Die Linke ve Reformist Politika

9 Haziran 2009 admin
Die Linke (Alman Sol Partisi) kongreleri genelde tüyler ürpertici bir seyir izler. Bu tip toplantılarda genel mesele, parti içinde Sosyal Demokrat Parti’den (SPD) kendilerini ayırmak için radikal pozlar takınanlarla, aşırı radikal buldukları sloganlardan endişelenen ve hükümete girme niyetinde olan parti içi akımlar arasında uzlaşmacı bir zemin bulmaktır. Sözler üzerinden yaşanan bu ihtilafın herhangi bir somut sonucu olmaz.
Geçen hafta sonu Berlin’de Max Schmeling Salonu’nda toplanan Die Linke kongresindeki genel durum bu şekildeydi. Her zamanki gibi kongre, parti hizipleri arasındaki şiddetli söz düellolarıyla geçti; tartışma, genelde partinin son Avrupa seçimlerinde aldığı kötü sonuçlarla ilgiliydi. Yüzde onun üzerinde oy beklenirken, parti sadece yüzde yedi buçuk oy alabildi.
Konferanstan önce yürütme komitesinin hazırladığı program taslağı için bin dört yüz değişiklik önerisi verildi. Parti lideri Gregor Gysi’nin ayakta alkışlanan konuşması mevcut tüm farklılıklara bir çırpıda son verdi. Program taslağı değiştirilmeden, ezici çoğunluğun desteği ile kabul edildi. Beş yüz altmış delegenin sadece yedisi karşı oy kullandı, dört delege ise çekimser kaldı. Tüm tartışma bir martavaldan başka bir şey değildi.
Esasında Gysi’nin tüm yapıp ettiği “parti birliği”ne seslenmek, uzlaşı çağrısında bulunmak ve delegelerin başkalarıyla konuşmamaları konusunda ricada bulunmaktı. Her şeyin ötesinde Gysi, delegelere Die Linke’nin 30 Ağustos’ta eyalet seçimlerini yapacak olan Saarland, Thuring ve Saksonya’da, ayrıca 27 Eylül’de federal seçimle eşzamanlı olarak eyalet seçimini yapacak olan Brandenburg’da hükümete girmek niyetinde olduğunu hatırlattı. Bu hatırlatma, parti programı ile ilgili tüm tartışmayı boğmak için kâfiydi.
Partinin Thuring ve Saarland’deki önde gelen delegelerinden Bodo Ramelow ve Oskar Lafontaine, SPD ile koalisyon önerisinde bulunuyordu. Nisan’da, Ramelow FAZ’a (Frankfurter Allgemeine Zeitung -Umumî Frankfurt Gazetesi), “CDU’yu (Hristiyan Demokratik Birlik) çöle sürmek ve reform odaklı bir hükümet kurmak istiyoruz.” diyordu.
Die Linke’nin Saarland kongresinde Lafontaine SPD’ye koalisyon çağrısı yaptı. Ona göre her iki parti arasında mali, ekonomik ve sosyal politikalarda ciddî bir örtüşme sözkonusuydu.
Uzun vadede Die Linke’nin bir diğer niyeti de federal düzeyde SPD ile işbirliğine gitmek. Lafontaine, bu niyetini Berlin’de şüphe götürmeyecek biçimde açık etti. “İşbirliğine dayalı bir hükümeti reddetmeyiz. Alman Federal Meclisi’nde (Bundestag) sol bir çoğunluğun oluşması için işbirliğine gitmeyi reddetmeyiz. Bizimle işbirliğine gitmeme ve programını çöp tenekesine fırlatıp atmama aptallığını yapan SPD’dir.”
Ancak bugün Die Linke, federal hükümete girme konusunda kendisini çok az şanslı görüyor. Avrupa seçimlerinde Die Linke’nin ve SPD’nin oyları toplamı yüzde otuzdan az. Diğer bir koalisyon ortağı olarak görülen Yeşiller ise muhafazakâr Hristiyan Demokratlar’a giderek daha fazla yakınlaşıyor.
Dolayısıyla Gysi çatışma korkusu yaşamaksızın şu cümleleri kuruyor: “Bugün federal düzeyde hükümete katılımla ilgili tüm tartışmalar bizim için tümüyle konu dışıdır. Diğer partilerin hiçbirisi bugün itibarıyla bizim muhtemel koalisyon ortağımız değildir.”
Ayrıca bu sebeple Gysi, yereldeki ve eyaletlerdeki parti temsilcilerinin SPD ile yapılan başarılı koalisyon görüşmelerine engel olacağını düşündükleri partinin federal seçim programında bulunan birkaç talebi kabul etti. Bu talepler yasal asgari ücretin on avro olmasını, Hartz IV(*) refah ödemelerinin beş yüz avroya yükseltilmesini, yıllık teşvik programının iki yüz milyar avro olmasını, bankaların ve enerji şirketlerinin millîleştirilmesini, Alman ordusunun Afganistan’dan çekilmesini ve NATO’nun dağıtılmasını içeriyordu. Ancak Berlin kongresi kilit konumdaki sanayilerin millîleştirilmesi, haftalık çalışma saatinin otuza düşürülmesi ve emeklilik yaşının altmışa indirilmesi gibi diğer talepler reddetti.
Yakından yapılacak bir inceleme sonucunda kabul edilen programın bir dizi vasfa sahip olduğu görülür. Program NATO’nun dağıtılmasını, onun yerine, içinde Rusya’nın da bulunduğu bir “kolektif güvenlik sistemi”nin kurulmasını öneriyor. Die Linke, Atlantik ötesi gerilimlerin artmasına bağlı olarak NATO’dan muhtemel bir kopuşu öngörüyor.
Lafontaine, ayrıca on avroluk asgari ücret talebinin kapitalist nizamla çelişmediğini söylüyor. Katolik İşçiler Hareketi asgari ücretin 9.20 avro olmasını talep ediyor; Luxembourg ve Fransa’da yasal asgari ücretin SPD’nin ve Alman sendika hareketinin (DGB –Alman Sendikalar Konfederasyonu) önerdiği 7.50 avro’dan daha iyi olduğunu söylüyor. Lafontaine, “Evet, Junker ve Sarkozy (Lüksemburg başbakanı ve Fransız Cumhurbaşkanı) ölçütlerine benzer bir talepte bulunmaya cesaretimiz var.” diyor.
Bu arada kimse seçim programındaki sosyal talepleri ciddiye almıyor. Partinin hükümette sorumluluk aldığı tüm bölgelerde hükümetlerde ücretler ve sosyal yardımlar artırılmak yerine azaltıldı. En iyi örnek, sekiz yıl süresince SPD ve Die Linke tarafından yönetilen Almanya başkenti Berlin. Asgari ücret ve Hartz IV ödemeler ile ilgili bugünkü talepler esasında SPD ile koalisyon kurulması için yapılan görüşmeler için bir manivela, seçmenler içinse basit bir zokadır. Die Linke, hâkim sınıfın direnişi ile yüzleşme noktasında ne bu türden siyasetleri uygulayacak herhangi bir araca sahip ne de belli bir niyete.
Gregor Gysi partinin vicdanını teskin etmenin yollarını ararken, Oskar Lafontaine konuşmasını programatik meselelere ayırdı. Lafontaine, ekonomik krizin orta yerinde partinin beli bir toplumsal perspektife muhtaç olduğu sonucuna ulaşıyor. Bu sonuca ulaşırken, ayrım gözetmeksizin tüm tarihi didikliyor ve programı insanın nefesini kesen bir eklektisizme yamıyor.
Konuşması süresince ABD başkanı Abraham Lincoln’u, girişimci ve mucit Rudolf Diesel’i, felsefeci Jürgen Habermas ve ekonomist Paul Krugman’ı programının ilham aldığı isimler olarak anımsatıyor. Dünya sosyalizminden tek laf etmiyor. Bunun yerine, “özgür insanların ekonomisi” olarak ifade ettiği bir toplumsal modele övgüler diziyor. “Biz özgür insanların ekonomisini istiyoruz. Bu bizim gelecek için rol modelimizdir, vizyonumuzdur ve uğruna kavga verdiğimiz şeydir.” diye bağırıyor kongre salonunda.
Lafontaine devam ediyor: ekonomik düzeyde özgürlük sadece fiyatlara, yatırım faaliyetlerine ve ticarete uygulandı, ama aslında özgürlük somutta insanlara uygulanmalıdır. “Özgür insanlar ekonomisi sömürüsüz ve baskısızdır. Bu, ne bir yandan üretim araçlarının millileştirilmesinin ne de öte yandan bugünkü biçimiyle özel mülkiyette oluşunun gerçek anlamda özgür bir ekonomik yapının temeli olabileceği anlamına gelir. Sadece kuruluşlarda çalışanlar bu kuruluşların hissedarları olduğunda ve fabrikalarla işletmelerde söz hakkına kavuştuğunda, gerçekten özgür ve toplumsal piyasa ekonomisine kapılarımızı açarız.”
Demek ki Lafontaine’nin “özgür insanlar ekonomisi” özünde, ortaklaşa karar verme ilkesi ile işçilerin hisse satın alma hakkının bileşkesini ifade ediyor. O ne üretim araçlarının özel mülkiyetini ne de kapitalist piyasayı ortadan kaldırma niyetinde. Önerilerinde yeni ya da özgün bir şey bulunmuyor. Lafontaine’nin programının kökleri Weimar Cumhuriyeti süresince Genel Alman Sendikalar Federasyonu (ADGB) üyesi Fritz Naphtali ve Sosyal Demokrat Maliye Bakanı, ekonomist Rudolf Hilferding tarafından geliştirilen anlayışa dayanıyor. Bu anlayışın niyeti, işçileri sosyalizmden uzak tutmak ve öte yandan kapitalizmin kendi içinde reforme edilebileceğine dönük yanılsamaları beslemektir.
Savaş sonrası dönemde Naphtali’nin fikirleri SPD çevrelerinde çok revaçtadır. Katılım fikri, savaş sonunda temel sanayi sektörlerindeki sömürü taleplerine cevap vermek amacıyla oluşturulmuş Alman sanayi hukukunun aslî payandalarından biridir. Neticede böylesi bir katılım çerçevesinde iş konseyleri ve sendika temsilcileri eş yönetici konumuna terfi etmiş, bu kişiler şirketin çıkarlarını işçilerin çıkarlarının üzerinde görmüş, ücret kesintilerinin ve işten çıkartmaların altına imza atmışlardır.
Lafontaine’nin çalıştıkları şirketlerde işçilere mali açıdan yatırım yapılması önerisi sadece bu eğilimin güçlenmesine katkı sunar. İşçilerin kaderlerini kapitalist piyasa ve uluslararası rekabetteki dalgalanmalara alışkın olan “kendi” şirketlerine tabi kılar. Bu öneri, işçileri “özgür” kılmak şöyle dursun, onları tümüyle şirketlerinin rekabet edebilirliklerine bağımlı hâle getirir. Sonuç, işçi sınıfının ayrışması ve her türlü dayanışma imkânının ortadan kalkmasıdır.
Lafontaine’nin kendi kamuoyunu etkilemek için kullandığı bu öneriler tümüyle gözden düşmüş ve bayat bir dizi siyasete yaslanır. Max Schmeling Salonu’nda “Ekonomik ve mali krize dönük aslî cevabımız işgücünün katılımıdır.” diyen Lafontaine, bunu “dayanışma ekonomisi” olarak niteliyor. Oysa bu gerçekte politik bir açmazdır.
Peter Schwarz
25 Haziran 2009
(*) Hartz, 2002’deki Alman emek piyasasında reformlar yapmak amacıyla bir komisyonun kurulması ile sonuçlanan öneriler kümesidir. Komisyonun başkanı Peter Hartz’ın ismini alan programın ilk üçü 2003 ve 2004’te, dördüncüsü ise 1 Ocak 2005’te uygulamaya konuldu. Hartz IV uzun erimli işsizlik için yapılan eski işsizlik yardımları ile sosyal yardımları eski sosyal yardımların seviyesinde tutarak biraraya getirdi. Bir kişi için geçerli olan bugünkü düzey aylık 351 avro, buna ek olarak “yeterli” barınma maliyetidir. Çiftler çocuklar dâhil bu yardımlardan faydalanabilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>