburg ilginç bir figürdür. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Almanya’da sosyal demokrasinin eliyle burjuva devrimi, yani müesses işçi sınıfının silâhıyla burjuva bir alan açılır. Sosyal Demokrasi içerideki nizamı tahkim ettiğini düşünür ve işçi-köylü-burjuva ittifakıyla Almanya’nın emperyalist emellerinin bayrak sallayanı olur. Rosa ise bu çizgiden kopar, Karl Liebknecht “Düşman Kendi Ülkemizdedir” der. Dolayısıyla Rosa, savaşı içeri taşımak ister. Sosyal demokratların ve proto-faşist kontraların marifetiyle (Karl ile birlikte) öldürülür, Alman Komünist Partisi sosyal demokratlardan hallice bir Sovyet uydusuna dönüşür. Rosa, hem Lenin’e hem de Sosyal-Demokratlara ama en çok da kapitalizme karşı koymuştur. Sömürge sorununu dışsal değil işçi aristokrasisi yaratan içsel bir sorun olarak ele almıştır. Sovyetlerle ilişkileri ve sıkıntılı yanları bir yana, Alman komünistlerinin bir sözü vardır: “Bize İhanet Edenler, Kimdir Onlar? Sosyal Demokratlar!”
Tüm devrimler pekiştirme ve iç tahkimat döneminde en diri ve devrimi ileri taşımak isteyen unsurları tasfiye ederler. Toplumsal alt-üst oluşlar ve parçalanmalar hem bir önceki ahvale karşı koyarak onu çözen hem de bir sonraki düzen içerisinde kendisine yer bulamayacak unsurlar açığa çıkarır: Rosa, Kronstadt, Mahno! Cadılar her yerde!
KCK operasyonları Kürtler içindeki güç dengelerini değiştirmiş, Kürt sorununu bir özgürleşme arayışından kurumsal bir tanınma sorununa indirgemeye meyil etmiştir; en çok da önderliğinden güç alan kadının elindeki kozları sarsmış, harekette onun konumunu zayıflatmıştır. KCK operasyonları bugünkü atmosferi mümkün kılan bir karşı-devrim mi acaba? Bunun için içeridekilerin kim olduğunu daha iyi bilmek gerek ama bu şimdilik bir soru işareti olarak kalsın. En nihayetinde devletle anlaşmak demek “Gewer’deki taş atan genci nasıl teskin eder ve yönetilebilir kılarız, kadın devrimini bir kimlik meselesine hapsederiz” sorularının ister istemez tartışılacağı düzlem olacaktır. Zira, eninde sonunda bir “yönetim şekli” tartışılacak ve birileri de yönetmeye konu olacaktır, belki de kendi kendilerini yönettiklerini sanarak. Burada “kendi” olmanın ne demek olduğu elbette gündeme gelecektir.
Örgütsel birliğini bozmak istemeyen ve bunda sonuna kadar haklı olan Kürt Hareketi içerisindeki Kürt Özgürlük Hareketi Kürt kadın örgütlenmelerinin şiarı buradan da okunabilir. Bu verili konjonktürün dayattığı bir iç mücadele olabilir. Kavga konusu şudur: Kürt ne demek? Özgürlük ne demek? Devrim nedir? Yani, önderliğin bugüne kadar söylediklerini nasıl birleştirip, o çelişik paradigmayı nasıl anlamlandıracağız? Paradigmayı kim nereden nasıl yakarsa!
Bu olay nedense bundan yıllar önce bir şafak vakti öldürülen başka bir Kürt kadını olan Sabahat Karataş’ın ölümüyle ilgili tartışmaları belli yanlarıyla anımsatıyor gibi.
Zeynep Kaledaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>