Fabrika İçi Polemiğe Hariçten Notlar

27 Kasım 2012 admin
PKK’siz Kürd milleti, Apo’suz PKK:
Devletin formülü budur. Açlık grevleri, bu açıdan, bir milletin hapishanelerdeki öncü unsurlarının liderlerine sahip çıkmasından ibarettir. Anadilde savunma bu noktada talidir. Esasta politik olarak öne çıkartılan, Apo’nun şahsiyeti ve mevcudiyetidir. Mesele de zaten, “Kürd” kelimesini kim, nerede ve nasıl cümle içinde kullanırsa kullansın, ilgili kişiyi bu işlemi Apo’suz yapamaz kılmaktır. Tutsakların altını çizdiği hakikat budur. Son dönemde soldaki “kullanıldık!” serzenişlerinin nedeni de buradadır.
Grevler Apo ile başlamış ve Apo ile bitmiştir. Burada esasta tarihsel bir kişilik olarak Apo’yu aşmış olana vurgu yapılmaktadır. Apo, İmralı’daki kişiden daha fazlasıdır. Dostun da düşmanın da anlamadığı husus budur. Apo’nun tutsaklığına karşı bu durumun açık biçimde tespit edilmesi gerekmiş, o nedenle açlık grevine gidilmiştir. Siyaset olarak Apo’nun özgürleşmesi ile Kürdistan’ın özgürleşmesi süreç içinde örtüşmüştür.
Apo, Kürdistan’ın edebî bir metaforudur. AKP ya da bir başkası din, millet ya da liberalizm bağlamında ne tür eleştiri yöneltirse yöneltsin, oluşan bu durumu lafla ya da silâhla çözüp dağıtamamaktadır. Mesele, “Kürd burjuvazisi”nin geri itilmesi değil, savaşın içinde oluşmuş olan Kürd’ün ileri itilmesidir. Kürd’ün savaş dışında tanımlı olabileceği bir yer ve zaman yoktur.
Son açlık grevleri esas olarak geçmiş dönemde başlatılan “Abdullah Öcalan benim siyasî irademdir” kampanyasının bir devamıdır. Bunu eleştirmek adına, “burjuva siyasetle mücadele etmek için benim burjuva siyasetime bağlanmalısınız” demek anlamsızdır.
Che Guevara’nın kızı, “babam yaşasaydı Kürdler için savaşırdı” demektedir. Eğer bir sosyal medya geyiği değilse, bu söz Kürd’ün tarihsel zeminine de işaret eder. Apo ile Kandil, Kandil ile Diyarbakır, Diyarbakır ile Avrupa arasında fikrî ve politik farklılıklar aramak Kürd’ün düşmanlarının işidir. Dolayısıyla “PKK’den çok Apocu” olunmaz. Aynı şekilde, Cephe’den daha çok Dayıcı olmak da mümkün değildir. Bu liberal bataklık, Marx ve Lenin’in yaşadığı günlerde onların düşünceleri üzerinden hareket edenlere, “siz aptal mısınız, sizin fikriniz yok mu, bir kişinin peşinden gidiyorsunuz?” demekle sonuçlanacaktır.
Apoculuğu bir küfür gibi kullanmak bir devrimciye yakışmamalıdır. Ama tersten Apo denilen özneyle duygudaşlık ve fikirdaşlık kurup geri kalanı çöpe atmak da başarıcı ve hesapçı bir anlayıştır ve reddedilmelidir. Apo Apo’dan daha fazlasıdır ve bu fazla, süreç içinde, eylemli olarak kolektif düzlemde Kürd olmuş tüm kesimlerin pratiğinde vücut bulur.
Bugün solda olduğu gibi İslamcı, Müslüman çevrelerde de, liberalizmden mülhem, PKK ve Apo’ya dönük bir tür jakobenizm ya da Kemalizm eleştirisi yöneltilmektedir. Bunların milliyetçilikleri ve millî şef oluşları sorgulanmaktadır. “Zalim öldürürse karşı çıkarım, mazlum öldürürse ona da karşı çıkarım” diyen, zalim/mazlum ayrımını lafzî düzlemde sildiğini zanneden hümanist bir yaklaşım hâkim kılınmaktadır. Savaşın içinde olmuş, olgunlaşmış bir siyasetin gene o savaş dâhilinde anlaşılması gerekir. Hiç savaşmamış, savaşa da karşı olanların bu özneyi anlaması mümkün değildir. En fazla, ikbal merdivenlerini tırmanmak için bir strateji kuruluşuna kapağı atmış akademisyenlerin zırvalarına kul olmak zorunda kalınır.
Teorik akıl açısından temelde mesele, aynıymış gibi görünenler arasındaki farkı ve farklıymış gibi görünenler arasındaki benzerliği belirleyebilmektir. Böylesi bir çaba yoksa, illaki belirli güçlere uşaklık ediliyor demektir.
Apo’nun da birçok kez dile getirdiği gibi, kendi şahsiyeti ve mevcudiyeti hareket içindeki birçok hizbin ve kliğin oluşmasına karşı bir sigorta niteliğindedir. Bu, söz konusu sürecin zorunlu bir sonucudur. Dolayısıyla açlık grevleri ile tutsaklar kendi bireysel bedenlerini daha geniş bir bütünlüğün muhafazası için parçalamaktadırlar. Daha doğrusu bu parçalama edimi, daha geniş bir bütünlenmenin somuttaki emaresidir. Düşmana karşı ayakta kalmanın önşartı bir olmaktır ve bu birliğin muhafazası için her tür adım atılır. Varolan bir bütünü muhafaza etmekle, oluşum hâlindeki bir bütünün ya da bir bütünlenme pratiğinin içine parçalayarak dâhil olmak aynı şey değildir. Bu nedenle Kürd için sorun tam da sürekli bir savunma hattında duruyor olmaktadır. Savaş, biraz da bu hattı kırmak içindir.
İşkencecilerin işkence edeceği kişiye bilmesine rağmen ilk olarak adını sorması gibi, devlet de hep bu verili bütünlüğe işaret etmek zorundadır. İşkenceci işkence edeceği kişi “adın ne?” sorusuna cevap verdiği anda her şeyi söyleyeceğini bilir. Devlet de verili bir bütünlüğe işaret eder ve düşmanını o bütünlüğün sınırları içinde kalmasına izin verir. Savaşın seyri açısından savunma hattında durmak ciddi kayıpları da beraberinde getirmektedir. Açlık grevlerini biraz da bu düzlemde okumak gerekir. İçerideki burjuva siyaset dünyası içine bakıp asker cenazelerinin yol açtığı toplumsal etkiye öykünmek, bu sayede toprağa kök salmayı istemek ve belki de sırf bu nedenle ölüm orucu sürecini uzatmak, bugünün açlık grevleri pratiğini asla anlamayacaktır. Özcesi, açlık grevleri pratiğini bir mülk gibi kendi kasasına kilitlemek, buradaki eylemliliği doğal olarak reddedecektir.
Bugün düşmana hizmet eden kalemler, stratejistler ve “akademisyenler” PKK’nin başarılı bir strateji uzmanı olduğu hususunda hemfikirdirler. Örgüt bölgedeki gelişmeleri iyi okumakta ve uygun adımlar atmaktadır. Bu akla karşı körleşmek, kayıtsızlaşmak ya da bu aklı reddetmek çıkışsızdır. Ama “TDH” diye verili bir özne var zannedip, bunun birliğinin de bu akıldan geçtiğini düşünmek yanlıştır. Çünkü yukarıdaki bütünlük ve birlik bahsiyle, ondaki bir zaruret olarak birlik ile TDH için birlik farklı şeylerdir.
PKK’siz Kürd milleti, Apo’suz PKK: devletin hesabı, Kürd’ün PKK’siz, PKK’nin de Apo’suz kaldığında öleceği yönündedir. Çünkü PKK Kürd, Apo da PKK için bitmemişliğin, eksikliğin ve parçalama pratiğinin sürekliliğinin bir alameti gibidir. Devlet, bu hissiyatın ve fikriyatın ölmesinden yanadır. Çünkü o özellikle kendi oluşum ve yeniden kuruluş momentlerinde hasımlarındaki bütünlenme imkânlarını ezmek zorundadır. Tayyip Erdoğan’ın son olarak “PKK yöneticilerinin isterlerse Avrupa’ya gidebilirler” demesi de buradaki bütünlenme pratiğini ezme amaçlıdır. Devletin yeni banisi ve hamisi Erdoğan, Kürd’e “bize teslim olmuyorsanız, Avrupa’nın bütünlüğüne teslim olun” demektedir.
TDH’nin reel politik hareket etme imkânı yoktur. Tarihsel ve toplumsal kimi bağlar üzerinden Kürd hareketi ile teorik zeminde ilişkilenenlerin TDH’yi dere kenarındaki ineği görmüş kurbağa misali şişmeye çağırmak, sonuçsuzdur. Aynıymış gibi görünenler arasındaki farkın belirtilmesi bu noktada elzemdir. Teşbihte hata olmaz: “ikisi de hayvan nasılsa” deyip kurbağaya şişmeyi emretmek imha ile sonuçlanacaktır. PKK’nin verili stratejisi dâhilinde TDH önemsiz bir hesap kaleminden ibarettir. Tersten TDH, kendisine öznellik ve önem vehmetmek için Kürd Hareketi’ni istismar etmektedir. TDH basit anlamda Kürd Hareketi için batıdaki işlerin yürütülmesi noktasında bir eleman statüsündedir ve başka bir değeri de yoktur. Doksanlarla beraber savaşın yoğunluğunun artırılması ile esasta sol ve TDH ile bağlar geriye dönüşsüz olarak kopmuştur. Bu kopuşa sevinen ve Kürd’süz ilerleyeceğini zanneden kimi sol ekipler ise burjuva ideolojisinin ve siyasetinin dehlizlerinde kaybolmuştur. “Sol” sözcüğünün ister “S” ister “O” isterse “L” harfine vurgu yapılsın, yaşanan budur. Kürd’den kaçan, teslim olmuş demektir.
Bölge, hatta dünya açısından Kürd milletlerden bir millet, PKK örgütlerden bir örgüt, Apo da önderlerden bir önder değildir. Bunların tek tek ve bütün olarak ayrı bir yere yerleştirilmesi zorunludur. Bunların kafadaki örgütler, milletler ve önderlerle ilgili malumat çorbası içine atılması anlamsızdır. “Görmezden gelirsek yok olur gider” demek de onlara karşı verilen mücadelenin bir başka boyutudur.
TDH kendisini Kürd, PKK ve Apo’yu görmeyen bir yerde kuramaz. Maddiyatçılıktan yana durup diyalektiği çöpe atmak olmaz. Ama kendi maddiliği için bu diyalektiği istismar etmek de çıkışsızdır. Yani TDH diye bir özne PKK’ye benzer bir yerden kurulamaz. Kendi saf maddîliğini korumak için PKK yokmuş gibi davranamaz. Tersten, kendisini PKK’ye göre de kuramaz.
PKK’nin mücadele ettiği devletle, TDH’nin mücadele ettiği devlet kategorik olarak aynı devlet değildir. Aynı tespit demokrasi için de geçerlidir. Solcu kafa, bu işi sulandırır ve birden diğer milletleri keşfeder ve “onlar da anadilde eğitim hakkına kavuşsun” ister. Bu Kürd’ü talileştirir, PKK’yi siler, Apo’yu tutsaklardan herhangi birisi yapar. Herhangi bir kitle örgütünde ya da sendikada Kürd’e örtük ve açık olarak “burası Türkiye. Burada benim belirlediğim siyaseti uygulayacaksın” denilmekte, Kürd ise kendi bildiğini okumaktadır. Eş düzleme yerleştirildiği vakit Kürd’ün etkisi altındaki kitleden adam devşirebileceğini zanneden TDH örgütlerinin bizatihi kendileri Kürd hareketine örgütlenmektedirler. Yaşanan budur. Bu örgütlenmeyi görenler, muhafaza siyaseti adına görünmez duvarlar örmektedirler.
Söz konusu talileştirme, soldaki postmarksist, liberal, ekolojist ya da feminist okumayı tetiklemektedir. Tüm bu okumalar bir yanıyla solun kendisini korumak için dışa salgıladığı sıvı gibidir. Bu sıvı Kürd’ü kuşatır ve etkisizleştirir. Yeni toplumsal hareketlerin ve küreselleşme karşıtı dinamiklerin dibe vurduğu ve ciddi eleştirilerin yükseldiği bir gerçeklikte bu kesimler özellikle akademi kanalıyla ülkeye akıtılmakta, esas olarak Kürd’ün kavgası akamete uğratılmaktadır. Kürd, kendi ormanları devlet tarafından bir bir yakıldığı için ekoloji bayrağını yükseltmekte ama Türk, ekoloji lafzından kendisine dünya kurmaya çalışmaktadır. Birisi için ekoloji askerî bir mevzi, diğeri için saklanılacak bir kovuktur.
Bülent Arınç, Oslo görüşmeleri ile ilgili tartışmalara şu sözle dâhil olmuştur: “Karı-koca arasını bulmak için kimi zaman yalan söylemek gerekir.” Bu, Oslo görüşmelerinde söylenenlerin yalan olduğunu da anlatır, aynı zamanda AKP’nin kendisini devletin dışında bir güç olarak gördüğünü de ifade eder. O devletin neoliberal dönüşümünün basit bir faili olarak karşısında dişine uygun bir düşman istemektedir. “Devletin özerkliği” tartışmaları üzerinden söylenebilir ki AKP “yeni devlet”tir.
Oslo, Filistin ve Kürdistan’ın ortak kaderinin bir nişanesi gibidir. Filistin ile ilgili barış görüşmeleri için seçilen yerin Kürdistan için de seçilmiş olması manidardır. Bu türden görüşmelerin fikrî temeline katkı sunan ve liberal hümanist bir perspektifi Ortadoğu’ya dayatan Norveçli akademisyen Johan Galtung’un Kürdlerle ilgili de projeleri mevcuttur. Son geliştirdiği proje Suriye’nin bölünmesi yönündedir.
Bu açıdan “Ya kendi diktalarını sürdürmek için ulus devletlerin arkasına sığınanlar ve bunu da ‘emperyalizme karşı direniş’ şeklinde sunan Doğu Bloku ya da neo-liberal saldırganlığın  pazar-dışı olmayan her yeri istila etmek için tasfiye etmeye on yılı aşkın süredir uğraştığı ulus-devlet düşmanları, Kürt halkının ‘dostu’ hâline gelecek.” tespiti sorunludur. Esas olarak burada Kürd hareketinin ehven-i şeri seçmesi önerilmektedir, burada yazar muhtemelen ikincisine meyyaldir. Yani Kürd hareketi, “pazar dışı olanı istila eden güçler”i fiilî olarak desteklemelidir, yazara göre. Aynı şekilde Altan Tan da benzer bir görüşü savunur ve İran-Rusya hattının geleceksiz olduğunu söyler. Tüm bunlar Kürd hareketini bölgesel bir özne olarak küçük görmenin sonucudur. Mahir’in dediği gibi, “sol oportünistler, düşman güçleri zayıf, dost güçleri güçlü; sağ oportünistler de düşman güçleri güçlü, dost güçleri zayıf görmektedir.” Sırf bu lafı edebilmek için bile eylemli bir ayrıştırma-birleştirme pratiği içinde olmak şarttır. Bu laf ancak böylesi bir pratikle dile dökülebilir.
AKP medyası ise PKK’nin bu İran hattına bağlı olduğunu söyleyerek, kontrgerilla faaliyetlerini derinleştirir. PKK’ye Suriye’den silâh gelmektedir, “Esed” kimi şehirleri PKK’ye bırakmıştır. PKK militanları Esed güçleri ile savaşmaktadır vs. O da sınıfsal tepkisini vermekte ve PKK’yi birilerinin piyonu olarak görmekte ve bu şekilde göstermeye çalışmaktadır.
Bugün kimileri HDP üzerinden, bu partinin seçim şansının artması için “PKK’yi etkisizleştirme” kampanyasına dâhil olunmasını önerebilmektedir. Solun ağırlıklı bir kısmı “PKK denilen lânet”ten bir an önce kurtulmayı beklemektedir. İşte o gün güneş kendileri için doğacak, halk kendilerinin “terörist” olmadığını görüp kendilerine sarılacaktır. HDP üzerinden tartışmalar da bu minvaldedir. O “seçim partisi” olmaya kilitlendiğine göre, en iyi seçim propagandası “teröre ve Kürd meselesi”ne çözüm bulmak olduğundan, HDP kendisini bu şekilde kurmaya zorlanmaktadır. Bu onun devrimci mücadele partisi olmayacağının açık bir delilidir.
Esas olarak PKK ile ilişki, öznel, benmerkezci bir tavır üzerinden kurulmaktadır. Son açlık grevleri ile ilişkili olarak, “Bu hareket, bizim için, bir anlamda 19 Aralık’ın rövanşıydı.” denilmesinin nedeni budur. Burada kafadaki solculuk mutlak hakikat noktasında tutulup tüm gerçekler onun etrafında tavaf ettirilmektedir. Tersten, “eğer PKK bu anlamda bir solcu örgüt olsaydı, bu kadar güçlenebilir miydi?” sorusu da sorulabilir. PKK ile belirli bir solcu külliyat üzerinden rabıta kurmanın anlamı yoktur. O bir yanıyla solculuk eleştirisidir de. PKK’nin eteğinin dibine oturmak, söz konusu eleştiriyi ve hurucu asla anlamayacak, böylesi bir eleştirinin ve hurucun muhtemel sonuçlarına karşı kendisini koruma altına almakla yetinecektir.
Bu bağlamda postmarksist temrinleri PKK üzerinden gerekçelendirmenin de gereği yoktur. Foucoult veya başka bir ismin iç eleştirilerini PKK üzerinden temize çıkartmak mücadeleye katkı sunmayacaktır.
PKK Malatya’dan öte yana bir sınır çekmiş ama bu sınır çekme işlemi sol nezdinde bir karşılık bulmamıştır. Solun önemli bir kesimi, sınırsız ve sınıfsız oluşun rahatlığından gayet memnundur.
Bir PKK militanı, “Türk solcuları Latin Amerika’daki bilmem hangi örgütün tarihini ezbere bilir ama PKK hakkında hiçbir şey bilmez, onunla ilgilenmez” eleştirisi kendince haklıdır. Ancak Türk solcusunun PKK’yi Latin Amerika’daki bir örgüt derekesinde ele almasını talep etmek yanlıştır. Bu, şiddet pratiğinin liberal bir yerden ediniminin somut tezahürüdür.
PKK eğer özne ise, TDH diye bir özne yoktur. “TDH” isminde somut bir özne varmış gibi akıl yürütmek kolaycıdır ve anlamsızdır.
Bugün hâlâ ihanet ve ajanlık tartışmalarının yürüdüğü Acilciler geleneğinin TKEP ile birleşme pratiği, muhtemelen hareketin Suriye’ye yakınlaşması ve buradan da Sovyetçi siyasetin Acilcileri bizatihi örgütlemesi ile ilgilidir. Mahir Çayan’dan gelen tüm ezberler bir gecede silinir ve hareket en azından Sovyetler’in bölge siyasetine eklemlenir.
Benzer bir durum doksanlardan beri Kürd hareketi için de geçerlidir. Geçmişte Sovyetler’den çok Sovyetçiler hatalı ise son yirmi yıldır da Kürd hareketi değil, Kürdcüler hatalıdır. Son yirmi yıldır PKK kimileri için Sovyetler’in ikamesi gibidir.
Portekiz sömürgesi bir ülkenin devrimci lideri olan Amilcar Cabral’a “Portekiz’de faşist cunta var, neden ona karşı mücadele etmiyorsun?” diye sorarlar, o da “benim işim öncelikle buradaki emperyalist-sömürgeci işgale son vermek” diye cevap verir. Bu cevapla, faşist cuntaya karşı antifaşist mücadele yürüten bir Portekizlinin tavrını karşı karşıya getirmek ne kadar anlamsızsa, birini diğerinin önünde diz çöktürmeye çalışmak da aynı ölçüde anlamsızdır. Özünde sömürü ve/veya zulüm karşıtı mücadelenin tüm öğelerini gören bir taktik, strateji ya da politik teori geliştirilemez. Bazen yeri gelir, içiniz kanasa da bir mazlumun ezilmesini seyretmekle yetinirsiniz. Che Guevara’nın dünyanın birçok noktasını adımlamış olması, eninde sonunda kendi kıtası ve ülkesini de içine alan bölgeyi kurtarmakla ilgilidir. Bu noktada Apo’dan Che portresi çıkartılamayacağına göre, onu romantik bir yerden edinime tabi tutulmuş bir figür olarak ele almamak gerekir.
“Kürdistan’daki işgale son vermek” üzerine kurulu bir örgütün ve hareketin işgalci ülkenin demokrasisini ve devrimini de kurtarmasını beklemek abestir. Dolayısıyla bu örgütün ve hareketin her tür eyleminden işgalci gücün demokrasisi ve devrimi lehine kimi sonuçlar çıkartmaya çalışmak da nafiledir. Kürd ile “devrimci örgütler kolektifi olarak komünist parti” olmaksızın, o boşlukta, kurulan nefret ve sevgi ilişkilerinin bir önemi yoktur. Gerçek bir ilişki ancak partiyle kurulur.
Marx’ın ifade ettiği biçimiyle, devrimci hareket vura vura kurar kendi düşmanını ve sonra da on karşı partileşir, yani kurumsallaşır. Kürdistan İşçi Partisi’nin vurup kurduğu düşman ile TDH’nin düşmanı dolayısıyla kategorik olarak farklıdır. Doksanlarda aslolarak Kürdler için teşkil edilmiş kontrgerilla timleri yedek iş düzeyinde görevlendirilip İstanbul’da devrimci katletmişlerdir. Bu anlamda TDH’nin en azından ya da en fazla, devletin asıl hışmını ve kudretini Kürdlere teksif etmesi sebebiyle batıda boşalan kimi alanlarda biraz rahat nefes alması hasebiyle onlara olan minnet borcunu günbegün ödemesi gerekir, ama hepsi bu kadar. Demokrasi ya da devrim, neyin mücadelesini veriyorsa, buna Kürd’ü alet etmemelidir. Kürd, TDH’nin benmerkezciliği ve kibri yüzünden kimi momentlerde batıda nefes alma imkânı bulamamaktadır. Esas sorun burasıdır. Örneğin açlık grevleri meselesi çeşitli saiklerle toplumun muhtelif kesimlerini örgütlemenin bir aracına dönüştürülebilecekken, öznelik yarışı yüzünden, “ne yaparsak yapalım bu PKK’nin işine gelir” diye düşünülmüş, bu örgütsel rekabete bağlı olarak, grevler herhangi bir politik sonuç üretemeden bitirilmiştir. Solun kendi attığı taşa örgütlenme niyeti de yoktur, o taşı örgütleme derdi de.
PKK soldan ve sağdan “milliyetçi” olarak eleştirildiğinden, esasında bu marazdan kurtulmaya bakılmaktadır. Oysa tam da İsmail Beşikçi’nin tespitiyle, örgütün daha fazla milliyetçi olması gerekir. Belki de örgütün kurucu kadroları arasındaki Türk varlığına bağlı olarak ilk plan “Türkiye’de devrim için Kürdistan’da devrim” olarak belirlenmiş, hep “birlikte devrim” perspektifi diri tutulmuştur. Bugünkü sorunların kökeninde belli ölçüde, Türk solundan ve TDH’den devrimci huruc hareketinin geç gerçekleştirilmiş olmasıdır.
Dağda yaşanan son kucaklaşmada TDH mensupları da vardır ve onlar zevahiri kurtarmak adına gerillayla tokalaşmayı bile çok görmüşlerdir. Kürdler elini uzatsa da TDH içinde işgalci devletin yönetici adayı olma bilinci yerleşiktir. Dolayısıyla Kürd’ün kendisini teorik ve pratik düzeyde bu bilinçle barışık ve bu bilince göre kendisini kurması sakıncalıdır. Kürdistan’ı gerçekten kurmak isteyen bir iradenin bu solcularla işi olamaz.
TDH ve özellikle Cephe merkezli “milliyetçilik” eleştirilerinin iler tutar bir yanı yoktur. Bu noktada açlık grevlerini mefhum olarak sahiplenip, “biz açlık grevi yaparken onlar teslim oluyorlardı” demek de anlamsızdır. Tekrarlamakta fayda var: düşman aynıymış gibi görünebilir, kullanılan kelimeler ve silâhlar aynıymış zannedilebilir ama mesele aradaki temelli farkı ortaya koyabilmektir. Milliyetçilik eleştirileri yapanın açlık grevi denilen silâhı esasta dinî ve millî bir hareket IRA’den öğrenmesi, feda eylemlerinin feyzini Filistinli “gerici, ortaçağ kafalı” militanlardan alması tuhaf bir durumdur. Bugün kendisine yönelik Emniyet’in hazırladığı kamu spotlarındaki zihniyetle Kürd’ü eleştirmek anlaşılır bir durum değildir.
Kavga, mücadele ve savaş aynıları ayırır, ayrıları birleştirir. Bu hep böyle olmuştur. 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>