Radikal Ama Hatalı

9 Aralık 2009 admin
Latin Amerika’nın ilk elden bilgisi eksik olan birisinin, tehlikeli değilse de, yaşayacağı ilk zorluk, Regis Debray’nin Devrim içinde Devrim mi? çalışmasını eleştirmek olmalıdır. Kitabın içinde devindiği temel çerçeve, Küba devriminin “taktiksel içeriği”nin çağdaş devrimler arasındaki biricikliği ve Latin Amerika için gerekli model olarak sahip olduğu önem üzerinde durmaktadır.
Debray Rus, Vietnam ve Çin devrimlerinin Güney Amerika için zayıf örnekler olduğuna inanır, zira bu devrimlerin her biri kendi bölgesel ve ulusal özelliklerine denk düşer. Yabancı örneklerden öğrenmek, yerel koşullara uygun olmayan taktiklerin kabulü üzerinden pahalıya mal olacaktır.
Debray’ye göre, Latin Amerika devrimci savaşları, “çok özel ve derin farklılıklara sahip gelişme koşulları üzerinden yaşanabilir. Bu koşullar ancak belirli bir deneyimin üzerinden keşfedilebilir. Bu bağlamda halkların savaşı üzerinde yapılan bütün teorik çalışmalar zararlıdır. “Doğrusu, Fidel’in Doğu Bölgesi’nde kıyıya çıkmadan önce Mao’nun askerî yazılarını okumamış olması büyük bir şans olarak görebilir.” Tarihsel örnekler kadar Latin olmayan devrimci savaş teorisyenlerinin ve eylemcilerinin yazılarını da Güney Amerika için uygun olmadığını düşündüğünden, Debray’nin teorisine dönük ifadelerin geçerliliği en iyi biçimde bu bölgede ehliyet sahibi olduğunu iddia edenlerce sorgulanabilir. Bu teori, eğer kendisinin başarılı bir devrim deneyiminin ve devam eden çeşitli Latin devrimlerinin üzerinden yükseldiğini iddia ediyorsa, onun yararlılığı da nihayetinde mücadele içinde bir biçimde yer almış ve aktif olarak alacak insanlarca sorgulanmalıdır.
Debray’nin çalışmasının yorumlanması işini yüklenirken, ben onun belli bir ülke ya da bölgedeki koşulların tarihi aşan bir emsalsizliğe sahip olduğu iddiasını ve buna bağlı olarak pratikten daha az olmamak üzere, geçmiş devrimci teoriyi konu dışında tutmasını kabul etmiyorum. Ancak bu, benim devrimci bir hareketin başarı kazanması için gerekli olan taktik/strateji ve yerel gerçeklikler arasındaki uyumu inkâr ettiğim anlamına gelmez.
İkinci olarak, Debray’nin kendi teorisine ilişkin izahının Latin Amerika’nın emsalsizliği iddiasına dayandığı doğruysa, onun tezleri ancak teorisinin ilgili olduğu bölgenin muhtelif nitelikleri ölçüsünde iknâ edici olabilir.
Debray’nin yazıları Güney Amerika’yı Üçüncü Dünya’nın diğer bölgelerinden ayıran o “çok özel ve derinden farklı koşullar”ı anlama konusunda yardımcı olmaz. Makale, ilk önce ve özlü biçimde, foko teorisinin ana hatlarını çizer. Ona göre bu teori, “Castro’cu ayaklanma taktiklerinin ve iktidarın alınmasının Latin Amerika’daki her ülkeye özgü çelişkiler sistemine nasıl uyduğunu ve marksist-leninist teoride tüm bunların nasıl bulunabileceğini gösterir.” Eğer Devrim içinde Devrim mi?’de kesin olarak ele alınabilecek bir öncül varsa, hayâl kırıklığına uğramak için de hakkımız vardır demektir. Debray’nin işaret ettiği Latin Amerika’daki bazı özgül koşullar, refleksleri geleneksel olan politikacılar ve partiler tarafından istilâ edilmiş ve oligarşik yönetimler altında bulunan Batı belirlenimli azgelişmiş birçok ülkede uygulanabilmesi için gereğinden fazla genellik arz eder.
Kitabında Debray, fokoteorisinin ilk dönem formülasyonundan, kimi yönleri bağlamında, ayrışır. Yeni yöneliminde daha büyük bir sertlik, politikanın önceliğine ilişkin bir saldırı ve fokonun başarıya ulaşacağı çevreye daha az dikkat vardır. Robin Blackburn ve Perry Anderson‘ın iddia ettiğinin aksine (Bkz.: Regis Debray’nin Marksizmi), önceki iki makalesinin Devrim içinde Devrim mi?’deki silâha çağrının teorik-politik öncülleri ve bu kitabın kaçınılmaz tamamlayıcısı olduğu fikri doğru değildir. Şüphesiz ki bu makaleler, kitapta çizilen modele dönük bir imâda bulunurlar, ancak Devrim içinde Devrim mi? çalışmasında belirlediği foko teorisi, “Latin Amerika: Uzun Yürüyüş” makalesinde savunduğu biçiminden temelde ayrılır. Kitapta devrimci süreç tersyüz edilmiştir; 1965’te yayınlanmış foko teorisi bu biçimde değildir.
“Latin Amerika: Uzun Yürüyüş” makalesinde Debray şunları saptar: (a) foko, patlamaya en uygun ânda ve en güvenli konumda hazırlanmış bir fünyedir (…) olgunlaşan koşulların içine bir ekleme yapılmadığı sürece etkin bir işlevi yoktur. (…) kronolojik olarak dalganın dip noktasında doğmaz, ancak o politik bir krizin son noktası olabilir.” (b) uygun ân geldiğinde politik bir örgüt olarak var olmalıdır. “Çayırların ateş alması için kıvılcımın orada, beklemede olması gerekir. Fokoinşasına dönük uzun çalışma hemen oracıkta yapılmalıdır, sadece kırsal alanda politik olarak kök salmış bir merkez uygun ânda saldırıya geçebilir.” (c) Fokobaşlangıçta, köylülüğün desteği ölçüsünde yaşamını sürdürebilir: içinde olunan ortam süreç içinde çevreyle kaynaşır.” Devrim içinde Devrim mi?’de Debray bu ilkeleri göz ardı eder ya da kabullenmez görünür.
“Latin Amerika: Uzun Yürüyüş” makalesinde Latin Amerika’daki önemli gerilla merkezlerinin (1959 ve 1964 arasında var olmuş on bir merkezin listesini verir.) yaptıkları hataların sebeplerini inceler. (Bolivya, Kolombiya ve Venezuella’daki) kazanımlara dönük açıklamalarda bulunur. Tüm bunların sonucunda Debray, devrimin tüm aşamalarında politikanın öncüllüğüne olan inancını takviye etmiş olur. Yaşanan hatanın dört sebebini sıralar: 1) düşmanın içeriye sızarak gerçekleştirdiği hain saldırılar; 2) kadroların politik eğitimdeki eksikliği ya da kusuru; 3) şehirdeki işçilerle temas etmek, politik destek sağlamak ve temel taleplerle eyleme dayalı olan programı yaymak için gerekli politik aygıtın yokluğu; 4) bölgedeki gerekli hazırlığın yapılmamış olması.
Son nokta üzerinde dururken Debray, karşılaştırma amacıyla Venezuella’da, (Caracas’a bir saat uzaklıktaki) Bachiller Bölgesi’nde yaşanan olayı örnek verir. Burada “gerilla merkezinin kurulması amacıyla verili politik yapının üzerinden yükselen sosyal, ekonomik ve politik koşulların tesisi gerçekleşmiştir. Sözkonusu gerilla faaliyeti gelişigüzel ortaya çıkmamış, tam da Leoni rejiminin “geniş tabanlı hükümetinin öncüllerine ihanet ettiği ve baskının ülkede yeni bir yaşam alanı bulduğu bir ânda faaliyetine başlamıştır.” der. O, kitabında oluşum döneminde fokoiçin gerekli olan devrimci hazırlığın bu üç yönünü reddeder.
Benzer bir biçimde, Castro’nun ve Che’nin devrim ihracının imkânsızlığıyla ilgili o pek bilinmeyen görüşlerini ihmal eder. Aksine Debray, köylülerin fokoyu aralarındaki yabancı unsur olarak görme nedenlerini ve gerillanın topluma olan uzaklığını tartışır. Che’nin erken dönem tartışmasını hiç anmaz. Che, orada gerilla isyanının demokrasi hilesi üzerinden belli bir meşruluk elde edebilecek olan hükümete karşı hiçbir şey başaramayacağını söylemektedir. Gene de Debray’nin taktik modeli, Che’nin Bolivya’daki çabasıyla uyum içindedir. Doğrusu, yaşadığı değişim dikkati ve açıklamayı hak etmektedir. Kitabında bir zorunluluk notu ve yakınlık hissi vardır. Belki de bu, ABD’nin gücünü parçalamaya ve bu sayede Vietnam halkına yardım etmeye dönük bir ilgiden kaynaklanmaktadır. Vietnam’dan sonra ABD asabiyetten ya da büyük kayıplar verilerek kazanılmış bir zaferin sarhoşluğuyla Küba’ya yönelebilir. Bu nedenle Debray, kıtada ittifak bulmak gerektiğini düşünmüş olabilir.
Bütün bunların dışında, Kolombiya ve Bolivya’daki devrimci güçlerin yaşadığı aksilikler ve Venezüella’daki kayıpların, Debray’nin partiden ve toplumdan bağımsız silâhlı ve hareketli fokoya ilişkin inancını güçlendiren iki can alıcı etken olma ihtimali üzerinde durmak gerekir. 1965’te, Debray’nin gerilla hareketlerinin başarısı üzerine yaptığı bir incelemede, 14 merkezden sadece üçünün ümit verici olduğu görülmüştür. Ona Bolivya’daki merkez, bolşevik modele daha yakın gelmiştir. Debray, Bolivya’nın, “öznel ve nesnel koşulların en iyi biçimde birleştiği, Güney Amerika’da sosyalist devrimin gündemde olduğu, devrimin bolşevik tarza evrilebileceği tek ülke” olduğunu söyler. Ayrıca foko teorisinin bu nedenle Bolivya’da, ikincil derecede uygunluk arz etmediğini belirtir. Çünkü bu ülke, Amerika’daki emsalsiz tarihsel oluşuma sahip tek ülkedir.
Diğer bir ülke de Kolombiya’dır. O ise ancak Vietnam’la karşılaştırılabilir gibi görünmektedir. “Kolombiya’da iç savaş gerillaya Vietnam’a has bir karakter vermiştir. (…) Burada köylüler kendi topraklarını ve guerrillosunu beslemektedir.” Sadece Venezuella, Che’nin anladığı anlamda, bazı hatalarının dışında bir fokoörneği sunmaktadır. Debray’ye göre, yaşanan yüksek ölüm oranı aceleci bir Küba taklidinden kaynaklanmıştır ve bu ülke başarı için gerekli tüm koşulları kaynaştıramamıştır.
Bolivya madenciler direnişinin yenilgisi ve Kolombiya’daki Marquetalia Otonom Bölgesi’nin yaşadığı bozgun, Debray’in Küba modelinden çıkarttığı foko teorisi lehinde ve Latin Amerika dışından gelen modellerin taklit edilmesinin karşısında duran en güçlü argümanları üretmesine neden olur. Bu çifte bozgun bir dönemin kapandığına işaret eder ve belli bir ideolojinin ölümünü tasdikler. Bu noktada Debray silâhlı savunma fikrine karşı bir anlayış geliştirir, Kolombiya ve Bolivya’da, köylü ve işçilerin silâhlı savunma alanlarının toplumda önemli kayıplara yol açarak düştüğünü belirtir. Dokunaklı bir biçimde, Bolivyalı madencilerin isyan sırasında yaşadığı trajik tecridi yazar: düşman, soğuk ve kurak bir ortamda, dağınık hâldeki madencileri aç bırakmış, kuşatmış ve boyun eğdirmiştir. Her ne kadar gerillanın zaferi sonucunda oluşsa ve hareketli bir cephe tarafından korunsa da, savunma alanı tecrit edilip yok edilecek ya da kurumsallaşmaya ve güçsüzleşmeye maruz bırakılacaktır.
Debray şunları vurgular: “Askerî düzeyde kitlesel silâhlı savunmanın yaşadığı başarısızlık, politik düzeyde reformizmin başarısızlığına denk düşer.” Üs alanları ancak belli bir durumda uygun bir strateji olabilir; sözkonusu genel durumun içinde, gerekli kitle seferberliği ve çok yönlü basınç noktalarının yaratılma imkânı gelişebilmelidir. Ancak Debray, bu yaşanan başarısızlıkların geride tek bir seçenek bıraktığı (askerî foko) sonucuna vardığında bir şeyi gözden kaçırır. Yaşadıkları yenilgilerin ortak sebebi, her iki bölgenin halk ve örgüt desteğinden mahrum kalması ve bunun sonucunda maddi imkânların sınırlanmasıdır. Bir foko da köydeki ve sanayideki üslerin tecridi boyunca yaşayabileceği zararları görebilir. Aslında bir foko birimi infilak etmelidir. Debray bu fikri fokonun devrimci imkânlarının “diyalektik analizi” bağlamında çok önceden kabul etmiştir. Daha da önemlisi, bir fokonun yenilgisinden geriye kalan etkiler, sınırlı bile olsalar, devrimci süreci örgütlü kitle direnişinin başarısızlığından daha az hızlandırmazlar.
Ona göre, Batista yönetimindeki Küba, Latin Amerika’nın geri kalanı için benzer koşulları temsil eder. Bu konuda tek istisnâ vardır, o da Uruguay: Debray, bu ülkeyi “silâhlı mücadele koşullarının henüz bulunmadığı” bir bölge olarak tanımlar.(1) Ancak bu koşulların neler olduğunu ve Uruguay’ı neden istisnaî gördüğünü bize söylemez. Devrimin öznel ve nesnel koşullarından bahseder, fakat bunları tartışmaz. Nesnel koşulların var sayılan mevcudiyeti, Latin Amerika’daki sosyal, ekonomik ve politik dinamiklerin bir toplamıdır. (Aksine verdiği örneklerden onun asıl olarak And Dağları bölgesiyle ilgilendiği görülmektedir.) Öznel koşulların oluşumu, ona göre, gerilla fokonun yaratılmasıyla birlikte hızlanır.
Tüm bunlardan daha fazla hayâl kırıklığına neden olan şey ise Debray’nin Küba Devrimi ile uğraşırken belli düzeyde beceriksizlik içinde olmasıdır. Devrim içinde Devrim mi?‘ye yaptığı girişte verili klişeleri, “çirkin kusurlar”ı ve Küba’yı “altın bir efsane”ye indirgeyen büyülü hileleri tümden kötüler. Ayrıca Küba’daki isyan sürecinin önemli ve karmaşık gerçekliğini ve onun “iç işleyiş”ini dikkate almamaya karşı hararetli bir savunu yapar ve karakteristik bir bütünlükle, “Küba’daki isyan sürecinin ayrıntılı tarihinde devam eden eksiklik bizi, referanslarımızı salt imâlara indirgemeye zorlar, bu noktada bizim sistematik bir araştırmaya ihtiyacımız vardır.” der.
Bu göndermeler temelinde ve Latin Amerika ulusları ile Küba arasındaki sistematik bir karşılaştırmanın eksikliği içinde bize, devrimci savaş sürecini ters yüz eden, geçmişin pratiğinden daha az olmamak üzere, teorinin yüzeyinde dolaşan ve hattâ devrimci savaş teorisyeni Che’nin erken dönemlere âit görüşleriyle çelişen bir devrim reçetesi sunulmuştur.
Debray’nin taktiksel modelinin çekirdeği, silâhlı devrime âit safhalar içinde askerî fokonun önceliğine dönük vurgudur. O, sadece hareketli, esnek ve saldırgan bir fokonun kitle desteği ve politik örgütlenme için gerekli olan koşulları yaratabileceğine inanır. Hükümet güçlerine ağır kayıplar vererek sistemin meşruiyetini alt üst eder, köylülerin bağlılığına son verir ve sonuçta, kitlelerin örgütlenmesi için gerekli koruyucu kalkanı tedarik eder. Başarılı bir askerî eylem “halkın enerjisini arttırır ve fokoyu çekim merkezi hâline getirir.” Politik çalışmanın en iyi biçimi düşmana karşı yapılan silâhlı saldırıdır. Debray’ye göre; “bir askerî araç konvoyunun bozguna uğratılması ya da işkenceci polislerin halk mahkemesi aracılığıyla cezalandırılması, yapılan yüzlerce konuşmadan daha etkili bir propaganda yöntemidir. (…) Ajitasyon ve propagandanın etkisi bu etki yoğunluğu içinde bulunmaktadır. Önemli bir ayrıntı: iki yıl boyunca savaşta Fidel eylem bölgesinde tek bir toplantı bile düzenlememiştir.
Vietnam örneğine ters düşen bir fikir ortaya koyar: “Kurtuluş güçlerinin askerî piramidi aşağıdan yukarıya doğru oluşturulmuştur, Latin Amerika’da ise yukarıdan aşağıya doğru oluşturulma eğilimindedir. İlk sırada sürekli güçler (foko), ardından fokonun yakınında duran yarı düzenli güçler ve sonunda ya da zaferin sonrasında ordu gelir (Küba). Bu; Çin’de, Vietnam’da ve Cezayir’de gözlenmiş olan isyan süreçlerinin radikal bir biçimde terk edilmesi ve ayrıca Mao, Giapve hattâ Lenin gibi isimlere âit teorilerin terse çevrilmesini ifade eder. Bu görüş, devrimci savaşın sadece askerî değil, politik ve örgütsel biçimlerine âit gelişme safhalarını da tersine çevirir. Görev başındaki hükümet idareyi bırakmadan önce kavganın konusu değildir. Askerî etmen politik etmenden önce gelir. Politik partiler gerilla hareketi başlatamaz, aksine, gerillalar sonradan bir partiyi harekete geçirip sosyalist devleti kurarlar. (İşlevsel) gerilla ve politik liderlik aynı insanda birleşmelidir.
Debray, iknâ edici bir tarzda, inşâ sürecine uygun koşulların kombinasyonunu talep eden gerilla üs alanlarına karşı çıkar. Modern yolların ve tren yollarının olmadığı geniş bölgeler, yüksek nüfus yoğunluğu, bir dost ülke ile ortak sınır, düşmanın zayıf hava gücü ve hükümet güçlerinin sayısal zayıflığı sözkonusu kombinasyon dâhilindedir ve Latin Amerika’da bunların hiçbirisi mevcut değildir. Bundan dolayı, “ilk aşama boyunca üs desteği gerilla savaşçısının sırt çantasındadır.” Yaşaması mümkün tek seçenek, ona göre, “sivil halktan bağımsız ve askerî örgütlenmede olduğu kadar eylem içinde de hareketli foko“dur; sonuçta bu köylü halkın doğrudan savunmasına ihtiyaç duymaz. Halkın korunması, düşmanın askerî potansiyelinin bozguna uğratılmasındaki ilerlemeye bağlıdır. (…) eğer devrimci gerilla gücünün temel koşulu düşman potansiyelinin bozguna uğraması ise düşmanın inisiyatifi alması beklenemez. (…) her durumda bu nesnel koşul, foko gerillasının eylem alanlarında oturan ailelerden bağımsız olmasını gerektirir.”
Debray’in foko teorisi, her ne kadar sahip olduğu konumun en etkileyici görünümü olsa da, o sivillerle kurulacak organik bağlara itiraz eder. Bu bağların halkı hükümet güçlerinin baskısına maruz bırakacağından korkar. Oysa bu bağlar en yüksek hareketliliği ve inisiyatifi sağlar. Burada daha derin ve rahatsız edici bir mesele vardır. Eğer tam anlamıyla köylülere dönük bir güvensizlik yoksa ortada, Latin Amerika’da devrimin nesnel koşullarının bulunmadığını söyleyen henüz dillendirilmemiş bir görüş vardır. Politik süreçlere ve verili politik partilerin, bağımsızlığın ve sosyal devrimin araçları olduğuna inanılmamaktadır. Tüm bunların üzerinden, devrimci ortamın silâhlı eylemler aracılığıyla yaratılacağı ve böylece ABD’nin gitgide artan müdahalesinin yenilgiye uğratılacağı sanılmaktadır.
Fokoorganik olarak sadece ayrı değil, ayrıca halktan da tecrit edilmiştir. Debray bu konuda şunları söyler: “Ortak duyuya âit çeşitli fikirler, halka dönük bilinci ve belli bir mesafenin sağlanmasını gerektirir. Bu tecrit hissi ve devrimci ortama âit görüşler en açık biçimde ‘Silâhlı Propaganda’ başlığını taşıyan bölümde açıklanmıştır.” Foko seyrek nüfuslu ve dağınık bölgelerde başlar, zira ona göre, “And Bölgesindeki köye bugüne dek herhangi bir yeni katılım gözlenmemiştir. (…) diğer bütün şeylerin dışında bir yabancıya güven duyulmaz. Quechua ya da Cakchiquel köylülerinin dışarıdan gelenlere, ‘beyaz adam’a güvenmemesinin haklı sebepleri vardır. (…)”
Köylülere dönük politik çalışma yapılmasına itiraz ederken Debray, köylülerin devrimcileri yabancı gördükleri kırsal bölgelerde yerel hükümetlerin meşruiyetten hoşlandığını belirtir. (Bu arada Debray “meşruiyet” sözcüğünü pek kullanmaz.) Bu pasajlar teorisini anlamak için çok önemlidir ve uzun tartışmaları hak eder niteliktedir:
“Öncelikle fakir köylü, her söylediğini yapacak belli bir güce sahip insana inanır. Baskı sistemi kurnazdır: çok eski zamanlardan beri sabit, kolay değişmez ve katı bir biçimde işler. Ordu, kır bekçileri, latifundistaların özel polisleri ya da bugünkü Yeşil Bereliler ve Korucular bilinçaltında daha büyük bir prestije sahip olmaktan hoşlanmaktadırlar. Bu prestij baskının temel biçimini oluşturur. (…) yeni sömürgeci düşünce gücünü kullanmak zorunda kalmadan, onu sadece göstermektedir. Göstermek aslında kullanmak anlamına gelir.”
“Gerillalar, Latin Amerika’da “sınırlı insan gücüne sahip yabancı seferî güçle ilgili değildir. Aksine yerel hâkimiyet sistemini tesis etmeye çalışır. Onlar kendilerince başta halka kandan ve acıdan başka bir şey sunmayan ve konumlarını kaybeden yabancılardır.”
Ayrıca, rejimler önemli ölçüde kontrollerini, imkânlarını, baskı araçlarını, hattâ düzenleme mekanizmalarını geliştirmektedirler. Ormanların kıyısına paralel uzanan, ülkeleri ve başkentleri birbirine bağlayan otobanlar hayli genişlemiştir; hava meydanları düzenli bir biçimde nüfuz edilmesi imkânsız tropik bölgelere yerleştirilmiştir. Kuzey Amerikalı sosyologlar ve ekonomistler insanı ve onun yaşam alanlarını ayrıntılı bir biçimde haritalandırmaktadırlar ve hükümet işadamları için bugüne kadar edinilmemiş bilgileri kullanışlı hâle getirmektedir.
“Binlerce Barış Gönüllüsü kırsal bölgelerle bütünleşmeyi başarmıştır. Bazıları başarıya çok çalışma, sabır ve gerçek bir fedakârlıkla ulaşmışlardır. Sol örgütlerin politik çalışma yapmamış olması onların yararına olmuştur. Hattâ uzak bölgelerde bugün bol miktarda Katolik, Evanjelist, Metodist ve Yedi Güncü Adventist misyonerler bulunmaktadır. Kısaca, sıkı biçimde örülmüş bu kontrol şebekeleri, ulusal hâkimiyet mekanizmasını güçlendirir.”
Tabiî ki karşı-devrim için teçhizatlanmış ve uzmanlaşmış özel güçler de mevcuttur. Bu alıntılardan birbirine bağlı üç nokta ortaya çıkar: (1) Debray’nin, hükümetin kolay değişmez doğası ve artan etkililiğine dönük yüksek tahmini; (2) devrimci süreçten ziyâde güce dönük vurgusu ve buna eşlik eden köylülerin hükümeti kabul etmesinin asıl olarak onun zora dayalı araçlarından korktuğunu iddia eden inancı; (3) devrimci seçkinlerin köylülerce yabancı addedildiğini ve politik bağ kurulmasını sağlayacak çıkar ortaklığının bulunmadığını söyleyen görüşü.
Latin Amerika hakkında çok fazla şey bilmiyorum. Gene de birisinin görüşlerini, devrimci ortamı tayin etme ve ümitsizlik arasındaki bir seçime indirgemesi bana göre karamsar bir bakış açısıdır. Karşı konulamaz bir biçimde toplumu dönüştürme amacıyla iktidarın ele geçirilmesi sürecine katılmayanlar, büyük olasılıkla süreci paylaşmak için farklı yollar arayacaklardır. Diğer yandan, devrimci ortama dönük yukarıdaki görüşleri sıraladıktan sonra foko, verili düzenle uzlaşmayı istemeyenler için tek mantıklı seçenektir.
Köylülerin hükümetle yaptıkları ortaklığın şiddet araçlarına dönük korkudan kaynaklandığını söyleyen inanış, mantıksal olarak, hükümetin meşruluğunu alt etmek için askerî fokonun öncelikli bir araç olduğu fikrine götürür. Debray’in söylediği gibi; “Zapt edilemezliğe karşı sözcüklerle meydan okunamaz. Zapt edilemezlik fikrini; patronlara, polise ve kır bekçilerine dönük eski çağlara âit korku ve boyun eğme birikimini yok etmek için eşkıyadan daha iyisi yoktur.” Tecrit hissi, köylülerin gerillayı yabancı görmesi, kendi bekaları için gerillaların, halkın hükümet güçleri üzerinde kendi silâh üstünlüğünü sağladığı güne kadar uzak durmalarını gerektirir. Bu ifadenin ardından Debray’nin köylerde “silâhlı propaganda”yı da içeren politik çalışmaya dönük itirazını; ayrıca birer ihanet potansiyeli de olan derin ihanet korkusu, gizli ilişki içinde olan insanlar (köylü ya da gerilla) arasındaki şüphe ve üç mutlak kural; yani, mutlak ihtiyat, mutlak güvensizlik ve mutlak hareketlilik izler. (Bu kurallar Ordunun Üç Görevi, Üç Ana Disiplin Kuralı ve Sekiz Dikkat Noktası gibi tanınmış meselelere karşıdır.(2)
Anlaşılacağı üzere bu üç görüşün oluşturduğu kombinasyon, politikayı ikincil bir konuma atan bir devrimci ümitsizlik teorisi üretir. Debray’in dediği gibi; “Asıl konu verili koşullar altında en önemli propaganda biçiminin askerî eylem olduğudur. (…) Latin Amerika ülkelerinin büyük bir bölümünde yaşayan köylülerin sosyal, ideolojik ve psikolojik koşulları ve düşmanın emrindeki (Küba Devrimi’nden sonra önemli ölçüde takviye edilmiş muhtelif entelektüel acenteleri ortadayken, silâhlı ya da silâhsız bir ajitasyon grubunun izleneceği, açığa çıkartılacağı ve tasfiye edileceği açıktır. Eğer gerekliyse embriyo hâlinde olmalıdır.”
Partiler ve gerillalar arasındaki ilişkiyi dikkate alan Debray’in argümanları varsayımsaldır. Güney Amerika’da tüm reformizm biçimleri yenilmiştir. Kusursuz ve tutarlı bir askerî çizgi fikrine karşı duyarlı olmayan herhangi bir politik çizgi devrimci olarak görülemez.” Castro gibi; “Güney Amerika’da devrimi kim yapacak? Kim?” diye sorar ve cevaplar: “partiyle ya da partisiz, halk ve devrimciler.” Debray, Latin Amerika’daki komünist partileri, geleneği, cesareti ve iktidarı ele geçirme fikrini zayıflatmakla itham eder. Diğer legal örgütler gibi KP’leri de bürokratikleşmenin, ittifaklar ve politik pazarlıklar peşinde ısrarla koşmanın, seçim manevralarının, eski tarzda liderliğin ve geleneksel ideolojik reflekslerin tükettiğini iddia eder. Bugün de hâlâ onlar “Yeni Görevler Diyalektiği”ne uymamaktadırlar.
Politik olmayan askerî fokoların tesisi gelecek için zorunlu görülmektedir; Debray’in geniş bir biçimde tartıştığı gibi, gerillaların yönetilmesi görevi, şehirde kurulmuş, ne politik ne örgütsel ne de ahlâkî açıdan teçhizatlandırılmış bir partiye ya da bir cepheye emanet edilemez. “Silâhlı mücadele için gerekli koşulların bulunduğu birçok ülkede askerî fokodan politik fokoya geçiş mümkündür, ancak görünen o ki, bunun tersi bir geçiş mümkün değildir.” O zaman parti gerilla gücü yaratamaz ya da ona liderlik edemez. Aksine, merkezî bir idare altındaki gerilla gücü nihaî partiyi vücuda getirir: “öncü parti foko gerillası biçiminde oluşur. Gerilla gücü embriyo hâlindeki partidir.”
Debray, partinin gelişmesi için gerekli olan doğal çekirdeğin foko aracılığıyla oluşturulduğundan emindir; argümanları, üzülerek belirtmek gerekir ki, Cezayir Kurutuluş Ordusu’nda subay olan Ghardimou ve Oujda‘nın en içten, kendinden emin iddia ve vaatlerini hatırlatmaktadır.
Debray, dağdaki yaşamın faziletlerinden; insanı özgürleştiren ve dirilten etkilerinden heyecanla bahsederken, söylediği şu sözler oldukça tanıdıktır: “sınıf egoizmi fazla uzun sürmez.”; “küçük burjuva psikolojisi Yaz güneşinin altındaki kar gibi erir.”; “bürokratik korkaklık ortadan kalkar.”; “gerilla ordusundan başka daha iyi nerede bu deri dökülebilir ve yeni bir hayat başlayabilir?”
Gerillanın cesaretine ve fedakârlığına dönük şaşkınlık hissi anlaşılır bir şeydir. Fakat kişisel faziletler ve hattâ grup deneyimleri, ulusa ve kamuya âit kurumlara kolaylıkla aktarılamaz. Ayrıca şu sözler oldukça genel bir şeyi ifade etmektedir: “Gerilla ordusu politik liderliğe âit ayrıcalıklara sahip olduğunu varsayarsa, sınıfsal içeriğine karşı gelmiş olur ve gelecekte yaşanacak tehlikeleri bekler duruma gelir. Tek başına halk iktidarının zaferden sonra yanlış yola sapmasını garanti altına alır.”
Bin ya da binden fazla sayıda gerilla, Küba’nın kurtuluştan sosyalizme geçişini mümkün kılmamıştır; büyük bir olasılıkla kurtuluş sonrasında komünistlerle yapılan ittifak bunu sağlamıştır. Bugün Kurtuluş Ordusu’nun neden olduğu durgun ve bürokratikleşmiş bir Cezayir hayaleti bizi tedirgin etmektedir. İşleyen ve tutarlı bir ideolojiye etkin bir katılım sağlanmadan ve sorumluluk ilkesine dönük belli bir bağlılık derecesini emniyet altına alan kurumlar olmadan gerilla liderleri bile yalnızca kendi çıkarlarını gözeten politikacılara doğru yozlaşabilir ya da halk ordusu kendisini ebedîleştiren bir cuntaya dönüşebilir.
Bir teori olarak Devrim içinde Devrim mi? radikal ama hatalıdır. Washington’da müsamaha gösterilen devrimci savaş teorisine oldukça benzemektedir. Devrimci savaşı, “formatif aşamalar” dâhilinde, önemli ölçüde askerî terimler üzeriden anlar. Kesin bir başarı sağlanana dek sivil halk ihmal edilir. Hükümetin meşruluğu baskı üzerinden ele alınır; bu sayede, askerî eylem tahribin asıl aracı olur. Halk tarafından “dışarıdakiler” olarak görülen devrimciler, sivil halkın ileride kazanan tarafla birleşeceğine inanma eğilimi içindedir.
Debray’in formülasyonları ile resmî Amerikan görüşleri arasındaki tesadüfî benzerlikler ürkütücüdür. W. W. Rostow, “hükümetin görevi kurmak ve korumakken onun görevi yıkmak” olduğundan, gerilla gücünün hükümet üzerinde hatırı sayılır avantaja sahip olmaktan hoşlandığını söylediğinde, devrimci savaşla ilgili bir şeyler bilen insanlar ona gülmüşlerdir. Bildiğim kadarıyla Debray, istemeyerek de olsa, Rostow’la aynı fikri paylaşan tek devrimci yazardır: “hükümet hükümet olduğundan, mülk sahiplerinin çıkarlarının olduğu her yeri korumalıdır; guerrilleroshiçbir yerde hiçbir şeyi korumak zorunda değildir.”
Devrimci ve karşı devrimci bu iki ayrı teori arasındaki benzerlik tesadüfî değildir. Her ikisi de devrimci savaşın doğasıyla ilgili benzer temel önermelerden hareket eder. Korkarım ki Debray, Amerikan karşı-devrimci programına uygun bir terzilik ifa etmektedir. Che’nin Bolivya’daki kampanyası, foko teorisinin neden olduğu tuzaklara bir örnektir; ayrıca böylesi bir maceranın karşısında karşı-devrimciliğin nasıl başarılı olduğunu da ispatlar. Bu noktada benim de katıldığım şu sözleri alıntılanabilir: “Şehitler listesinin hızla genişlemesi ve her türlü cesaret eyleminin şehitliğe dönüşmesi bir şeylerin yanlış gittiğini gösterir. Ayrıca sebepler dışında ahlâkî görevler aramak kadar katledilmiş ve hapse atılmış yoldaşlara sadakat göstermek de yanlıştır.”
Yapılan tüm eleştirilerin ardından, Devrim içinde Devrim mi?‘deki bir dizi faziletin de altı çizilmelidir. Bir devrim teorisi olarak içerdiği hatalara ve Castroizmin en son formülasyonu olmasına rağmen, bu kitap önemlidir. Derin bir bağlanma, heyecan veren bir romantizm, insanların müşfik, şiirsel ve kahraman figürlere dönüştürülmesine dönük ilgi gibi çarpıcı nitelikleri zamansız bir cazibeye sahiptir. ABD hâkimiyetinden kurtularak özgür olmaya duyulan susuzluğu ifade eder, egemenliği ve sosyal adaleti araştırır ve Latin Amerika’daki tüm arzuların mihenk taşını teşkil eder. Yalnızca kendi çıkarlarını gözeten politikacıların oyuncağı olmuş geleneksel sol partilere dönük itirazı, yaşlıların kötü performansı nedeniyle yabancılaşmış gençlikten, Latin Amerika’nın sahip olduğu tüm isyanlar için yardım talep edecektir. (İlk hatıra gelen önemli simalar; Victor Haya de La Torre, A. Alberto Lleras Camargo ve Romulo Betancourt 1920’lerde oluşturulmuş komünist ve sosyalist hücrelerin aktif üyeleriydi.) her şeyin ötesinde, Debray’nin etkileyici bir biçimde çizdiği taktik taslağı şüphesiz ki Latin Amerika’nın politik kültürü ve psikolojik makyajı ile mutlak bir uyum içindedir. İspanya İç Savaşı’ndaki fedakâr kahramanlığı, boğa güreşlerini ve matadorları hatırlatır. Eylem birimleri olarak bireylere, ölümle yaşadıkça artan büyünün neden olduğu tutkuya, derin bir yalnızlık hissine, müthiş cesarete ve amansız bir kahramanlığa dönük vurgu yapılır. Bu kültürel simetrinin içinde belki de Devrim içinde Devrim mi?‘nin popülaritesi ve güçlülüğü yatar. Ayrıca burada Che efsanesinin Latin Amerika halkı arasında büyüyeceğine ve Bolivar’ın yanındaki yerini alacağına olan güven de rol oynar.
İkbal Ahmed
Dipnotlar
1. Che, Küba’daki kurgunun beş ayırıcı özelliği olduğunu ifade eder: 1) Castro’nun kişiliği; 2) ABD’nin, Küba Devrimi’nin ileriki sonuçlarını anlamasını sağlayacak gerekli müdahalenin yaşanmaması; 3) Batista rejiminin tüm meşruiyetini yitirmesi, bu nedenle burjuvazinin bile devrimi destekleyip toprak ağalarının tarafsız kalışı; 4) Köylülerin büyük bir çoğunluğunun geniş ve makineleşmiş kapitalist çiftliklerin yayılması sayesinde proleterleşmesi; 5) Etkiye maruz kalmamış bir orta sınıf köylülüğün Sierra Maestra’da ortaya çıkışı. Bkz.: “Cuba-Exception or Vanguard” Venceremos: The Speeches and Writings of Che Guevara, ed.: John Gerassi, New York 1968, s. 132-4.
2. Burada Çin Kurtuluş Ordusu’nun örgütlenme ve disiplin ilkelerinden bahsedilmektedir. Bu ilkeler, bazı önemsiz farklılıklarla birlikte, Cezayir ve Vietnam kurtuluş hareketlerinde de uygulanmıştır. Ordunun üç görevi savaş, politika ve üretimdir. Üç ana disiplin kuralı: emirlere uymak, kitlelerden tek bir iğne bile almamak, esir anlaşmasına uymaktır. Sekiz dikkat noktası ise nazik konuşmak, âdil ödeme yapmak, ödünç alınan şeyleri geri getirmek, zararların bedelini ödemek, insanlara vurmamak ya da küfretmemek, mahsule zarar vermemek, kadınlara saygısızlık etmemek ve mahkûmlara kötü davranmamaktır.

One Response to “Radikal Ama Hatalı”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>