Türk Politikası, Kürd Hakları ve KCK Operasyonları

4 Kasım 2011 admin

Türkiye kısa süre önce KCK ile bağlantılı olduğu iddia edilen Kürd yanlısı eylemcilere, müdafilere, akademisyenlere ve yayıncılara karşı gerçekleştirilen kapsamlı bir polis operasyonuna tanık oldu. Aslı Bali ile yapılan aşağıdaki mülâkat, KCK operasyonlarının içeriğine ve operasyonlarla ilgili AKP’nin rolüne, sivil yönetim ve demokratikleşme mücadelesine dönük yansımalarına dair kimi bilgiler sunuyor. Mülâkat, 2 Kasım 2011’de gerçekleştirildi.
Arka Plan
Türk hükümeti, “KCK karşıtı” operasyonları onun Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) şemsiye örgütü olduğu ve politik kanat olarak iş gördüğü iddiası üzerinden gerekçelendiriyor. PKK, Türk hükümetince terörist bir örgüt olarak görülüyor ve ABD eliyle kurulduğu iddia ediliyor. Hükümet, Türkiye’nin güneydoğusunda PKK’ye ve destekçilerine yönelik şiddetini tırmandırıyor, ayrıca KCK’nin PKK’nin şehirdeki politik kanadı olduğunu iddia ediyor.
KCK soruşturması 2009 Aralık’ında başladı. İlk dalgada Kürd politikasına yandaş eylemciler, politikacılar ve seçilmiş görevliler gözaltına alındı. Gözaltılar ağırlıklı olarak güneydoğuda gerçekleşti. Şiddetin her tırmanışını KCK karşıtı gözaltılar ve tutuklamalar izledi. Aralık 2009 ile Temmuz 2010 arası dönemde hükümet KCK üyesi olduğu iddiasıyla 150 kişiyi tutukladı. Aralarında belediye başkanlarının ve seçilmiş belediye görevlilerinin bulunduğu bu toplamın önemli bir bölümü BDP üyesiydi. Suçlamalar arasında terörist bir örgüte üye olmak, yardım-yataklık etmek ve devletin bölgesel bütünlüğünü tehdit etmek vardı.
2010 boyunca münferit tutuklamalar yapıldı ve iddianameler hazırlandı. Ancak son KCK operasyonları esas olarak Diyarbakır’da 13 Türk askerinin öldürülmesi ardından, Temmuz 2011’de başladı. PKK savaşçılarına karşı başlatılan kapsamlı askerî kampanyaya ek olarak Türk hükümeti saldırılara KCK’ye dönük yeni saldırı ile cevap verdi. Ancak söz konusu operasyonlar bu sefer batıdaki şehirleri de kapsadı ve aydınlarla akademisyenleri hedef aldı. Geçen hafta KCK ile bağlantıları olduğu şüphesi ile kırkın üstünde insan gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında anayasa profesörü Büşra Ersanlı ile yazar ve yayıncı Ragıp Zarakolu da vardı.
Kürd halkı, ülkede nüfusun yüzde yirmisini teşkil ediyor, bu da yaklaşık on beş milyona denk düşüyor. Kürd halkı, Türkçe ile bağlantısı olmayan, Hint-Avrupa dil ailesine mensup ayrı bir dile sahip. Kürdler İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de parçaları olan Kürdistan denilen bölgenin bir halkı. Türk hükümetleri, ilgili halkı cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren zorla asimile etmeye çalıştı ve bu asimilasyon Kürdlerin direnişiyle karşılandı. Hükümetlerin asimilasyoncu politikalarının başarısızlığı ve Kürd halkının ortaya koyduğu direniş hareketleri, Türk hükümetlerinin “Kürd Sorunu” adını verdiği sorunun oluşmasını koşulladı.
Türkiye’deki Kürd direniş hareketi, hem barışçıl politik faaliyetleri ve insan hakları savunusunu hem de ayrılıkçı silâhlı hareketi ihtiva ediyor. 1980’lerin başlarından itibaren Türk hükümeti, “Kürd sorunu”nu askerî yoldan, PKK ile silâhlı mücadele yürütmek suretiyle, çözmeye çalıştı ve bu önemli bölümü Kürd ve Türk sivil halktan kırk bin kişinin ( bu sayının içinde PKK’liler ve Türk askerleri de var) hayatına mal olan, düşük yoğunluklu bir iç savaşla sonuçlandı. Ölü sayısının ötesinde, 1984-99 arasındaki dönem Kürd köylerinin zorla boşaltılmasına, güneydoğudaki şehirlerin insansızlaştırılıp fakirleştirilmesine ve ciddi insan hakları ihlallerine tanık oldu. 1999’da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması ile birlikte Türk hükümeti ve Kürd direniş hareketleri çatışmadaki askerî unsura vurgu yapmamaya ve politik çözüm yolları aramaya başladı.
1999’dan bu yana Kürd yanlısı politik eylemciler, DEHAP, DTH, DTP ve BDP gibi bir dizi parti kurdular ve şiddete dayalı olmayan politik bir örgütlenme içine girip hükümete ait hukukî ve politik kurumlara önemli çağrılar yaptılar. Aralık 2009’da Anayasa Mahkemesi DTP’yi PKK ile sözde bağlantıları üzerinden, devletin bütünlüğünü tehdit ettiği gerekçesiyle, kapattı. Karar sonucu iki DTP milletvekili meclisten atıldı, otuz beş parti üyesine beş yıl süreyle siyasetten men cezası verildi. Geri kalan milletvekilleri, seçilmiş belediye görevlileri ve diğer üyeler yeni kurulan BDP’ye katıldılar. DTP’nin kapatılmasına Aralık 2009’daki KCK operasyonları eşlik etti. İlgili dönem “Kürd sorunu” ile ilgili temel stratejisinde Türk hükümetinin çark etmesine tanık oldu.
KCK operasyonları, politik çözüm ihtimalini tehlikeye soktu ve askerî, terörizm karşıtı çerçeveye geri dönüldüğünü gösterdi. İlgili çerçeve dâhilinde ülkedeki Kürd halkına kapsamlı olarak zulmedildi ve ciddi insan hakları ihlalleri yaşandı.
***
Ziyad Eburiş (ZE): Türkiye’deki Kürd halkına dönük devletin politikalarına ait tarihsel bağlam ışığında ve AKP’nin ülkedeki yeni zuhur eden politik ve ekonomik eliti temsil ettiği koşullarda, bize AKP ile politik Kürd hareketi arasındaki ilişkilerden bahsedebilir misin? AKP’nin seçilmesi Türkiye’deki Kürd haklarının genişlemesine dönük bir vaat taşımıyor muydu?
Aslı Bali (AB): AKP hükümetinin bu politikaları terse çevireceğine dönük başlarda bir umut vardı. Parti iktidara 2002/2003’teki bir tür kardeşlik platformu vurgusuyla geldi ve iç çatışmayı barışçıl görüşmelerle çözeceğini iddia etti, ayrıca politik örgütlenme, dil hakları, kültürel haklar vb. gibi konularda görece daha esnek ve çoğulcu olacağını vaat etti. Recep Tayyip Erdoğan, 2005’te halka yaptığı bir konuşmada, Kürd sorununun bir “Türk sorunu” olduğunu söyledi ve “bu sorun benim sorunumdur” dedi. Başka bir ifadeyle, bu, Kürd halkının olduğunu ikrar etmek ve ülkedeki politik gerçekliğimizde onun gerçek bir politik sorun teşkil ettiğini söylemekti. Sivil bir hükümetin söylemesi gereken de buydu zaten.
Zamanla, zirvesini 2005 yılının teşkil ettiği süreç dâhilinde bu söylemin aksi bir seyrin işlediğine tanık olduk. 2009 başlarından itibaren KCK’ye dönük zalimane bir saldırı kampanyası başlatıldı, bu sefer Kürd halkı içinde her türden politik örgütlenme ihtimaline saldırılıyordu. İlgili dönem, Kürd yanlısı politik partinin hükümet eliyle kapatılması ile başladı. Parti o dönemde meclisteydi üstelik.
DTP, anayasa mahkemesi eliyle kapatıldı. Bugün itibariyle söz konusu kapatılma işleminin AKP hükümetinin kontrolünde gerçekleşmediğini söyleyebiliriz. Esasında aynı mahkeme, AKP’nin de kapatılması için bir dava açmıştı. Hükümetteki parti de aynı dönemde kapatılma tehdidi ile karşı karşıyaydı. Esas olarak ilki AKP’ye, diğeri de DTP’ye karşı olan iki ayrı dava açıldı. AKP ile ilgili dava parti lehine sonuçlandı. Kapatılmanın eşiğine gelen parti, bir çekimser oy ve kimi cezalar ödemek kaydıyla kapatılmadı ama esas olarak ülkedeki laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olarak suçlanmış oldu. DTP’in akıbeti farklı oldu. Sonuç itibariyle kapatıldı. Politik partilerin kapatılması ülkede her daim başvurulan bir taktikti. Esas olarak partilerinin kapatılacağını tahmin eden üyeler, rezerv bir parti kurdular. BDP, mevcut politik arenadaki Kürd yanlısı politik parti olarak son seçimlerde meclise girmeyi başardı.
DTP’nin kapatılmasından kısa süre önce üyeler BDP’ye geçtiler. İlgili dönemde mevcut AKP hükümeti mahkemenin kararını kınamadı. Hatta güvenlik güçlerinin Aralık 2009’da tüm Kürd coğrafyasında belediye başkanlarına, partililere, örgütçülere, eylemcilere vd. karşı operasyon yapmasına imkân verdi.
KCK operasyonları adı altında iki binden fazla insan gözaltına alındı. Zamanla operasyonlar güneydoğu sınırlarını aştı. Bugün aralarında konu üzerine çalışmalar yapan ilerici yayıncılara ve akademisyenlere de yöneldi. Esas olarak bugün sol siyasetle ilişkisi bulunan ve Kürd yanlısı olan herkes risk altında. Bu, sadece Kürd halkında değil, ülkedeki tüm özgürlükçüler arasında da ciddi bir huzursuzluğa yol açtı.
Ekim 2011’de Ayşe Berktayve Ragıp Zarakolu gibi bazı önemli isimler gözaltına alındılar. Zarakolu’nun İstanbul Üniversitesi’nde çalışan oğlu Deniz de gözaltına alınanlar arasındaydı. Deniz, ülkedeki legal bir politik parti olan BDP ile bağlantılı olarak politik kimi faaliyetler içinde idi. Beş gün önce BDP’ye danışmanlık yapan anayasa profesörü de listeye dâhil oldu. Büşra Ersanlı, hükümetin yeni sivil anayasa projesi başlattığı bir dönemde, BDP’ye anayasa hukuku üzerine danışmanlık yapıyordu. Ama bu çabası gözaltı ile sonuçlandı.
ZE: Kürd yanlısı eylemcilere ve aydınlara yönelik mevcut gözaltı, tutuklama ve adlî takibat hangi temelde yürütülüyor?
AB: Ayrıntısı ile ifade etmek gerekirse, Türk ceza kanunu, hükümetin terörizm karşıtlığı başlığı altında çeşitli şekillerde politik eylemler içine girmesine izin veren bir serbestiyete sahip. Bu sebeple esasta tüm bunlar söz konusu iddialara dayandırılıyor. Ancak terörizm karşıtlığı, terörist suçlamasını müzik koleksiyonunuzu, kitaplığınızı ve akademik araştırma alanlarınızı da içeren geniş bir delil tespitine dayalı olarak yapılmasına imkân verecek biçimde tarif ediliyor. Kürd halkına ait bir örgütlenmeyi desteklediğiniz varsayıldığı takdirde gözaltına alınıyorsunuz. Söylemem gerekir ki delillerin gizliliği de adalet sisteminde yaygın olarak uygulanan bir pratik.
Adalet sistemi, terörizmle mücadele konusunda geniş yetkilere sahip. Bu yetkiler, delillerin gizliliği temelinde gerçekleştiriyor gözaltıları. İlgili tedbirler, hükümetin savunma heyetinin kullanılan delillere erişimine mani olmasını sağlıyor. Böylelikle akademik araştırma materyalleri dâhil tüm materyallere el konuluyor ve iddianameye sokuluyor. Ceza kanununun terörizmle mücadeleyle ilgili hükümleri, her türden politik faaliyeti hedef alan kapsamlı operasyonlar düzenlenmesine izin veriyor.
ZE: AKP’nin geleneksel politik yapıdan ayrışmayı temsil ettiğine ilişkin iddialar üzerinden AKP hükümeti eliyle yürütülen KCK operasyonlarını nasıl anlamamız gerekiyor?
AB: Öncelikle, yanlış anlaşılmak istemem. Daha önce söylediğim gibi, AKP anayasa mahkemesinin kararını kınamamıştı. O dönemde mahkemeyi kontrol eden bir konumda değildi. AKP’nin DTP’nin kapatılmasından sorumlu olduğunu söylemek âdilane olmaz. Ancak gene de cevap vermek kabilinden kimi adımlar atabilirdi. O günden beri güneydoğudaki ve Irak’taki askerî teşebbüslere ve bunların AKP desteğiyle gerçekleştiğine tanık oluyoruz.
Mesele, AKP’nin orduyu kontrol edememesi değil. Mesele, sivil hükümetin ordunun kontrolüne girmesi ve özel olarak bir yıl önce on üç askerin öldürüldüğü olay ve yakın dönemde gene Türk askerlerine dönük eylemler ardından, partinin meselenin askerîleştirilmesini savunması. Burada sivillere yönelik saldırılardan söz etmiyoruz. Bu tip gelişmeler, büyük bir askerî operasyonun başlamasına neden oldu.
Şimdi KCK operasyonları askerî kampanyanın sivil ve polisiye tarafını teşkil ediyor. Bu operasyonlar da tümüyle AKP kontrolünde gerçekleşiyor. Zira AKP, bugün itibariyle devlet güvenlik organlarını ve devletin politik yetkilerini tek başına kontrol ediyor. Demek ki bu baskıların yapılmasını aslen AKP kararlaştırıyor.
Kanaatimce AKP, kısmen, Kemalist modelden kopmadığı için hayli etkili bir politik güç. Dinî çoğulculuk ve dinî haklar hususunda ülkedeki geçmiş hükümetlerden farklı olduğu doğru. Ama milliyetçilik meselesinde AKP tam da diğer politik partilerin kumaşına sahip. Onlara göre, meselenin çözümü temelde kendileri gibi olan Kürdlerin elinde. AKP hükümeti içinde, AKP’li etiketine sahip, Kürd bir politikacı olursanız ve onun politikalarını takip edip meseleyi onun gibi kavrarsanız, parti sizinle iş tutmaktan gayet memnun olacaktır. Ama özerklikte ısrar edip Kürdleri kendi partinizin çatısı altında, AKP dışında, onların hakları ile ilgili kendi politik tarifiniz üzerinden örgütlemek isterseniz, siz AKP’nin kucaklamaya hazır olduğu türden bir Kürd değilsiniz demektir. Bence yaşananlar, AKP’nin takındığı tutumla gayet tutarlı. Ama öte yandan da partinin, Kürtçe’yi, Kürtçe isimleri, Kürtçe müziği yasaklamış olan geçmiş hükümetlerden görece daha iyi olduğunu da tespit etmek gerekiyor.
Verilen serbestiyetin umut kaynağı olarak görüldüğü dönemde, 2009’da AKP hükümeti “Kürd açılımı”ndan dem vurdu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2008’den başlayarak, güneydoğudaki halkla temas kurdu. AKP bu inisiyatifiyle Kürd sorununu içselleştirme ve kendi platformunun ya da gündeminin bir parçası kılma yönünde adımlar attı. Bu hususta başarısız olan parti, o günden itibaren 80 askerî darbesinden beri tüm Türk politik partilerinin takip ettiği çizgiye oturdu. Kürd sorununa yeniden askerî açıdan yaklaşmaya ve sorunu terörizm karşıtlığına dayalı bir bakış açısı üzerinden ele almaya başladı. Böylelikle ülkedeki Kürd kimliği etrafında örgütlenmiş barışçıl ve sivil politik örgütlerle bağlarını kopardı.
ZE: Türkiye’deki hâkim politik güç olarak AKP’nin ortaya çıkması sonrası ülkedeki sivilleşme ve demokratikleşmeye dair çok şey yazılıp çizildi. Ülkede ortaya çıkan hem demokratikleşme hem de sivilleşme hususunda senin düşüncelerin nedir?
AB: Sivilleşme, esasında biraz farklı bir konu. AKP’nin sivilleşme hususunda kimi başarılar elde ettiği doğru. Ama bu güneydoğudaki durumu değiştirmedi, çünkü sivil hükümet bugün orduyu kendi safına konuşlandırmanın keyfini çıkartıyor. Bu nedenle sivilleşme, orduyu kimin kontrol ettiği ile ilgili bir mesele ve bence AKP bu hususta önemli adımlar attı ama Kürd halkıyla ilgili bakış açısından herhangi bir değişiklik yapmadan attı bu adımları. Kürd meselesinin askerîleştirilmesine günbegün devam edildi. Bugün bu işlem sivil hükümet eliyle yönetiliyor.
Demokratikleşmeye dönük umutlara gelince, umut her yerde var. Özellikle etnik kimlikle ilgili demokratikleşmeye dönük umutlar ve etnik fay hatları eşzamanlı olarak ortaya çıktı. Kürd halkının ayrışması sürecinin kökleri cumhuriyetin kuruluşuna dek uzanıyor. Burada sorunun çözümünün bizzat Kürd halkının elinde olduğunu söylemiyorum. Ama sanırım umut, demokratik çözümün nasıl oluşacağını düşünen kimi hareketlere bağlı. Umudun yegâne kaynağı, örgütlenme noktasında giderek daha fazla politik dirayet sergileyen Kürd halkının bizatihi kendisi.
BDP mecliste çok önemli bir güç. Geçen yıl parti, anayasa referandumu ile kapsamlı bir kampanya yürüttü. Kürd illerinde hükümete dönük desteği bir miktar eritti ve desteği önemli ölçüde kendisine kaydırdı. Sonuçta politik muhalefet konusundaki becerisi ile AKP’yi kendisi ile ortaklaşmaya mecbur bırakana dek ona karşı direnecek. Kanaatimce BDP ya da genel anlamda Türk politik arenasındaki tüm Kürd politik partileri, giderek daha fazla dirayetli bir hâl alıyor, politik açıdan gelişip güçleniyor ve demokratik politik değişim gündemini daha fazla içselleştiriyorlar. Umudun yegâne kaynağı da bu.
Sanırım AKP gerçek manada eski Kemalist ve laik karşıtlarının modelini takip ediyor. O partiler gibi aşırı milliyetçi kimi konumlar alıyor. Abdullah Öcalan’a, barışçıl politik örgütlere, seçilmiş politik görevlilere, akademisyenlere, ilerici yayıncılara ve Kürdlerin özerk politik örgütlenmesini savunanlara eskiler gibi yaklaşıyor. Bu nedenle AKP, meseleye dönük umudun kaynağı olamayacağını böylelikle ispatlamış oldu. Belki de AKP’nin diğer özerk Kürd örgütlerine karşı AKP Kürdü çıkartılmasına dayalı politikasının anlamsızlığı hususunda ikna edilmesi ve ülkede, partinin masasında küçük bir üye olarak oturmaya itiraz eden, politik haklarını ve taleplerini ileten, birleşik bir Kürd halkı olduğunu artık anlaması gerekiyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>