Regis Debray’nin Marksizmi

16 Mart 2009 admin
Regis Debray Latin Amerika devrimi ile ilgili birbirine sıkı sıkıya bağlı üç çalışma kaleme almıştır. Sözkonusu çalışmalar, marksist-leninist analizin son yıllarda ortaya çıkan en parlak örneklerindendir. Debray’nin yazılarını diğerlerinden ayıran şey ise onun devrim yapmak üzerine leninist bakış açısına bağlı kalarak devrimin teknik, politik ve askerî bir sorun olduğunu iddia etmesidir. Bu özellik, yazılarına iç bütünlük ve açık bir nitelik kazandırır. Sahip olduğu ton 1917’nin isyankâr münakaşalarını ve manifestoların yakıcı aciliyetini hatırlatır. Bütün aksilikler ve zorluklar onların aşılabileceği bir perspektif üzerinden değerlendirilir. Eğer elde edilen dersler öğrenilirse, tüm bunlar güncel hâle gelebilir. Gerçekleştirilmesi çok büyük ve muhteşem bir çabayı gerektirse bile devrim bugün ve şimdi gündemdedir. Yorumcunun görevi, devrimci deneyimin teorik dönüşümü boyunca devrimci pratiği aydınlatmaktır.
Küba’da, Debray’nin Devrim içinde Devrim mi? çalışmasının iki yüz binden fazla kopyası satılmıştır. Fidel’le yapılan tartışmalara dayanan bu çalışma, Latin Amerika’daki yeni Küba gerilla taktiklerini saptar. Makaleler, tümüyle uzlaşmaz devrimci etiğeâit çarpıcı ve alışılmadık bir kombinasyonu ve ayaklanmanın ayrıntılı ve somut tekniklerini sunar. Diğer taraftan, tüm çalışma, Havana’da ilân edilen yeni kategorik zorunluluğun ışığı altında kaleme alınmıştır: “Bir devrimcinin görevi devrim yapmaktır.” Bu kesin ahlâkî görev her sayfada kendisini hissettirir. Aynı zamanda, Devrim içinde Devrim mi?’yi okuyan bir kişi, Latin Amerika’nın ormanlarında ve dağlarında faaliyet gösteren küçük bir gerilla birliğinin kuşatılmış dünyasına âit pratik ihtiyaç ve görevlerin içine dalar. Çalışmanın büyük bir bölümü, “yaklaşık bir metre karelik naylon elbise, silâh yağı kutusu, bir miktar tuz, şeker ve bir çift bot”un hayatî önemiyle ilgili sorunlara ayrılmıştır. Debray kendince şu yorumu yapar: “dışarıdan görüldüğü biçimiyle, bunlar birer ayrıntı, sınıf mücadelesinin ‘maddî sınırlılıklar’ıdır, küçük ve bu sebeple ikincil önemde şeylerdir.”
Kitabı tanımlayan devrimci etik ve teknikler kombinasyonu şüphesiz Küba’da oluşan özgün kültürel geleneğe çok şey borçludur. Devrim yapmaya dönük direngen ahlâkî zorunluluk, devrimcinin yaşayacağı tehlikeler ne olursa olsun, İspanyollara âit duygu ve düşünce geleneğindeki ölüme ve cefâya aldırmazlıkla birleşir. Aynı zamanda Che Guevara’nın Gerilla Savaşı‘nın uygulanabilirliği ve Debray’nin ona bağlı kalarak ulaştığı sonuç, eylemin somut ve günlük ayrıntılarına dönük ilgi, ilhamın Amerika kaynaklı olduğunu gösterir. Bu anlamda, Devrim içinde Devrim mi? kitabı Küba Marksizmi’nin sadık bir aynasıdır. Avrupalı ve Asyalı okurlara göre bu kitap öncelikle kafa karıştırıcıdır.
Marksizm tarihsel olarak sadece etik ya da teknikler bireşimi olmamıştır: devrimci hareketin sosyal yapıyı ve onun içindeki çelişkileri nesnel olarak anlamasını ve tüm bunları alaşağı etmesi için gerekli hedefleri bulduğu bir teori olmasıyla, aynı zamanda politik bir niteliği haizdir. Gerilla hareketinin ahlâkî çağrısını ve teknik programını çerçevelemesi gereken politik analiz nerededir?
Debray’nin cevabını ilk iki makalede, “Latin Amerika: Uzun Yürüyüş” ve “Latin Amerika’da Devrimci Stratejinin Sorunları”nda verir. Bu makaleler, Devrim İçinde Devrim mi?’deki silâhlanma çağrısının vazgeçilmez tamamlayıcılarıdır ve çağrıya dönük teorik-politik öncülleri içerirler.
“Latin Amerika: Uzun Yürüyüş”te Debray, 1959 öncesi Latin Amerika’da başgösteren ilk isyancı dalganın geniş bir incelemesini, yenilgi ve tutuklamaların sebeplerini sunar. Maceracı “komploculuğun” mekanik muhalefetinin ve Latin Amerika’da geleneksel sol politikayı belirleyen uyuşuk “kitle eylemi”nin karşısında isyankâr fokokavramına işaret eder. (1963’teki Caracas savaşı deneyimine dayanarak) sürekli bir şehir gerillacılığının imkânsızlığının ve kır gerillasına âit (askerî liderlerin kırda, politik liderlerin şehirde olduğu) ikili yönetimin geçersizliğini berrak bir analiz içinde verir. Kırda isyanın birleşmiş bir politik-askerî gücü olması gerektiğini söylerken Debray, askerî eylemin daima politika tarafından komuta edilmesi gerektiğini vurgular. “Politikanın çatısı bilim olarak anlaşılmadığı sürece (…) silâhlı mücadelenin sanat olarak görülmesi anlamsızdır.”
Debray devamında, sonraki tüm yazılarına hâkim olan temel teorik aksiyoma yönelir. Latin Amerika Solu, daima devrimin doğası ile ilgili o ebedî tartışma içinde parçalanmıştır: devrim açıkça “burjuva-demokratik” mi yoksa “sosyalist” mi olacaktır? Bu soruya verilen cevap, doğal olarak devrimci partinin programını ve diğer sosyal güçlerle ittifakını belirlemiştir. Bu sorunların merkezinde bir ihtilaf yatar. Debray, tüm bu teorik kördüğümü bir formülasyonla kesip atar. Bu formülasyon onun politik analizinin dayanak noktasıdır:
“Sorunun özü devrimin ilk programında değil, devrimin pratikte devlet iktidarı meselesini burjuva-demokratik aşamadan sonra değil önce çözme becerisinde yatar. (…) Güney Amerika’da burjuva-demokratik aşama burjuva devlet aygıtının parçalanmasını öngörür.”
Latin Amerikalı militanlar için büyük bir kurtuluşu temsile eden bu kesin aksiyom, kıtadaki tüm devrim “aşamalar”ı boyunca ortaya çıkmış geleneksel ve sakatlayıcı münakaşaları yaşamış herhangi biri için çok açıktır. Bu durum, yüzyılın başında menşeviklerin yürüttüğü tartışmaları hatırlatır. Debray’nin düşüncesindeki leninist karakter, bolşeviklerin devlet iktidarını ele geçirirken ve sosyalizmi “Ekmek, Toprak ve Barış”a dayalı temel bir program üzerinden yürürlüğe sokarken uyguladıkları stratejiye dayanır. Esasında Fidel’in 1958’deki programı benzer bir karakter taşır: “en ılımlı” politik platform, 20. Yüzyıl’ın en çabuk ve radikal toplumsallaşmasına bir giriştir.
İkinci makalesinde, “Latin Amerika’da Devrimci Stratejinin Sorunları”nda, Küba Devrimi’nden beri Kıta genelinde yaşanan devrimci mücadelenin iki can alıcı öğesini incelemeye yönelir: ilkin, çarpıcı bir aforizma dâhilinde şunu tartışır: “Devrim karşı devrimi tümüyle değiştirir.” Bunu kendi devrimci güçlerinden çok önce ve daha etkili bir biçimde yapar. Küba’nın verdiği dersleri, ABD Latin Amerika Solu’ndan çok daha çabuk özümsemiştir. Hem ABD, hem de yerel oligarşiler yeni Küba yenilgilerine karşı büyük hızla tepki geliştirmişlerdir. 1917 sonrası Doğu Avrupa’ya paralel olarak Debray, İlerleme için İttifak fikrini ve ABD’nin kendisine karşı ayaklanacak programlara yönelik olarak başlatacağı korkunç şiddet seferberliğini tartışır. Makale, ayrıca ABD’nin ileride San Domingo’yu istilâ edeceğini büyük bir açıklıkla ilân eder. Bu olay, makalenin yazılmasından üç ay sonra gerçekleşir.
İkinci olarak Debray, Latin Amerika’daki “ulusal burjuvazi”nin rolü ve varlığıyla ilgili meseleyi ve ayrıca reformist partilerin onunla ittifak yapma konusundaki genel arzuyu çözümler. Latin Amerika’daki “ulusal burjuva” hükümetin iki muhtelif yolunun karşı konulmaz bir biçimde tek bir sonuca varacağını gösterir: kanlı bir karşı devrim. Bolivya’daki MNR ve Venezuella’daki AD (Accion Demokratica-Demokratik Hareket) yönetimindeki bozuk rejimlerin bundan daha iyi tanımı yapılamamıştır. Debray bunlara burjuva sınıfı olmayan burjuva rejimleri anlamında “Demo-burjuva faşizmi” der. Sonrasında, iyi niyetli reform hükümetlerinin (Brezilya’da Goulart ve Guatemala’da Arbenz’in) yıkılışındaki sınıf mantığını inceler. Son olarak sıra Debray’nin marksist gelenek içinde en iyi örneklerden biri olarak Latin Amerika reformizmine saldırdığı polemiğe gelir. Bu noktada, Şili’deki 1964 seçimleri özellikle önemlidir. Bu konudaki tartışmada Debray’nin, gerilla taktiklerinin tek uygun mücadele biçimi olmadığını düşündüğü açıkça görülür. Ancak diğer yandan, seçimlerin yarattığı yanılsamaların her devrimci hareketin ölümüne işaret ettiğinde de ısrar eder. “Temsili demokrasi içinde seçim gibi bir burjuva silâhını kullanmak bir şeydir. Ancak diğer bir şey de bu silâhın burjuva anlamda kullanılmasıdır.” Bu formül tabiî ki, uluslararası bir geçerliliğe sahiptir.
Bu politik analiz askerî ve teknik talimatları içerir. Burada Debray yeni ve şaşırtıcı tezini geliştirir: gerilla ilk önce sivil köylü nüfusundan uzak durmalı, sabit gerilla üsleri, “silâhlı propaganda” ve “silâhlı savunma”ya dönük tasarımlarını terketmeli ve kendisini hızlı ve tümüyle hareketli vurucu silâhlı birimlere dönüştürmeli, ardından da düşmana âit güçlere saldırmalıdır. Bu argümanlarını Latin Amerika’nın özgün koşullarında temellendirir. Latin Amerika’da çok düşük yoğunlukta bir kır nüfusu, (genellikle şehir kökenli) gerilla ile (çoğu Yerli olan) köylüler arasında ciddî kültürel farklılıklar ve karşı devrimin heybetli baskı güçleri bulunmaktadır. Asıl olarak Debray silâhlı mücadeledeki askerî oyalanmalarla ilgilidir. Ancak her ne kadar o, Latin Amerika’daki verili politik partilerin önemli bir bölümünün devrimci öncülük konusunda yetersiz olduğuna inansa da, böylesi bir politik öncülüğün gerekli olduğu konusunda kararlıdır: bu öncü öncelikle gerillanın kendisi olacaktır. “Bir gerilla gücü politik öncü olamazsa askerî düzeyde gelişemez.” Devamında şunları belirtir: “Eğer gerilla gücü kurtuluş mücadelesi boyunca politik liderliğin görevlerinin farkına varmazsa, savaş bittiğinde de farkına varamayacaktır. (…) bizim bugün Cezayir’in kendince yaşadığı zorlukları gözlemlememiz gerekmektedir.”
Debray burada devrimin bütün güzergâhını değil, sadece Latin Amerika’daki ayaklanmanın çıkış aşamasını tartışır. Anahtar bir imge olarak gerilla gücüne “küçük motor” görevini ve kitlelerin “büyük motor”unu harekete geçirme görevini yükler. “Büyük motor”un ne olduğunu bu noktada tartışmaz, ancak yukarıda değindiğimiz iki makalesinde, onun içindeki sınıf bloğunun genel hatlarını inceler.
Devrim içinde Devrim mi?çalışmasına genelde yeterli bir özgüllük iddiası taşımadığı üzerinden itiraz edilir. Debray, benzer gerilla taktiklerinin birbirinden farklı yerlerde, Arjantin, Kolombiya, Kostarika ve Guatemala için de geçerli olduğunu savunur. Bu onun her ülkedeki devrimci eylem imkânlarının çeşitliliğini gözardı ettiği anlamına gelir. Aksine birçok Latin Amerika ülkesi geniş şehir nüfusuna sahiptir ve nüfusun büyük bir bölümü ne tümüyle ne de görece imtiyazlıdır. Arjantin’de şehir nüfusunun yüzde yetmişi, Fransa’dakine oranla daha büyük bir kısmı, bu durumdadır. Brezilya’da ikiden fazla şehrin nüfusu beş milyon, üç şehri bir milyondan fazla nüfusa sahiptir. Latin Amerika’daki her şehri kuşatan yoksul gecekondu bölgeleri ve sefalet içindeki işçi mahalleleri bazı şehir mücadelesi biçimlerine sosyal taban sağlayabilir. Bu noktada öğrenciler arasında şekillenecek geleneksel militan grupların da yardımı sözkonusu olabilir.
Debray, devrimi tek bir sosyal güce (uzak kırsal alanlardaki köylülüğe) ve tek bir devrimci taktiğe (fokogerillasına) dayanan “alt belirlenmiş” bir şey olarak öngörmektedir. Bu itirazlar Havana’da Debray’in önüne getirildiğinde cevabı şu olmuştur: “Gerilla gücü devrimci durumun gelişimi içinde, öğrenciler, sendikalar, köylü birlikleri vd. arasındaki tek yegâne etkendir. Eğer bir devrimci durum başarıyla sonuca götürülecek olursa şüphesiz ki gerilla gücü gerekli olacaktır. Ancak yine de herhangi bir verili tarihsel konjonktürün her zaman, Mao’nun ‘baş çelişkinin asli görünümü’ dediği baskın bir biçimi olacaktır. Bolşevikler de böyle bir durumda 1917’de Rus toplumunun içindeki çeşitli çelişkileri birbirine bağlayıp kaynaştırmış, ardından ‘Ekmek, Toprak ve Barış’ sloganı aracılığıyla işçi ve köylülerin ittifakını gerçekleştirmiştir. Benzer biçimde, gerilla gücü üzerinden büyüyen bir parti de bütünlüğünü muhtelif toplumsal çelişkilere dayatabilir ve onları devrimci kalkışma boyunca harekete geçirebilir.”
Debray, Latin Amerika ülkelerinin birbirinden farklı sosyal yapılara sahip olduğunu görmez. O ise bu eleştiriyi Latin Amerika’nın kıtasal birliğinin temel etken olduğunu iddia ederek cevaplar. Bolivar zamanındaki Bağımsızlık Savaşı’yla bir karşılaştırma yapar. Kıta genelinde anti-emperyalist mücadelenin seyrinin düz ve eşit bir biçim arz etmeyeceği kesindir. Sadece Gran Colombia gibi belli bazı bölgeler İspanya’ya karşı yürütülen savaşlar içinde öne geçmiştir. Peru gibi ülkeler komşu bölgelerde kazanılan zaferlerin sonucu kurtulmuştur. Bugün de Latin Amerika’da öncüler çıkacaktır. Gerilla faaliyetine karşı konuksever olabilen ülkeler öncü ülkeler olacaktır. Bu ülkelerde devrimin başarıya ulaşması kaçınılmaz bir biçimde komşularındaki çelişkileri patlatacaktır. Debray bunları söylerken ne demek istediğini, “Latin Amerika’da Devrimci Stratejinin Sorunları” makalesinde, kendi ülkelerinin, bugünkü Latin Amerika devriminin genel yasalarından muaf olan “gelişmiş” bir model sunduğuna inanan Şilili militanların yanılgılarını eleştirirken belirtir.
Bu sorun üzerindeki münakaşa kesinlikle devam edecektir. Bu arada, Havana’da gerçekleşen OLAS konferansında (Ağustos 1967) bazı noktaları aydınlatmıştır. Konferansın sonunda yaptığı tarihsel konuşmada Fidel, silâhlı ayaklanmanın devrimci mücadelenin tek biçimi olmadığını, ancak diğerlerine er geç liderlik edecek temel bir biçim olduğunu vurgulamıştır. Böylelikle, kapitalist bir toplumda devletin doğasıyla ilgili reformist yanılsamalara yer kalmaz. Devlete karşı ani silâhlı kalkışmalar tümüyle nesnel politik konjonktürle ilgilidir. Devrimin seyri ve doğası, temelde benzer kalmak kaydıyla, ülkeden ülkeye farklılık arz edecektir. Bu ilkeler temelinde yeni bir “Enternasyonal”in doğuşu, sözkonusu konferansın mantıksal sonucudur. Ne Küba liderliği ne de Debray kıta genelinde kısa vadede büyük bir yangının görüleceğini düşünmektedir. Mücadele çok uzun olacaktır. Bu aşamada, devrimci pratik “küçük motor”u çalıştırmaya mahkûmdur. “Büyük motor” birçok Latin Amerika ülkesinde henüz suskundur. Sesi duyulduğunda, nihaî başarı mümkün olacaktır. Bu esnada mücadele başlamalıdır. Çünkü “bir devrimcinin görevi devrim yapmaktır.”
Robin Blackburn
Perry Anderson

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>