Reformizmin Keskin Kokusu I

13 Kasım 2008 admin
“(…) bu anlayış gerçek düzeni tersine çevirmekte ve üst yapıyı alt yapının yerine koymaktadır, daha kesin biçimde söylemek gerekirse, sömürüyü hasıraltı edip bir tek baskıyla ilgilenmekte ya da aynı yanlışın daha ileri bir biçimi olarak, emperyalizmin en ileri aşaması olarak sunulan tekelci devlet kapitalizmi aşamasında sömürünün artık kendi özüne, yani baskıya indirgendiğini ya da aradaki ince farkı hissettirmek istersek, sömürünün pratikte baskı olup çıktığını söylemektedir.”
İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları
Louis Althusser
Üstyapı kurumlarının ve ideolojilerinin nakliyecisi, Althusser’ci terminolojiyle taşıyıcısı, küçük burjuvazidir. Althusser’ci ekol, insanların tarihin protagonisti (ana karakter/başkahraman) olmamaları anlamında, “toplumsal ilişkilerin taşıyıcısı” olduklarını söyler. Bu, özünde bir hümanizm eleştirisidir. Hümanist ideolojilerin önermelerini yanlışlamak üzere Althusser, toplumun insanların aralarında kurdukları öznel ilişkilere indirgenemeyeceğini belirtir. Tarihi kavramanın yolu, insanların tâbi oldukları nesnel toplumsal yapıların (sınıf mücadelesi, üretim ilişkileri, ideolojiler) kavranmasından geçer. “Taşıyıcı” kavramı, özneliği dışarıda bırakmakla yerinde görünse de “hamil”, yani “elinde bulunduran” anlamına da gelmesiyle, bir şeyin bir yerden başka bir yere nakledilmesini anlatmaktan çok, o şeye yataklık etmeyi ifade eder görünmektedir.
Oysaki taşıyıcı, “toplumsal yatıştırıcı ve yapıştırıcı” anlamında, Gramsci’nin deyimiyle, “ortak ideoloji”nin ve bunun ayrı ayrı bileşenlerinin sadece etkileneni olmak anlamında hamili değil, aynı zamanda bu ideolojilerin yayıcısıdır. Örneğin öğretmen burjuva eğitimin (ve her türlü ideolojik işleviyle o eğitimin müfredatının), doktor burjuva tıbbın, memur (belki bir avukattan daha çok) burjuva hukukun yayıcısı ya da şimdilik kullanmayı uygun gördüğümüz terimle nakliyecisidir.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken, yukarıda sayılan meslek gruplarının tamamının küçük burjuva unsurlar olduklarıdır. Althusser’ci “taşıyıcı” kavramı ve “nakliyeci” terimi bu noktada da farklılaşmaktadır. Zira Althusser ve ekolü, taşıyıcıyı net bir sınıfsal ayrıma tâbi tutmaz ve tersinden bir hümanizmle insan kavramsallığı üzerinden tekil kişilerin “ideoloji taşıyıcısı” oldukları savıyla taşıma işlevini gücül anlamda herkese ya da en iyi olasılıkla bütün toplumsal sınıflara yüklerken, “nakliyeci”, nakliyeciliğin toplumsal doğası gereği, küçük burjuva olmak zorundadır.
Soru, nakliyeciliğin toplumsal doğasının ne olduğudur. Nakliyeci, aynı anlama gelmek üzere küçük burjuva, artı değer yaratmamakla “üretim-dışı”dır. Burjuvazi ve proletaryaya karşıt olarak yer aldığı bu konum dolayısıyla küçük burjuva, halkın pek yerinde tabiriyle, “her devrin adamı”dır.
Toplumsal bir kategori olarak emeğin sosyalizasyonu iktisadî aynada üretim güçlerinin gelişimi olarak yansır. Üretim güçleri gelişir, üretim ilişkileri dönüşürken bu süreçten ekonominin belirleyici düzleminde, yani son kertede, hemen hemen hiç etkilenmeyen (feodal dönemin orta sınıfı olan burjuvazi hariç tutulmak kaydıyla) orta sınıftır.
Örneğin bir doktor, bir öğretmen, bir memur, sınıflı toplumun her tarihsel aşamasında bulunabilir. Üretim tarzının değişmesi hâkim sınıfın toplumsal paradigmalarına tâbi olmak dışında seçeneği bulunmayan bu sınıf üzerinde ideolojik etkileri dışında yaşamsal (ve yapısal) anlamda hiçbir etki bırakmaz. Bu sınıfın mensupları içinde siyasal rejime muhalefet edenler ya sömürünün baskıya dönüştüğünü, mensup oldukları sınıfın nicel büyümesinin işçi sınıfının politik etkinliğini kıracak ölçüye ulaşıp yine bu sınıfın ideolojik ya da fiilî öncülüğünü geçersizleştirecek bir nitel sıçrama aşamasına geldiğini, böylelikle ideolojik ve fiilî öncülüğün kendilerine geçtiğini ya da orta sınıf kavramsallığının burjuva ideologlarının manipülasyonun sonucu olan teorik bir yanılsama olduğunu, böyle bir sınıfın artık var olmadığını, dolayısıyla, örneğin yukarıda sayılan meslek gruplarının Derrida’vari yapı-sökümcü bir bakış açısıyla artık sınırları belli bir sınıfa dâhil edilemeyeceğini ancak burjuvazi ordusunun astsubayları olarak görülebileceklerini iddia eder.
Her iki yaklaşımın da politik-pratik gerekçeleri anti-devrimcilik ve hâkim sınıfın hâkim ideolojisinin nakliyeciliğini üstlenme parantezine alınabilir. Bu gerekçelerin değerlendirilmesine geçmeden önce nakliyeci sınıfın analizini özet olarak tamamlamakta yarar var.
Öncelikle belirtilmesi gereken, sınıfın salt ekonomik bir kategori olarak değerlendirilemeyeceğidir. Yukarıda sözü edilen yaklaşımlardan ikincisi burjuvaziyi değerlendirirken gösterdiği cömertliği küçük burjuvazi için göstermez ve sorunsalının bekası gereği onu toplumdaki iktisadi ilişkiler düzlemine hapseder. Böylelikle bakkalın tarihe karışması, demircinin, turistlerin para karşılığı sırtına bindikleri deve türünden, bir hatıra fotoğrafı nesnesine dönüşüp sosyo-ekonomik etkinliğini yitirmesi küçük burjuvazinin yok olması anlamına gelir. Bu yaklaşıma göre, küçük burjuvazi esnaf ve küçük tüccardan mürekkeptir.
Tersine orta sınıfın giderek hacimlendiğini savlayanlar da bu sınıfın proleterleştiğini söyleyerek aynı ekonomizmi sürdürmektedirler. Avukatlar, doktorlar, mühendisler, memurlar, öğretmenler gibi meslek gruplarını bu grupların sosyal hak mücadeleleri bağlamında işçi sınıfının doğal müttefiki olarak görenler, işçi sınıfının ekonomik mücadelesiyle de ortaklaşılması gerektiğini, bu ikili mücadelenin bileşenlerinin -sosyal ve ekonomik hakların- zaten hemzemin olduklarını söylerken, bilinçli ya da bilinçsiz bir tahrifat içindeler.
Zira işçi sınıfının asıl yaşamsal mücadelesi olan politik mücadele bu tabloda kendine yer bulamamaktadır. Ayrıca sosyal ve ekonomik haklar hiçbir surette hemzemin değildir. Sosyal haklar örneğin SSGSS düzleminde düşünüldüğünde temelde devletle göbek bağı bulunan kesimleri ilgilendirmektedir; sosyal anlamda kaybetmekten imtina edecekleri hakları bulunanlar bunlardır. Bu kesimin temsilcilerince memurun artık eski memur olamayacağı her yerde serzeniş konusu edilmektedir.
Diğer taraftan “sosyal haklar” kavramsal olarak hiç değilse burjuva hukuku düzleminde karşılığını bulsa da ekonomik haklar lafzı tastamam totolojidir ve sömürüyü gizlemeye yöneliktir. Bu bilim-dışılık, Anayasa Mahkemesi’nin sosyal devlete ilişkin çeşitli tanımlamalarında “emek-sermaye dengesi”ni sağlamaktan söz edilmesiyle örneğini bulur. “Emek-sermaye dengesi” denen mistifikasyon, gerçekten de sosyal devletin temelidir ve bu dengeyi kuran unsur işçi sınıfı değil, küçük burjuvazidir. Hâkim ideolojinin etkilerine elbette proleterler de maruz kalabilirler ve Althusser’in verdiği örnekle, sözgelimi bir mühendis olmadan işlerin yürüyemeyeceğini, dolayısıyla müdür, mühendis gibi küçük burjuva unsurların daha kıymeti haiz olduğunu düşünebilir, ancak son tahlilde bu ideolojinin yeniden üretimini yıkacak dinamik devrimci güç sınıf mücadelesinin kendisidir ve işçiler bu mücadelenin doğal neferleridir.
Salınım hâlinde bir toplumsal mevcudiyeti bulunan küçük burjuvazi bu mücadelede safını nesnel yapılara olan tâbiyeti dolayısıyla konjonktürel olarak bulur.
Temelde yukarıda özetlenen iki yaklaşımdan ilki, önsel olarak küçük burjuvaziyi büyük burjuvazinin safına atıp baskıya (zulme) kör bakmakta, ikincisi ise bu sınıfı genel bir halk-emekçi soyutlaması içinde çözüştürüp orta sınıfın kimi mensuplarına bir parti ya da örgüt kimliği vererek onları (kendilerini komünist ilân eden partiler türünden) proleter ilân etmektedir.
Küçük burjuvaziye ilişkin sınıfsal tanımlamanın ekonomist biçimi, toplumun bir bölümünün sömürüden payını alabilmek üzere yetiştirildiği, buna yönelik spesifik bir eğitim aldığı, yani kısaca “meslek” sahibi olduğunu unutmaya ya da hiç görmemeye meyillidir. Meslek meşgâle ya da uğraş değildir. Sözcük batı dillerinde (İng. ve Fr. profession, Lat. professio) belli bir kalifikasyon gerektirmek anlamında “profesyonellik” sözcüğüyle aynı kökten gelir. Türk Dil Kurumu sözlüğü de mesleği “belli bir eğitim ile kazanılan sistemli bilgi ve becerilere dayalı… iş” olarak tanımlamaktadır. Bu, meslek sahibinin yaşam pratiğinin işçininkiyle arasındaki yarığın birincisinin belli bir formasyon sahibi olmasıyla açıldığını ifade eder.
Zanaatçılar dışarıda tutuldukta, işçi ile emekçi yani çalışan arasındaki fark, çalışmanın en temel şeklinin, (işçinin aksine) maddenin biçim değiştirmesi eyleminde bulunmak değil, ya birine maddeyi değiştirmesi yönünde talimat vermek ya da belki son söyleneni de kapsamak üzere maddenin (ya da maddî ilişkilerin) (fizikî, hukukî, pedagojik vs.) bilgisini (ya da işlevini) dolaylı ya da dolaysız paraya tahvil etmek olmasıdır. İşçi ile emekçi ya da meslek sahibi arasındaki ontolojik yarığı açan “formasyon” bu noktada işlerlik alanı bulur.
Çalışmak maddeyi (maddî olanı) pazarlamaktır. Bu çalışanın (emekçinin ya da meslek sahibinin) bir pazara nesnel olarak gereksindiği anlamına gelir. Ancak maddeyi değiştiren (ve zanaatkârdan farklı olarak, onun nihaî ürünle toplumsal-psikolojik-ekonomik, hattâ ideolojik düzeylerde kurduğu bağları kurması olasılığı bulunmayan) işçinin pazardaki yeri bir zorunluluğun neticesidir. İşçi için pazar, işgücünü satmak zorunda kaldığı bir hapishaneyken, emekçi için ekmek kapısı ya da sınıf içi konumuna göre teknesidir. Kapı ya da tekne; emekçi-meslek sahibi, pazarın yasalarının işlemesine bir biçimde muhtaçtır, ancak tekelci kapitalizm döneminde bu yasaların dönüp dolaşıp onu da vurabileceğini ve ol sebepten rehabilitasyona tâbi tutulabilirliğinin bir gereklilik olduğunu ideolojik planda kabul eder.
M. Ocakçı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>