Ev İçi Emeğin Ekonomi Politiği

3 Temmuz 2014 admin
maa
Bir kadın, ne zaman kendi sesini duyurmak için ayağa kalkarsa, planlamamış bile olsa tüm kadınlar için ayağa kalmış olur.
[Maya Angelou]
Kapitalizm organik ve sosyo-kültürel bir sistemdir. Organikliğiyle, yaşamı kuşatır. Sosyo-kültürel boyutuyla, hayata nüfuz eder. Her şeyi metalaştırarak var olur. Hayatın en ücra noktalarına sızar. Her şeyi metalaştırarak hayata taammüden saldırır. Her şeyi kârın, yok edici kanunlarının esiri yapar. Bu süreç sonsuz bir döngü gibi işler.
Kapitalist toplum, doğası gereği, ekonomik, sosyal, siyasal eşitsizlik üretir. Eşitsizlik onun bir varoluş ve kendini üretme biçimidir.
Kapitalizm, son derece konsantre iktidar ve tahakküm ilişkisidir. Sermayenin mutlak egemenliğidir. Sermaye, ne bir para yığını, ne de üretim araçlarıdır. Sermaye, bir toplumsal ilişki biçimidir ve egemenliğini hayatın içinden alır, egemenliğini hayatın içinde yeniden, yeniden kurar.
Yarattığı yabancılaşmayla kitleleri enkazlaştırarak, sisteme tabi kılar, avutur ve sistemin parçasına dönüştürür, irrasyonali rasyonel yapar, bütün bunları korkunç bir soğukkanlılıkla ve bir rasyoya uygun olarak gerçekleştirir, kendini üretir ve yeniler.
Kapitalizm simülasyon üretir, simülasyonla karmaşıklaşır ve nüfuz eder. Yarattığı simülasyonla gerçek olmayanı gerçekmiş gibi gösterir, kendini görünmez kılar, “gizlenir”, hayatın içinde “kaybolur”, varlığı başlı başına bir katastrof olmasına rağmen her şeyi “normalleştirir”.
Ev içi emek, bu (yıkıcı) simülasyonun bir parçasıdır. O, kapitalizmin doğallaştırarak kendini yeniden ürettiği temel mekanizmalardan biridir. Burada mekanizma vurgusu işleyişe ilişkindir, ev içi emek aslında kapitalizmin organikliğinin somut göstergelerinden biridir.
Kapitalizm, yoğunlaşmış ve katmanlaşmış, çok boyutlu bir iktidar(lar) sistemi olan yapısıyla, ev içi iktidarı erkeğe “vererek”, patriarkayla kendini yenileyip, güçlendiren bir makro yapı ve makro sistemdir.
Patriarka, kapitalizmin arkaik hazinesidir. Pre-kapitalist toplumlardan devraldığı ve “modernize” ettiği patriarka, kapitalist tahakkümün ayrılmaz parçası ve kapitalist işleyişi kolaylaştıran ve ona olağanüstü meşruluk kazandıran bir sömürü ve iktidar biçimidir. Kapitalizm patriarka ile kendini yeniden üretir, patriarka kapitalizme içseldir. Reel ya da yaşayan kapitalizm, patriarkal kapitalizmdir.
Ev içi emek, bir yanıyla kapitalist yeniden üretim sürecinin en önemli parçasını ifade ederken, öte yanıyla yeniden üretim sürecinin ayrılmaz parçası olan patriarkanın oluştuğu-meydana geldiği nesnel zemini hazırlar.
Mikrokozmostan Makrokozmosa
Görülmeyen emek olarak da tanımlanan ev içi emek, kapitalist sistemde yeniden üretim alanına ilişkin bir kavramdır. Emek gücünün yeniden üretiminde kadınların gerçekleştiği ev içi işi ifade eder.
Ev içi emek, kapitalist döngünün olmazsa olmaz koşuludur ve sermaye birikim sürecinin kesintisiz sürmesini sağlar. Kapitalizmin ontolojini sermaye birikimi üzerinden kurduğu düşünülürse, ev içi emeğin stratejik önemi daha iyi anlaşılır.
Ev içi emek, toplumsal cinsiyet ilişkileri, patriarkal yapı ve cinsiyete dayalı işbölümünün sonucu kadınların büyük kuşatılmışlığını simgeler. “Görünmez” olması, kuşatılmışlığı da görülmez kılar.
Görünmeyen emek olmasının temel nedeni, bu emek kategorisinin korkunç bir şekilde doğallaştırılması, ev içi alandaki cinsiyete dayalı işbölümünü yansıtması, ev içi işin şeklinin ve burada kullanılan emeğin karşılığının olmamasıdır.
Ayrıca “görünmezliği” bu emek kategorisinin (kapitalist piyasa kuralları dâhilinde) “sadece”, “kullanım değeri” yaratmasındandır. Kapitalist sistemi öz ve konsantre bir ifadeyle değişim değeri yaratan bir sistem olarak tanımlarsak, ev içi emeğin “doğallaştırılmasının” ve “görünmez” kılınmasının zeminleri ortaya çıkar.
Bilindiği gibi, kapitalizm bir genelleştirilmiş meta ekonomisidir.
Meta-kapital ilişkisi, hücre ile canlı ilişkisine benzer. Hücre nasıl ki canlının yapıtaşını ve mikrokozmosunu oluşturuyorsa, meta da kapitalin (yani makrokozmosun) yapı taşını, mikrokozmosunu oluşturur.
Marx’ın Kapital‘e metanın tahliliyle başlaması tesadüfî değil, son derece bilimsel bir başlangıç ve bilimsel bir analiz yöntemidir. Lenin metaı, kapitalist üretim tarzının hücresi ve kapitalist toplumun tüm çelişkilerinin tohumu olarak değerlendirir.
Meta tahlili üzerinden kapitali oluşturan kavram ve kategori matrisine ulaşabiliriz. Mikrokozmos çözümlemesi bizim, makrokosmosu anlamamızı ve analiz etmemizi sağlar.
Ev içi emek tartışmasında, “görünmezliği” aralamak ve görünür kılmak için ekonomi-politiğin bazı temel kavramları üzerinde durmak gerekiyor. Bu anlamda meta ve işgücü kavramları önem taşıyor. Buradan ev içi emeğin “kullanım değeri” üretmesine ve meta-piyasa ilişkisine geçebiliriz.
Meta, iki unsurdan oluşur; kullanım değeri ve değişim değeri. Meta, kullanım değeriyle değişim değerinin birleştiği bir emek ürünüdür. Kullanım değeri, metanın temel niteliğini oluşturmasına rağmen, tek niteliği değildir. Kullanım değeri, değerin maddî taşıyıcısıdır. Emek ürünü, ancak değişim yoluyla başkasına geçtiğinde, meta hâline gelir. Metanın kullanım değeri, (metanın) piyasa için üretilmesinden dolayı, ancak değişim değeri aracılığıyla gerçekleşebilir. Değişim değeri, değerin kendini gösterdiği biçimdir. Değer, değişim değerinin temelidir.
İşgücü bir metadır. İşçinin kapitaliste sattığı meta, işgücüdür. İşgücü “orijinal”, benzersiz bir metadır. İşgücü, kendi değerinin üzerinde değer üreten tek metadır. Kapitalistin işçiden satın aldığı şey, işçinin emeği değil, onun işgücüdür. Çalışma süresinde (işgününde) işçinin harcadığı emek, kapitaliste aittir. İşçinin harcadığı emek, işgücünün dışında, ek (fazla bir) değer de üretir. Bu da kapitalistin malıdır. İşgününün sonunda kapitalistin işçilere ödediği, onların işgücünün fiyatıdır. Buna “ücret” denir. Yani ücret, işçilerin yarattığı ek değerin değil, işgücünün fiyatıdır. Anlaşılacağı gibi, işçinin yarattığı değerin bir bölümü işçiye ücret olarak geri döner. Geri kalan değer, yani artı-değer, kapitalist tarafından gasp edilir.
Değerin ücret biçiminde işçiye geri dönen kısmına “gerekli emek” dendiği gibi, “ödenmiş emek” de denir.
Değerin diğer bölümüne (yani kapitalist tarafından gasp edilen kısmına) “fazla emek” ya da “ödenmemiş emek” denir. Burada (yukarıda da farklı bir şekilde bahsettiğimiz gibi), emeğin iki bölüme ayrıldığını görüyoruz. Kapitalistin kârını ödenmemiş emek oluşturur. Ödenmemiş emeğin ürünü artı-değerdir. Artı-değer, kapitalist toplumda gelirlerin tümünün kaynağıdır. Ya da kârın kaynağı artı-değerdir.
Kapitalizm ontolojisini özel mülkiyet ve kâr üzerinden kurar. Kapitalizmin ruhunu artı-değer şekillendirir. Doymak bilmez kâr arzusuyla, sistem yıkıcı bir işleyişle çalışır. Kâr, daha fazla kâr arzusu, sistemi ayakta tutar. Kapitalizm hayatın her alanına saldırır. Hayatı ve her şeyi metalaştır. Muazzam bir simülasyon gücüyle ve yarattığı konsantre yabancılaşmayla, yaptıklarını normalleştirmeyi ve doğallaştırmayı başarır. Hatta her şeyi ve herkesi bu metalaştırma sürecinin parçası hâline (bazen gönüllü, bazen farkında olmadan, çoğu zaman doğal kabul ettirerek) getirir.
Buradan ev içi emek konusuna geçersek, son derece çarpıcı, sarsıcı, çok boyutlu, bir o kadar da doğal görülen ama kapitalist döngünün stratejik bir alanıyla karşılaşırız.
Kadının Görünmeyen Emeği
Ev içi emek temelde iki boyuta ayrılır. Birincisi, emek gücünün yeniden üretimindeki stratejik rolüdür. İkincisi ise kapitalizmin (sürekli) ihtiyaç duyduğu yeni işgücünün ya da yeni işgücü jenerasyonunu sağlanmasıdır. Son derece soğuk bir tanımlama olsa da bu yön, çocuk doğurulması ve bakılmasını kapsar.
Kapitalizm 24 saati denetler, kontrolü altına alır. Kapitalizm, çalışma saatlerinin (metropolde 7 saat, periferide 8, 10 saat) dışında da güne müdahale ve nüfuz eder. Günün 24 saatini meta üretiminin, metalaştırmanın parçası hâline getirir. Kapitalizm, 24 saat kâr arzusuyla “soluk” alıp verir.
Emekçi kadının burada rolü yaşamsaldır.
Kadın işgücünü satıyorsa, ikinci vardiyası evde başlar. O, işyerinde ucuz emek olarak, evde ise ev içi işçilik yaparak sömürülendir. Bunun yanında kadın, üretim sürecinde doğrudan bulunmasa da emek gücünün yenilenmesi için ev içi emek harcayarak sömürülür.
Şöyle de tanımlayabiliriz; kadın (toplumsal cinsiyet rolü olarak işçi erkeğin eşi-ev kadını, anne, evli kadın-ve kızı olarak), doğrudan üretim sürecinde yer alsın ya da almasın, iki açıdan ( unutmadan kadın işşiz olarak da) emekçi bir kimlik kazanır.
Birincisi ev içi emeğinden dolayı, ikincisi ise aile kurumu (işçi ailesi olması) üzerinden (aile, mülkiyet ilişkilerin cisimleştiği bir kategori olduğu unutulmamalıdır), onun sınıfsal taşıyıcısı olma rolünden dolayı ezilendir ve emekçidir.
Ev içi emek, 8 saat posası çıkartılmış, egosu örselenmiş işçi erkeğin enerjisini yeniden kazandığı, temizlik, bulaşık, çamaşır gibi ihtiyaçlarının karşılandığı, kadının duygusal, zihinsel, fiziksel, cinsel sömürülmesini kapsayan, emek gücünün her düzeyde yeniden üretilmesini, yani işçi erkeğin ertesi gün enerjik bir şekilde çalışmasını sağlayan, (görülmeyen) bir emek türüdür. Ya da inkâr edilen emektir.
Kapitalizm, bu emek türünün her ne kadar potansiyel değişim değeri taşısa da, piyasa kuralları gereği kullanım değeri taşımasının yarattığı avantajları sonuna kadar istismar ederek, bir cinsin, kadınların “büyük kapatılmasını” sağlamıştır. Hem de farklı rıza mekanizmaları, zihniyet ve mana dünyaları yaratarak. Yabancılaşmanın bu ekstrem örneğinden bir manik sistem olan kapitalizm sonsuz bir şekilde yararlanmaktadır.
“Kutsal Aile”
Bu süreç aynı zamanda patriarkal kapitalist işleyişin parçasıdır.
Ev içi emek, patriarkanın bir nevi içselleştirilmesiyle doğal bir edim, hatta sevginin tezahürü olarak algılandı. Bu yönde toplumsal cinsiyet rolleri inşa edildi. Cinsiyetçi işbölümü rafine bir şekilde kullanıldı. Sermaye, gelenekleri, ahlâkî kurguları ve normları etkin bir şekilde değerlendirdi ya da yeniden kurguladı. Bir nevi, bu durumu besleyecek kolektif bilinçaltı oluşturuldu.
Bu emek türü en başta “görünmez” kılındı. Kadın, beden ve kişiliğinin bir parçası olarak adledildi.
Kadın olma niteliğiyle özdeştirildi. İsteğe dönüştürüldü. Toplumsal algının buna göre biçimlenmesi sağlandı.
İş ya da bir emek olarak görülmesi perdelendi. Bu noktada “kutsal aile”nin yıkıcı cazibesi kullanıldı. Ailenin kutsanması, kadının esaretini kabullenmesine, hatta zincirini fark etmemesine, zincirlerinden bile hoşlanmasına yol açtı.
Başlıca toplumsal cinsiyet rollerine (anne, eş, ev kadını gibi) yüklenen kutsallıklar bu algıyı besledi. Ev içi emek, doğal bir işleyişe ve niteliğe dönüştürüldü.
Sermaye, ev işini ve bakımı sevgi eyleminin bir yansıması olarak gösterdi. Bu yönde sevgi manipüle edildi, bir nevi inşa edildi, mana yüklendi. Yabancılaşmanın büyük kuşatıcılığı, bu toplumsal mühendislik operasyonunu gerçek bir başarıya dönüştürdü. Sermaye hem bu emeği “yok” göstermeyi başardı, hem de bu emek faaliyetini sevgi ve duygusal tatmin aracı gibi göstererek, milyonlarca hatta milyarlarca köle gibi çalışacak işgücü elde etti. Mülksüz sınıfı ve bu sınıfın en alt kesiminde yer alan kadını, “gönüllü” bir şekilde kendi kâr realizasyonun parçası hâline getirdi.
Burada kutsal ailenin ve bu mikro iktidar aygıtında bir “devlet” gibi rol alan, kadının tarihsel yenilgisi üzerinden hegemonyasını kuran, erkek egemenliğinin büyük suç ortaklığı vardır. Sermaye erkeğin ezilen egosunun onarılmasına dikkat eder. Örselenmiş ve ezilmiş kimliğiyle eve dönen erkek, evin efendisi olarak kadını, Marx’ın deyimiyle ruhsal ve fiziksel fahişeye dönüştürür. Kadının duygusal, fiziksel, cinsel “hizmet” vermesi istenir. Emek gücünün yenilenme süreci bu derece iğrenç, sarsıcı, şiddetli ve yok edici bir süreçtir. Erkeğin mikro iktidarı, makro iktidarı ve tahakkümü meşrulaştırır ve normalleştirir. Kapitalizm, bu meşruluk üzerinden kendini yeniden üretir. Sistem ezerek ve yok ederek işler.
Artık kadın, erkeğin işine bağımlı olan, ona her düzeyde hizmet eden ve onun disiplini altında hareket eden bir köleye dönüşür. Patriarkal sömürü kadını kadavralaştırır. Emeğine yabancılaştırır, edilgenleştirir, değersizleştirir, nesne hâline getirir, hiçleştirir, boyun eğdirir.
Patriarkal kapitalizm gücünü buradan; patriarka gibi suç ortaklığından, müthiş simülasyondan ve kapitalist yabancılaşmanın yarattığı yıkıcılıktan alır.
Öfkeyi Açığa Çıkarma ve Öfkeyi Örgütleme: Reddetmek Başlangıçtır
Sermaye, ev içi işin iş olmadığına, onun doğal ve bir sevgi tezahürü olduğuna herkesi inandırdı. Bu durum genel bir toplumsal kanıya dönüştü. Bir anlamda toplumsal fikir birliği oluştu. Kadınlar ücretsiz çalışmaya ikna edildiler.
Ev, kadın için bir hapishane hâline geldi.
Kadının tarihi, toplumsal bir hapishane tarihidir. Engels’in tanımlamasıyla, ilk toplumsal işbölümü olan erkeğin kadını ve çocukları tahakkümü altına almasıyla kadının yaşadığı tarihsel yenilgi, kadının mahkûmiyetinin başladığı tarihtir ve evin hapishaneye dönüşümünü işaretler. Firar düşüncesinin olmadığı tutsaklık kadını esir alır. Kadın mahkûmiyetini kabullenir, ona rıza gösterir ve söz konusu mahkûmiyeti kader görür. Hatta bu esaret üzerine düşünülmez bile…
Büyük ve yıkıcı bir yanılsamayla, her şey sevgi ve doğallık olarak görülür.
Kadın bir anlamda kendini feda eder. Mutfak ve yatak odasına sıkışan, ruhu ve bedeni arasında kaybolan, entelektüel olarak köreltilen kadına evin “huzur”u, yani mahkûmiyetin kabullenilmesi dayatılır.
Kadın için ev, büyük kıstırılmışlığın, kuşatılmışlığın mekânıdır. Öte yandan bu mekân, bir dip akıntısı şeklinde gelişen sınıfsal öfkenin biriktiği alandır.
Ev, özel alanın mekânsal düzenlemesidir ve bugüne kadar kapitalist müdahaleden en çok etkilenen alanlarından biridir. Bu alanın politikleşmesi radikal bir adımdır.
Evin bir isyan alanına dönüşmesi muhteşem bir gelişmedir.
Her şeyden önce özel olan politiktir. Bu feminist argümantasyon son derece önemlidir. Özel olanın politikleşmesi, kadını sarsıp, kadının yeniden dirilişini sağlar. Öfkesini açığa çıkarır. Kadına muazzam olanaklar açar. Yaşanan pratikler (Türkiye dâhil birçok pratik) bunu gösterdi. Bu pratiklerde yaşanan eksikler görülerek, özel olanın (yeniden ve besleyici tasavvurlarla), yeniden politikleştirmesi gerekiyor.
Ev içi emeğin görünürleşmesi, en başta kadının büyük öfkesini besler. Bugüne kadar kapitalist döngüye hizmet eden bu emek, bu döngünün kırılmasında müthiş bir rol oynayacaktır. Kapitalizmin kendini görünmez kıldığı alan, onun en zayıf noktası hâline gelebilir. Yeter ki bu emeğin gücü örgütlensin. Sınıfın diğer kesimleriyle organik birliği sağlansın…
Bu süreç, patriarkaya karşı, çok boyutlu yürütülen mücadelenin en önemli atılımı olabilir. Mücadelenin patriarkal kapitalizme yönelmesini kaçınılmazdır.
Ev içi emeğin görünür kılınma mücadelesi diyalektik bir süreçtir. Bu emeğin harekete geçmesi yüzyılların öfkesini tetikleyecektir. Düşünmek bile sarsıcı geliyor.
Önce duygusal ve refleksel düzeyde kadında farkındalığın başlaması, pratik adımları (öfke patlamalarını ve varlık eylemlerini) beraberinde getirecek, bu süreç, teorik çabaların kapılarını aralayacaktır. Unutulmasın, önce eylem vardı…
Eylem yol göstericidir ve dinamitin fitilini ateşler. Kadınların buna ihtiyacı var.
Kürt özgürlük hareketi ve Kürt kadın hareketi çok önemli adımlar atıyor. Kürt kadını, evde, sokakta, dağda muazzam pratikler gerçekleştiriyor. Yarattığı son derece zengin, radikal ve sarsıcı örgütlenmelerle geleceğe yürüyor. Dağ, mücadele, kendini yıkıp yeniden yaratma diyalektiği, Kürt kadınını özgürleştiriyor ve yeniden yaratıyor. Mücadele, kendi dilini, örgütlenme biçimlerini (kadın gerilla birliği, kadın partisi, farklı kadın komünaliteleri, kadın akademileri gibi), kendi epistemolojisini ve (jineoloji adı verilen) teorisini kuruyor. Kürt özgürlük hareketi, dünya devrim tarihinde daha önceden gerçekleşmemiş pratiklerle (ateş çemberinin içinde kurulan kadın partisi ve kadın gerilla birliği gibi), zengin deneyimler ortaya koyuyor. Benzer gelişmelerin Rojava’da yaşanması, kadının toplumsal yaşamda, savunma dâhil, yüzde atmış beş oranında yer alması, Rojava’da ikinci bir devrim olarak kadın devriminin gelişmesi öğreticidir ve yol göstericidir.
Bütün bu süreç, mücadelenin bir özgürleşme pratiği olduğunu gösteriyor.
Ev içi emeğin görünür kılınması ve örgütlenmesi için yürütülecek mücadele, bir volkanın patlamasına hazırlanmayı gerektiriyor. O kadar zor ama o kadar da yıkıcı…
Sabırla, usanmadan, inatla mücadele etmeliyiz. Bunu ancak kadınların yüreklerini aleve çevirebilirsek, ruhlarını silahlandırabilirsek başarabiliriz.
Bu da fırtına olmayı, kasırgaya dönüşmeyi gerektiriyor. Mücadele bizi yeniden yaratacaktır. Kasırgaya dönüştürecektir.
Bazen sıfırdan başlama cüretini gösterebilmek gerçek bir isyanın başlangıcıdır. Öyle kabul edelim. Zaten gerçek hikâyeler o sıfır noktalarında saklıdır.
Unutmayalım; kadınların en büyük gücü, düşlerini kanatlandırabilmeleridir.
Mücadele aslında düşlerin peşinden gitmektir. Gökkuşağına koşmaktır.
Unutmayalım; mücadele bir özgürleşme pratiğidir.
Maya Angelou’nun sözünü biraz değiştirerek, şöyle diyebiliriz; nerede bir kadın özgürlüğü için ayağa kalkarsa, aynı zamanda bütün kadınların özgürlüğü için ayağa kalkmış demektir.
Volkan Yaraşır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>