Kemal Kılıçdaroğlu

27 Mayıs 2010 admin

Ömrü Belirsiz Bir Siyaset İkonu
Popüler temalar üzerine marksistlerin söz söylemesi, solun özgünlüğünden ödün vermemek adına, çoğu zaman küçük görülmüştür. Dünya kapitalizminin gelişim süreci, Türkiye ekonomisinin krizi ve marksist bütünselliğin felsefi-bilimsel sorunlarının yanında “ayağa düşmüş” konulardan bahsetmek devrimci düşünceye uygun düşmemekle itham edilmiştir. Oysaki marksizm kendi iç dinamiğiyle kendi yenilenmesini sağlayabilen engin bir yapı olarak, her türlü mikro ölçekteki tartışmaların içine dâhil olabilir. Marksizm, tüm alanların içerisinde kılıcını savurabilmeli, bazı başları kesmeli bazılarını da kendi saflarına devşirmelidir.
Makro ölçekte yer alan derin teorik postulatlar uğruna küçük ama verimi yüksek sahaları terk etmek, marksizmin süregelmekte olan içe kapanık, sinik ve pasif içyapısını daha da pekiştirme tehlikesini taşır. Popüler konular, marksizmin kendi teorik diziliminin birer görüngüsü olabilecek temalara olanak veriyorsa ne âlâ! Marksizm kendi özgül yapısının ajitatif sloganlarını popüler konular üzerinden oluşturabiliyorsa ne âlâ! Devrimciler, her türlü düzen partisinin, her türlü sistem içi örgütlenmenin söylemlerinden bambaşka yolakları inşa edebiliyorsa, kendine has politik taktikler geliştirme imkânı bulabiliyorsa ne âlâ!
Gerçekte, popüler veya tirajı düşük her konu birer mücadele ve imtihan sahası olarak veri kabul edilmeli! Liberalizm ve komünizm davasının, farklı ekonomik temellerden yükselen farklı ideolojik öğeleri içinde barındırıyor oluşu önce devrimciler tarafından kavranmalı. Sonra da içine girilen her alanda, kapitalist ekonomiden köken almakta olan liberallere, sermayedarlara ve onların her türlü varyantına -ulusalcısından sosyal demokratına- iyice belletilmeli.
Deniz Baykal’ın istifası ve Neo-CHP’nin lideri Kılıçdaroğlu meselesi etrafında yapılan tartışmalar, herkesin konuştuğu konularla sosyalistlerin yoksulluk, işsizlik, emekçilerin dertleri gibi başlıklarda sarf ettikleri sözlerin benzerliğinin bir işareti hâline geldi. Gündemin olağanüstü sayılabilecek gelişmeleri, onların içyüzlerini açığa çıkarmak, gerçek kurtuluş yolunu işaret etmek bakımından önemlidir. Gerek TV ekranlarında gerekse yazılı medyada yıllardır bir klasik hâline gelmiş olan Deniz Baykal, kısa bir sürede siyaset sahnesinden silindi. Hatta onu anımsatacak isimlere dahi yeni dönemde şans tanınmadı, Baykal’ın izi bile kalmadı. Koltuğunu kimseye kaptırmama konusunda uzmanlaşmış, bu konuda atlattığı sayısız badireler sayesinde epey de deneyim kazanmış Baykal’ın sessizce çekilmesi ve yerine geçen yönetimin söylemini sadece bir siyasî partinin yönetim değişikliği değil de iktidar hedefiyle kurgulaması burjuva gündemi için “olağanüstü”dür. Baykalsız bir siyaset ve Neo-CHP’lilerin Türkiye’nin bekası, faşizme karşıtlık, 68 geleneği, solculuk, devrimcilik, emperyalist güçlerin komplosu vb. başlıklardaki konuşmaları sosyalist özneleri de ister istemez tartışmanın içine çekti.
Sosyalist düşüncenin konunun başına ilişkin ilk tutamak noktası, Baykal’ın kasetinin medyada ortaya çıkmasıyla yakalandı. Egemen söylemin, kaset komplosundan CHP’nin kimi aktörlerini, yabancı devletlerin istihbarat servislerini veya Mustafa Sarıgül gibi tekil şahısları bile sorumlu tutması karşısında sosyalistler, Nesrin Baytok isimli kadının, mağdur olan kadın kimliğinin arkasında durdular. BDP’li kadın milletvekilleri ve kimi sosyalist kadın örgütleri basın açıklamaları yaparak kimsenin üzerinde durmadığı bir ezilen kimliğine -kadın sorununa- vurgu yaptılar. Bu eğilim, zaten burjuva bir öz taşıyan “popüler” kelimesinin bile yanında olumlu kalacağı raddede kirlenmiş bir minvalde temiz bir saha arayışıdır. Ahlâkî referansı devrim olanların arayışıdır. Bu arayış muhtemel ki boşa çıkacak ve suya yazı yazmak misali etkisiz kalacaktı. Fakat tercih edilen yol doğruydu. Devrimciler, kapitalizmin ahlâksızlığını onların değişmeyeceğini bildikleri hâlde teşhir etmekten geri durmamalı. Nesrin Baytok isimli milletvekili gibi sistemin tam da merkezinde olan; ama vücudun bir ân önce üzerinden atarak kendini yenilemek istediği bir “yara”nın bile.
Ancak sonraki süreçte, sosyalist çevreler kadın sorununda kendilerinden emin tavırlarını sürdürmekte zorlandılar. CHP yönetiminin merkezinde ciddî bir revizyona gidildi. Daha dinamik, daha genç ve muhalefet olmaktan gayrimemnun bir iktidar hırsıyla donanmış kadrolar yönetim kurullarında görev aldı. Yeni lider de hem partililer ve şehirli orta sınıf tarafından hem de sermaye-medya çevreleri tarafından pozitif bir ilgiye mazhar oldu. Orta sınıfların erdemlilik ve dürüstlük hezeyanları Kılıçdaroğlu kişiliğinde somutlandı. Kılıçdaroğlu’nun başkanlığından umutlanan ulusal solcuların etkisi sanki devrimcilerin üzerlerine de sindi, korkak ve temkinli bir Kılıçdaroğlu muhalefeti yapıldı.
CHP gibi devletin kurucu rolünü üstlenmiş bir partinin kendi kabuklarını kırıp yeni bir vizyona sahip olması beklenen bir durumdu. Bahsedilen gelişmenin “karizmatik” bir lider ile aynı ânda gerçekleşmesi, CHP’nin TC siyasî gündemine olacak etkisine sinerjistik bir katkısı olacak gibi duruyor. Böyle olmayabilirdi, yakın tarihimizde iktidar bile olmuş partiler yeni liderlerini bulamadı: Erbakan’ın REFAH’ı, Ecevit’in DSP’si, Çiller’in DYP’si, Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı… CHP kendi şanına uygun adımlar atıyor; yenilenmesini, kabuk değiştirmesini şatafatlı yaptı. Yeni vizyon ve isimler “karizmatik” bir liderle birlikte geldi.
Sosyalist söylem, CHP’nin 15-20 günlük atılım sürecinde bocaladı; bildik sloganları tekrarlamakla, günü kurtarmakla yetindi. Olayların ardında yatan gerçekleri devrim lehine çözümleyen, gerçek sorunu teşhir eden beyanatlar yerine, plansız ve refleksif bir karşı çıkma davranışları sergilendi. Sonuçları verimli olabilecek bir konu, sıcak bir gündem maddesi olma hâlini yavaş yavaş terk ediyor. Sorun mikro veya makro düzeyde bir söylem seçeneklerinden hangisinin yanında yer alacağına karar verememekten kaynaklanıyor. Hâlbuki karşı cephedeki düşman söyleme göre tavır almak, onların başrol oyuncusu olduğu bir tiyatro sahnesinde daha mantıklı olacaktı.
Kılıçdaroğlu’nun söylemlerine kaynak olan, “mikro düzey” ve popülist bir yoksulluk-işsizlik karşıtlığıdır. Genel olarak sosyalist solun cevabı yararsız biçimde makro düzeyde oldu. Kılıçdaroğlu’nun kapitalist ekonomi modelinde yer alan biri olarak bu sorunların hiçbirini çözmeye gücünün yetmeyeceği, sermaye çevrelerinin üretim araçlarına sahip olduğu her yerde artı-değer emilimini devam ettirerek her daim işçileri ve emekçileri sömürmeye devam edeceği ve yoksulluğun asla bitmeyeceği yazıldı duruldu. Birkaç örnek:
“Kemal Kılıçdaroğlu’na Gandi benzetmesi yapılarak halka AKP karşısında yeni bir seçenek, umut aşılanmaya çalışıldığını vurgulayan Tüzel, halkın ham hayallere kaptırılmaya çalışıldığını ifade etti. Halkın bu oyuna gelmemesinin önemine dikkat çeken Tüzel, ‘Asıl olan bu kapitalist düzene haksız kazanç ve servetlere, ayrımcılığa, özelleştirmelere, emek sömürüsüne karşı programında ne yazıldığıdır.’(EMEP)
“CHP Genel Başkanı faşizme karşı mücadeleden, yoksulluktan, işsizlikten, emekçi kitlelerin sorunlarından, taşeronluğun kaldırılacağından söz ediyor. ‘Bunları ne hakla ağzınıza alıyorsunuz” demeyiz… Partinize üye olan, oy veren, ilgi gösteren ya da sizi bir siyasetçi olarak destekleyen geniş kesimler içinde CHP’ye sol adına umut bağlayan küçümsenmeyecek bir bölmenin niyetlerini sorgulamak da bize düşmez.
Yoksulluğun, işsizliğin, eşitsizliklerin, bağımlılığın, gericiliğin panzehiri sosyalist bir düzendir.”(TKP Siyasi Büro)
“Belirtmek gerekiyor ki aynı açmaz, Deniz Baykal’ın yerine geçmeye hazırlanan ve medya tarafından ‘Kurtarıcı Mesih’miş gibi takdim edilen Kemal Kılıçdaroğlu için de geçerlidir. Zira sermaye iktidarı tarihin çöplüğüne atılana kadar, belirleyici olan kişiler değil, rejimin bekası olacaktır. Dolayısıyla belli dönemlerde başka ‘bahtsızlar’ın Deniz Baykal’ın akıbetine maruz kalmaları sürpriz olmayacaktır.” (Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/20)
“Kapitalizmin kitle ruhu, eğer varsa böyle bir şey ve ne kadarsa o kadar, kapitalizmin insanlarına nasıl yansırsa, kapitalizme temelden itirazı olmayan, sosyalist bir iktidarı aramayan tüm partilere de öyle yansır. Daha açık olsun: Deniz Baykal ve halefi Kemal Kılıçdaroğlu, kapitalizmin birer ‘mal’ıdır. Bu malların genel akımın dışında bir hareket yaratmasını herhalde kimse beklemiyor. Ama sorunlar çözüm bekliyor. Peki, kapitalizmin yarattığı sorunları, o kapitalizme şu veya bu biçimde hayran, onun devamlılığında ferahlık arayan adamlar mı çözecek? Bu adamların, hiç piyasa gibi bir dertleri veya soruları, düşmanları olmuş mudur? İnsanlığı boğan bu canavarın en yakın dostları değil midirler?” (Yurdakul Er, sol.org.tr)
Sağlık güvencesi, asgari ücret, sendikalı olma gibi halkın basit sorunlarından bahseden bir söyleme karşı demokrasi, sosyalizm, kolektivizm, öz-yönetim vb. teorik derinliği görece yüksek bir hattı kendine siper edinme! Oyuncular başka minderde güreşiyorlarken, kendi minderini serip kendi kendine güreşmeye dönüşen bir politikasızlıktır sözkonusu olan. Marksizm küçük çaplı olaylarda dahi kendi somut önerilerini kamuoyuna sunabilecek bir perspektife sahiptir. Gücün farkında olunmalı ve bu gücün açacağı kulvarda hareket edilmeli. Her mikro-düzey söylemin arkasında onun makro-düzey teorik bir sayıtlısı mutlaka vardır. Buna rağmen mikro-düzey söyleme karşı salt onun makro-düzey sayıtlısına karşı oluşturulmuş karşı sav temelsiz kalmaya mahkûmdur. Mikro-düzeyin muhalefeti yine mikro-düzeyden yapılmalıdır.
Aşağı-Orta-Üst Düzey Sosyalist Devrimci Hamleler
Yoksulluğun bitmesi, tam adaletli bir kapitalist devletin varlığı sözkonusu değildir. Her kapitalist devlet adaletsizliği, yoksulluğu ve yolsuzluğu güvence altına almak için vardır. Bürokratından yatırımcısına bütün devlet görevlileri de kirli düzenin paralı birer piyonudurlar. Kılıçdaroğlu da piyasa çarklarının emekçileri ezerek dönen dişlilerinden bir adım uzakta değil! Marksizmin teorik ve politik hareket sahası, daha doğru bir ifade ile varlık sebebi olan bu durumu her aşamada tekrar etmek ancak alt-seviye bir politikanın simgesi olabilir.
Kılıçdaroğlu, tabiî ki kendine tahsis edilmiş siyasî etki planının içerisinde faaliyet yürütecek, bunun dışına çıkamayacaktır. Ya bir takım Türk sosyalistleri? Onlar devletin tahsis ettiği alanın dışına çıkmayı becerebiliyorlar mı? Onlar devletin kuruluş ideolojisi olan Kürtleri, Müslümanları ve komünistleri yok eden kemalizmin etkisinden tam olarak arınabilmişler mi? Müslümanlardan, Kürtlerden ve onların kendi dinamiklerinden kaçmak için bin bir çeşit takla atıyorlarken, istemeden de olsa devletin kucağına doğru yuvarlandıklarının farkında değiller mi?
Devletin alanının dışına çıkmak, ancak devletin hâkimiyet aracı olan şiddet tekeline karşı aktif bir şiddet eylemi yürütmekle olur. Bunu başarabilen özneler bu topraklarda mevcut; ama Türk sosyalist hareketinden gereken desteği göremiyorlar. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’na yapılan “Yoksulluğu asla bitiremeyecektir!” kehaneti onunla aynı minvalde yer alan bazı Türk sosyalistleri için de geçerlidir. Onlar da devrimciliği böyle algıladıkları, Ortadoğu halklarının direniş ve saldırı zincirinin en önemli halkası olan Kürt Yurtsever Hareketi’ne işçici/sınıfçı reflekslerle, Müslümanlara da aydınlanmacı önyargılarla uzakta durdukları sürece yoksulluğu bitiremeyeceklerdir, sosyalist inşa sürecine girişemeyeceklerdir.
Mikro-düzey bir politik hamle olan “Yolsuzluk ve yoksulluk karşıtı Kılıçdaroğlu” söylemine karşı onunla aynı şeritte olan devletçi ve aydınlanmacı Türk sosyalizminin geliştirdiği makro-düzey ve alt-seviye olan “Yoksulluk sosyalizmle bitecek, biz bitireceğiz.” söylemi gerçekçi değildir, etkileyici bir yanı da bulunmamaktadır. Bu alt-seviye slogan salt bu biçimiyle bile savunulabilir durumdadır; ama hak edenler tarafından: devletin hışmını üzerlerine yıllardır çekenler tarafından.
Orta-seviye politik duruş, bazı somut örnekler üzerinden giderek Kılıçdaroğlu’nun politik kimliğini deşifre etmektir. Burada dikkat edilmesi gereken, komplo teorileri bağlamında emperyal güçlerin etkisini olduğundan fazla gösterip, “Şişe düşse ABD’den biliyorlar.” aşamasına kadar gelmemektir.
● Onur Öymen’in Dersim olayları için sarf ettiği cümleler konusunda önce onu mecliste alkışlayan, sonra istifaya davet eden sonra da tekrar çark eden Kılıçdaroğlu;
● Avrupa’daki panellerde “Faşist CHP” sloganlarıyla protesto edilen Kılıçdaroğlu;
● CHP Batman il kongresinde “genel af önerisi” yapan; sonra da Baykal’ın baskısı sonucunda vazgeçen Kılıçdaroğlu;
● Adı balyoz darbe planlarıyla geçen Süheyl Batum, İlker Başbuğ’a yakın isimlerden Nuran Yıldız ve Ergenekon’un gazetesi Cumhuriyet’in “Güneydoğu sorunu” konusunda uzmanlaşmış istihbaratçısı Mehmet Faraç’ın Parti Meclisi listesine girmesi.
Saydığımız maddelerden özellikle Batman il kongresinde telaffuz edilen “genel af” konusu tartışılmaya müsait. CHP’nin şoven ve Kürt düşmanı olan geleneksel refleksinin Kürtleri dışlamaya devam edeceği yalın bir gerçek. Genel af gibi radikal önerinin de Ergenekon sanıklarının da düşünülerek yapılmış olması muhtemeldir. İkinci olasılık ise Kürt açılımı konusunda AKP’nin yanında CHP’yi de önümüzdeki günlerde aktif olarak göreceğimizdir. Her iki olasılıkta da CHP’nin yeni yüzünün ve değişim rüzgârının ordunun önünü açmak misyonu göreceği şimdiden ifade edilebilir. Tarihinin en büyük “psikolojik savaşlarından” birini yaşayan TSK’nın kendisinin üzerinde Taraf medyası-AKP türünde bir el yerine CHP’yi tercih etmesi önemli bir noktadır.
Kılıçdaroğlu’nun Dersimli ve Alevî yönelimlerinin Kürt açılımı sayesinde esmekte olan demokrasi rüzgârının bir aldatmacasından ibaret olduğunu, Onur Öymen olaylarındaki ikircimli tutumundan çıkarsamak mümkündür. Öcalan da görüşme notlarının birinde Kemal Kılıçdaroğlu’nu Seyit Rıza’nın idamcılarının torunu ilân etmişti. TC devletinde Kürt kimliğini onuruyla savunarak makam alabilmiş kişi yoktur. Başbakanlık gibi önemli makamın Alevî ve Kürt kimliğini hakkıyla savunan birine verilmesi sadece CHP’de değil, TC devletinin her tarafında gerçekten yeni bir vizyonu gerektirmektedir.
Gelişen Anadolu sermayesinin elinden ipleri almaya kararlı olan kemalist diktatörlük, Kılıçdaroğlu şahsında “refah kapitalizmi” ve “azınlık kimliklerine saygı” başlıklarında bazı kazanımlar elde edebilirler. Ancak kazanımlar mutlaka mücadele eden özneleri şiddet yoluyla ezmenin yanında gerçekleşecektir. Hazırlıklı olmak gerekir, bir takım başarılar kazanabilirler, dünya dengeleri uygun düşerse kapitalizmin kendi içinde çözebileceği demokratik adımları gerçekleştirebilirler. Marksistler, aşağı ve orta-düzey politik tercihlerini doğru yapmalılar ki refah kapitalizmi koşullarında devrimci düşüncenin zayıflamasını engelleyebilsinler.
Devrimci marksizmin karşılaması gereken yüksek-düzey politikanın yukarıda saydığımız düşük-orta seviye hamlelerle desteklenmesi gerekir. Bu seviye devlet/sınıf/iktidar gibi meselelerde belli bir paradigmayı savunmayı zorunlu kılıyor. Bu paradigma Türkiye Cumhuriyeti devletinde, askerî-bürokratik oligarşi ve göreli bağımsızlık rolüne bürünen İslamcı burjuvazi-AKP ayrımını kabullenmektir.
Garbis Altınoğlu “ABD ve İsrail’in çöküş sürecine girmiş olmaları, bir yandan Türk gericiliğinin, yakın zamana kadar bu güçlere yakın duran ve stratejik planı bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtma olan fraksiyonunun –askerî kliğin ana gövdesi ve geleneksel büyük sermaye- konumunu zayıflatırken, AKP’nin temsil ettiği burjuva fraksiyonunun konumunu güçlendirmiştir. İç ve dış güç dengelerindeki oynamaların bir bütün olarak Türk egemen sınıflarına belli bir rota değişikliği yapma olanağı sunduğunu ya da isterseniz onları buna zorladığını söyleyebiliriz. Bütün bunlar, en azından bu evrede Türkiye’nin ABD-NATO ekseninden koptuğu anlamına gelmiyor. Ancak, AKP hükümeti ve onun devlet aygıtı içindeki bağlaşıklarıyla askerî-bürokratik kliğin ana gövdesi ve onun sivil bağlaşıkları arasındaki savaşımın, aynı zamanda Türkiye üzerindeki ya da Türk burjuva devlet aygıtı içindeki ABD-İsrail nüfuzunun kırılması/ azaltılması savaşımı olduğunun altı çizilmelidir. (Kürt Açılımı: Bir Alaturka Liberalleşme Deneyimi, koxuz.org)” şeklinde yazıyor.
Marksizmin devrimci politika bileşeni, diğer akımların aksine bu türde somutlaştırmalar, sınıflandırmalar yapmalıdır.
Soğuk Savaş’ın bitiminden itibaren Ortadoğu’da sürekli değişen güç dengeleri, Rusya, Çin ve Japonya gibi büyük ekonomilerin daha derinden; ama güçlü bir biçimde ilerlemesine yol açtı. ABD kapitalizminin yaşadığı kriz, TC devleti içerisindeki çeşitli kliklerin stratejik yönelimlerinde de değişikliklere yol açtı. 12 Eylül sonrasında yine ABD ekseninden bağımsız olmayan bir biçimde palazlanma imkânı bulan muhafazakâr kesimin içinden çıkmış İslamî sermaye Özal, Çiller ve Erbakan gibi deneyimlerin ardından AKP iktidarında dediğini uygulayabilme fırsatına sahip oldu. AKP, TC devletinin sürekli değişen, insanın hafızasını zorlayacak şekilde kılık değiştiren politik konum alışını durağanlaştırdı. ABD-İsrail ekseninin Afganistan, Irak, Filistin, Lübnan ve İran’da içine düştüğü çözümsüz ve yenik tarafta sayabileceğimiz bir hatta sürüklenmesi, durağan dönemde kendi egemenliğini sağlamlaştırmış, rakibi askerî-bürokratik oligarşinin belirli mevzilerini elinden almış olan AKP ile cisimleşmiş burjuva tabakalarının cesaretini arttırdı. Kürt açılımı ve Ortadoğu gazetelerinde “yeni emperyalizm” olarak nitelenen yöntem değişiklikleri, bahsettiğimiz burjuva tabakalarının TC devletine yeni biçim verme isteklerinden kaynaklanmaktadır. Bunu yapacak gücü toplamışlar ve dış dinamikler de uygun düşmüştür. Devletin içine egemen olan klik, bu yoğun saldırıyı epey süredir söylemlerini sertleştirerek, kabuğuna çekilerek karşılıyor. Yeni burjuvazinin hâkim gibi görünen yapısı sosyalist çevreleri sermaye karşıtı olmak bahanesiyle salt AKP karşıtlığına itti. Mağdur olan ve hapishaneye dahi atılan askerî-bürokratik vesayet rejimini hedef tahtasına oturtmanın anlamsız olduğu iddia edildi. ABD güdümlü ciddî bir neo-liberal politikayı AKP’nin yürürlüğe koymaya çalışıyor olmasından dolayı, sosyal yaşamın her alanında -sağlık, eğitim, yargı- yıkımı durdurmak amacıyla AKP karşıtı bir tavır konuldu.
Kılıçdaroğlu’ndan Bütünsel bir Altı Ok Savunusu
TC devletinin kurucu dinamiklerini değerlendirme konusunda başarısız olan sol siyasî irade, kemalizmden ne kadar ve nasıl kopmuş olduğunu da açık etti. Üzerinde yaşadığımız topraklarda bir devlet kuran ve devlet kurarken de Kürtleri daha sonra acımasız biçimde yok etme politikasına tabi tutmak üzere kullanan, Rum, Ermeni gibi azınlıkları katleden, komünistlere ve devrimcilere -kendi işini bozduğu zamanlarda- sistematik bir imha siyaseti yürüten irade askerî-bürokratik oligarşinin ta kendisidir. Devletin cismanî hâli olan bu klik, iki farklı yüze sahiptir. Biri feodal Osmanlı’dan halk egemenliğine dayalı bir cumhuriyet rejimi kuran, modernleşmeci atılımlar yapan laik, aydınlanmacı ve eğitimli yüz; diğeri ise kendi egemenliği tehlikeye girdiğinde 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve sayısız kontrgerilla faaliyeti gibi suç dosyası kabarık faşist ve şoven yüz. Sol, iki yüzden birincisiyle hep flört etti. Birincisinin tezlerinin gerçek ve samimi devamcısı, onun mantıkî sonucu olduğu yanılsamalarıyla ikinci yüze karşı çıktı. Oysaki modernleşmeci, laik ve demokrat görünen “kurucu güç”, Kürtleri, Ermenileri, Rumları ve komünistleri katleden “kurucu” ve “yürütücü” güç ile özdeştir. TC politikasının son kertede üst belirleyeni askerî-bürokratik oligarşidir. ABD-İsrail hattı dünyada adından söz ettirmeye başladığından beri de kemalist diktatörlük, stratejik tercihini bu eksen üzerine yapmıştır. Hâlen de tercihlerinden ödün vermemektedir.
Askerî-bürokratik oligarşi ayakları yere basmayan hayalî bir kuvvet değildir. Somutlamak gerekirse, oligarşiyi temsil edenler arasında ilk akla gelenler, TSK, CHP, yargı ve üniversite gibi kurumlardır. Modernleşmeci ve şoven/faşist olan iki yüzün izlekleri saydığımız kurumların tarihinde kolayca takip edilebilir.
AKP’nin, ABD-İsrail nüfuzunun Ortadoğu’daki yenilgisine bağlı olarak kırılan nüfuzu sayesinde göreli olarak özerk rolleri üstlenmeye kalkması ve bu oyunun üzerine oligarşinin epey hassas olduğu bir meseleyi -Kürt ulusal sorununu- eklemesi askerî-bürokratik kliği yeni bir yola girmeye zorlamıştır.
28 Şubat’ta doruk noktasına ulaşan ve hâlen devam eden faşizan söyleme sahip yüzünü gördüğümüz askerî-bürokratik oligarşi, AKP’nin artan gücü sayesinde tavır değişikliğine gitme kararı aldı. Genel af önerisine karşı akıl almaz bir tahammülsüzlük gösteren Baykal gitti, genel af önerisini yapan Kılıçdaroğlu geldi. Oligarşinin kan dökücü, kabuğuna çekilmiş ve faşist olan yüzü yerine aydınlanmacı, laik ve açık siyaset izleyen yeni bir yüz! Askerî-bürokratik klik, 15-20 günlük kıvrak darbelerle gerçekten de bu devletin son kertede üst belirleyeni olduğunu ispatladı. Muhaliflerine karşı çıkılması gereken gerçek gücün kendisi olduğunu hatırlatarak.
Kılıçdaroğlu konusunda yüksek-seviye marksist söylem, bu topraklarda hakiki düşmanın askerî-bürokratik vesayet rejimi adıyla nitelenebilecek, Kıvılcımlı’nın “devlet sınıfları” dediği kemalizm olduğu tespitine dayanmalıdır. Kılıçdaroğlu’nun da laik, modernleşmeci ve Kürt-Alevî gibi ezilenlere açık gibi görünen yapısının kemalizmin sıkça kullandığı bir yüzü olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır. Dolayısıyla faşizme karşı çıkarken, kemalizmin kavramlarıyla en ufak bir ilişkiye geçilmemeli; faşizme karşı çıkıldığı kadar laik ve modernist düşünceye de muhalefet edilmelidir.
Yıllardır elitist siyaset yaptığı, halktan kopuk olduğu, varoşlara, mahallelere, fabrikalara uzak bir CHP portresi beyinlere kazınmış durumda. Kılıçdaroğlu’nun yoksulluk karşıtı halkçı politikalarının görülmedik bir “yeni vizyon” olduğunu savunanlar ve bunu veri kabul edip asla başarılı olamayacağını iddia eden karşı sol söylem sözkonusu. Sanki Kılıçdaroğlu, gerçekten kimsenin aklına gelmeyen çok önemli bir noktaya parmak basmış gibi! Sanki Kılıçdaroğlu, CHP’nin gerek geleneksel gerekse de güncel yönelimleriyle ters şeyler yapıyormuş gibi! CHP, ülkenin modernleşmesinin motor gücüdür. Dolayısıyla modernist sol kemalizm ile aynı kaynaktan su içtiği hâlde, yalnızca kendisinin su içtiğini sandığı bir çarpık bilinç içine giriyor. İdeolojik yanılsamalarla dolu modernist zihniyetin karakteristik özelliği, eğitim seviyesi düşük işsiz ve yoksul tabakaları dönüştürmektir, dönüştürme yetkisini kendisinde görmektir. CHP’li tabanın temel yönelimi adeta bilgi sahibi olan özne ile olmayan arasındaki “teknik işbölümü”nü iliklerine kadar hissetmek üzerine kuruludur. Öncü politikayı, aydınlanmacı saikle halka bilinç taşımak olarak algılamış sol gibi, kemalistler de bu işi çok seviyorlar. “Haydi Kızlar Okula” türünden ezilen kitleleri sisteme entegre etme kampanyaları ufuk açıcı örneklerden sadece biri.
Kılıçdaroğlu’nun kemik tabanı olan Türk orta sınıf, varoşlara gidilmesinden rahatsız olacak bir yapıya sahip değildir. Aksine yoksulluk edebiyatıyla varoşlara gitmek, faşist olan ikinci yüzü gereği gibi saklamak için vazgeçilmez taktiklerden birisidir. Sözkonusu olan daima aydınlanmaya, laikliğe ve ilericiliğe sekonder bir yoksulluk vurgusudur. Dolayısıyla CHP’nin yöneliminde temelde bir değişiklik sözkonusu değildir. Yıllardır kemalizmin kullandığı yoksulluk ve sosyal devlet yalanı yine devrededir.
TKP’li yazarlar tam da bu sorunu kendilerine dert edinmişler, yoksulluk vurgusuyla laikliğin ve cumhuriyetin tasfiyesi meselesinin güme gideceğinden dem vurmuşlar. Benzeri yaklaşımı Evrensel Gazetesi de demokrasinin güme gittiği bahanesiyle sahiplendi.
“İkincisi, medya ve belirli çevreler şimdiden bir dalga yaymaktadır ve CHP’nin yeni liderliği bu dalgaya sımsıkı tutunmaya pek amade görünmektedir: ‘Halkın asıl derdi geçim, işsizlik yoksulluk; yok Cumhuriyet’in tasfiyesiymiş, yok yeni Anayasaymış, yok laiklikmiş, yok Türkiye’ye biçilen misyonmuş, yok bilmem neymiş, bunlar halkın umurunda bile değil…’ Anlaşıldığı kadarıyla CHP, makro siyasetin türetileceği veya makro siyasete emdirilecek sorunların ve olguların kendi yalıtık alanlarına gömülerek kendisinden istenileni yapacak, böylece siyaseten daha da eksilmeyi göze alacaktır.”(Metin Çulhaoğlu, sol.org.tr)
“Kanımca İkinci Cumhuriyet veya -aynı anlama gelmek üzere- Cumhuriyet’in tasfiyesi süreci, ihtiyaç duyduğu ikinci partiye kavuşuyor. Bu ikinci partinin şekillenmesi ile birlikte birinci cumhuriyetin büsbütün kapandığının ilanı da mümkün hâle gelecektir. AKP’li yılların CHP’si, eski cumhuriyetin dinci gerici, Osmanlıcı ve emperyalist saldırıya maruz kalan ilkeleri ve değerlerini belli bir tutarlılıkla savunmuyordu. Cumhuriyetin tasfiyesinde solun likidatörü Baykal’ın özgün bir yeri vardır. (…) Yazının bu noktasında okur, dönüp soL portalın Kılıçdaroğlu’nun politik çizgisinin farklılık taşıyamayacağını gösteren dünkü manşet yazısını gözden geçirebilir. Kemal beyin bir sol rota çizeceğini düşünmek, vahim yanılgı olacaktır. Hayır; düzenin bağrında bile olsa, sol bir dönem açılmıyor. CHP daha güçlü muhalefet yapmayacak, cumhuriyetçiliğe yönelmeyecek.”(Aydemir Güler, sol.org.tr)
Bereket versin ki bu, sosyalistler arasında yaygın olmayan ayrıksı bir söylem! TKP’li baylar telaşa kapılmasınlar, rahat olsunlar. Kılıçdaroğlu gerçek bir laik, gerçek bir aydınlanmacı ve de gerçek bir “I. Cumhuriyet” yanlısıdır. Şu noktada telaşa kapılabilirler: Birinci cumhuriyetin bıraktığı yerden aydınlanma mirasını devralıp yoksulluğu bitirecek sosyalist politikalar üretme söylemini Kılıçdaroğlu çalıverdi. Salt AKP karşıtlığıyla beslenen ideolojik konumun altı oyulmaya başladı. Cezanın çekileceği günler yaklaşıyor!
Tüm bu kötü örneklerin yanında serinkanlı değerlendirmeler de yapılıyor. Devrimciliğin bu topraklarda en az burjuvazinin kanatları kadar köklerinin olduğunun ve ciddî mücadele deneyimlerinden beslendiğinin ispatı olacak sözler de sarf ediliyor.
“Şovenizmin ve ırkçı-milliyetçiliğin batağına batmış, halkın hiçbir ekonomik ve demokratik talebiyle ilgilenmeyen, statükoculuğun, darbeciliğin ve orduculuğun bayraktarlığını yapan Deniz Baykal’ın CHP’siyle bunun olmayacağı çoktan açığa çıkmıştı. CHP dışından da bu boşluk doldurulamadı. Şimdi Deniz Baykal’ın şoven, ırkçı-milliyetçi CHP’sinden Kemal Kılıçdaroğlu’nun sosyal CHP’si yaratılmak isteniyor. 70’lerin ‘Halkçı Ecevit’ sembolü bu sefer ‘Halkçı Kemal’ olarak yeniden pişiriliyor. (…) 80 yıllık devlet partisi geleneği ve kültüründen, derin ilişkilerinden iki günde ‘Halkçı CHP’ yaratılabilir mi? Bunun mümkün olmayacağı ortada. İşçi ve emekçi halkımız, özellikle Aleviler büyük bir yanılsamaya sürükleniyor. Değişenin sadece yüzler ve söylem olduğu, politikanın en kritik anlarında ve sorunlarında ortaya çıkacaktır.”(ESP: Kılıçdaroğlu başkan, operasyon tamam)
Kendi Bindiği Dalı Kesen Liberal Sol ve Kürt Yurtsever Hareketinin Tahlilleri
Gelecek seçimlerde CHP’nin oy oranının artması belli kesimlerin tabanından kaybedilecek oylarla mümkün olacak. Geçişlerin mutlaka teorik etkileri de olacak. İdeolojik açıdan bu kayıptan etkilenecek en önemli kesim liberal soldur. Liberal sol, AKP iktidarı döneminde kendisi gibi, gereği gibi davranarak militarizme karşı aktif bir politika yürüttü. Liberal solun yükselişi, AKP burjuvazisinin bağımsızlaşma isteğiyle doğru orantılıdır. AKP’nin sistem içi mücadelesinde liberal solu bağlaşık olarak kabul etmesi, bir nebze sosyalist söylemin de önünü tıkadı. Kemalist militarizmin etkisinin önümüzdeki günlerde “yumuşak” söylemlerle (azınlık kimlerine saygı, refah kapitalizmi) artması, liberal solun tezlerini de boşa çıkaracaktır. Teorik planda, liberal sol da kemalizmden ilham almış ulusalcı sol da marksizmin önünü kesen “sahte sol” akımlardır. Ancak radikal devrimciliğe alternatif olarak liberalizm yerine ulusalcılığın ikame edilmesi daha tehlikelidir. Her şeye rağmen liberal solun devlet karşısında bazen politik gündemi belirleyecek kertede etkili olması, radikal devrimciliğin eline -onu liberalce değil de militanca kullanabileceği- sistemin yozlaşmış hâlini sergilemeye yarayan bir takım olanaklar sunuyordu. Ulusalcılık, TC tarihi boyunca yaptığı gibi radikal solu baskıyla ezecek, onun gelişmesine imkân tanımayacaktır. Sahte sol içinde sınıflandırılabilecek liberal sol köklü bir akım değildir; ama ulusalcı sol M. Kemal’in kurduğu TKP’den günümüzdeki İP, Türk Solu örneklerine kadar epey deneyime ve güçlü geleneklere sahiptir. Bu açıdan liberal solun Alevî ve Kürt kimliğini vurgulayan Kılıçdaroğlu’na karşı olan olumlu yönelimi ilginçtir.
Diğer bir ilginç nokta Öcalan’ın tutumunda ve Kürt hareketinde göze çarpıyor. BDP, Kılıçdaroğlu’nu, onun yoksulluğu bitiremeyeceği veya yoksulluk gibi söylemlerle demokrasi, özgürlük gibi ana meseleleri gözden kaçırdığı temelinden soyut kavramlarla eleştirmedi. BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, CHP’nin yeni genel başkanı Kılıçdaroğlu için sert konuşmalar yaptı. “Bu halkın para karşılığında dilinden, kültüründen vazgeçeceğini söylemek hakarettir.” diyen Demirtaş, “Evet bizim halkımız yoksul bir halktır; ama buna rağmen biz aramızdan para toplayıp, iki katını sana vereceğiz, yeter ki bize bulaşma. Bu halk, bu politikaları çok gördü. Kılıçdaroğlu’nun haberi yok.” dedi. Saadet Partisi lideri Kurtulmuş da benzer açıdan olaya yaklaştı. Artık Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinden milletin değerleriyle çatışmayan, inançlarına karşı mücadele etmeyen, milletin egemenliğini bürokratik adacıklara karşı boğdurmayan politikalar beklediklerini söyledi. İki parti de kendi tabanlarının somut tercihlerini dile getirmişlerdir, politik açıdan verimli bir tercih yapmışlardır.
Ancak Kürt halk önderi A. Öcalan’ın görüşme notları dikkatli bir biçimde okunduğunda bir çelişki göze çarpıyor. Açılım sürecinin başında ve ortalarında devlet içinde bir restorasyon yürüten AKP’ye karşı, açılımı engellemeye çalışan TSK ve CHP-MHP eksenini şiddetli bir biçimde eleştiren Öcalan, kendi adına açılım sürecini sonlandırdıktan sonra hedef tahtasına AKP’yi oturttu. Hatta Erdoğan’ı “Bu sorunu halletmezseniz zaten üç ay sonra gidersiniz. Ayaklarının altındaki toprak kayıyor. İşte görüyorsunuz Kılıçdaroğlu geliyor. Başbakan’a diyorum ki sen çözmezsen Kılıçdaroğlu çözecek.” diyerek uyarmayı da ihmal etmedi. Bu dil, eski görüşmelerde kemalizm vurgusu şeklinde zaten mevcuttu. Ancak Öcalan’ın kemalizm vurgusu, belli bir toplumsal saflaşmayı kendi siyasî eksenine çekmek için değil, devlet içerisinde söz söyleyebilmek için tutturulmuş diplomatik bir üsluptu. M. Kemal’in yanında Şeyh Said’ten övgüyle bahseden bir tarih okuması, çok küçük dergi çevrelerinde bile karşılık bulacak bir ideolojik hat değildir. Öcalan ezilen bir halkın önderi olarak Şeyh Said’e ikincil bir kemalizm iması yapıyordu. Aksi takdirde devlet içinde “reel politika” yürütmek imkânsızdır.
Dördüncü dönemi açtığını ilân eden, askerî klik ile eskisinden daha şiddetli yeni bir savaşı göze alan Öcalan’ın, şimdilerde savaşı göze aldığı CHP ve TSK yeni yüzü Kılıçdaroğlu hakkında “Kılıçdaroğlu bir yenilik getirebilir, kemalizmin demokratik güncellenmesi sağlanabilir. Buna bir ihtiyaç olduğunu daha önce de belirtmiştim. Önemli buluyorum.” cümlelerini sarf etmesi bir paradokstur. Bu çelişkili durumun önümüzdeki çatışmalı süreçte hangi yönde gelişeceği devrimciler açısından kritik önemdedir.
* * *
Kılıçdaroğlu’nun kendi kişisel özellikleri yanında, çevresindeki güçlerin onu hangi makama taşıyacağı, bu makamlarda ne kadar süre kullanacağı belirsiz. Ancak Kılıçdaroğlu şahsında ABD-İsrail eksenine göbeğinden bağlı TC’nin belirleyici/idareci gücü olan devlet sınıflarının önümüzdeki günlerde demokratik görünümlü bir yüzü kullanacağı açık. Verili konjonktürel ânın, Kürt açılımı gibi önemli demokrasi sorunlarıyla eş zamanlı olması askerî-bürokratik oligarşinin iki farklı yüzünü gizleme görevi görüyor.
Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başkanlığına taşıyan ve belki de başbakanlık koltuğuna da taşıyacak rüzgâr, AKP’nin yıkıcı politikalarından kaynaklı işsizlerin ve yoksulların artan sayısı, değişim isteyen kıyı bölgelerde kümelenmiş orta sınıf sosyal demokrat kesim veya sol düşünceye duyulan ilgi değildir. Kılıçdaroğlu gibilerini istediği yere istediği zaman -geri alma hakkında kendi kalmak kaydıyla- çıkartan güç AKP ve onun devlet içindeki bağlaşıklarına karşı duran, devletin geri kalan gerçek sahibi askerî-bürokratik erktir. İşte tam da bu yüzden gerçek düşman sermaye, emperyalizm, kapitalizm gibi politikaya dışsal öğeler değil, onlardır!
Akın İbrahimoğlu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>