Devrimci Kavşak

9 Mayıs 2010 admin

10 Nisan 2010 tarihinde İslam, Sol ve Kapitalizm başlık bir panel düzenlendi. Bu çalışmanın neferliğini ve emekçiliğini omuzlarına yükleyen rüfeka, kendi anlatımlarına göre, art niyetsiz, hesapsız, kapılarını çaldıkları, örnek olsun, Emep gibi yapılardan alaycı, küçümseyici tepkilerle karşılaştı.
Emep: hani şu iki yıl önce İsrail’in Lübnan saldırısı ve hezimeti günlerinde Nasrallah’ın “Deniz Gezmiş’i biliyorum” dediğini asparagas, yalan bir haberle gazeteleri Evrensel’den ilân edenler; aynı günlerde Müslümanların düzenledikleri protesto mitinglerinde sadece kendilerinin bildiği kimi iç hesaplarla, öylesine arz-ı endam eden parti; yıllar önce devrimcilikten işçiciliğin serin havuzuna atlayıp “çamurdan olsun, işçi olsun, bizim olsun diyen” çevre. Bu “çamur”, Müslümanlık, din ve imandan başka bir şey değil elbette. Müslüman işçinin örgüt içi kapalı devre işleyen tarikatvari-masonik tedrisat üzerinden itina ile temizleneceği varsayılıyor olmalı.
Paneli küçümseyenler, bu yalanı, oyunu, dalavereyi, Müslüman halka yönelik bezirgân tavırları ile örtbas edeceklerine, hadlerini bilip düşmana had bildirmenin gereğini duymalılar. Ama onlar zaten düşmanın kendilerine tahsis ettiği havuzda serinliyorlar. İşçi sınıfını birileri adına bu hadde çekiyorlar.
Sol örgüt piyasasında “adam yerine konulmak” için harcanan her çaba nafile. Bir Emepli’nin ağzından çıktığı biçimiyle, “Emep, Hayat TV’nin ve Evrensel’in hayatta kalması için uğraşmaktan başka bir şey yapmıyor”sa, sol da giderek piyasanın kendisi olmuş durumda demektir. Bu piyasada tutunmak için çabalayanlar, televizyonlarında (Hayat TV) “Avrupa Penceresi” ismiyle program hazırlıyorlar. Alay ederken sırtın nereye yaslandığı açık: saf, steril solcu kalmak, bir gün “yürü ya kulum” diyeceğini umdukları tanrıları ile yaptıkları ahit gereği. Aksi takdirde büyü bozulur, lânetlenilir, bir tufan gelir, güneş batıdan doğar, ölüler dirilir ve hesap sorar.
Asıl alay konusu bu yalan olmalı. Deniz Gezmiş’i tüketip, ardından Metin Göktepe’yi, sonrasında Erdal Eren’in genç bedenini reklâm malzemesi yaparak Avrupa penceresinden ülke gerçekliğine bakanlar, ancak liberal havada mizah üretebilirler. O liberalizmin bugün gerçek sahipleri varken, “işçici liberalizm” enisonu sınıf içinde devrimin olası mevzilerini şimdiden dağıtıyordur. Muhafazakârlığın ve kemalizmin gerçek sahipleri varken, “işçici kemalizm”in (TKP/SİP) yaptığı gibi.
Müslüman’ın, Kürd’ün ve sosyalistin kanı pahasına kurulmuş Cumhuriyet’in bayramını kutlarken Emep, yerli putlara da işmar etmiş oluyor. Birileri yıldızlarının parlayacağı günü bekliyor. Güneşin kendilerine dönmesini arzuluyor. Ama o ışığa neden muhtaç, neden karanlıkta, bunu sorgulamıyor. Tüm günah, hata ve suç, kendi denilen “yıldız” parlasın diye, başkalarının sırtına yükleniyor.
Asıl alay konusu, yıllardır Taksim’i zorlayan devrimcilere uzaktan, havuz kenarından alaycı laflar sıralayanların o devrimcilerin açtığı yoldan bu sene tükürdüklerini yalayarak alana girmesi oysa. İşçi sınıfı denilen “ördeği” ürküten “devrimci başıbozuklar” “makul sayı”lmadıkları günlerde onlar Kadıköy’de kafa hesabı yapıyorlardı. Ama kafa göz yara yara alan özgürleştirilince içi geçmiş bir kürsü ile küçük burjuva sol her şeyin içini boşaltıyor. Neyse ki öfkeli işçilerin saldırısı ile yürek serinliyor ancak birileri polis saldırır, makul sayı”lan kitleleri dağılır diye alanı terk ediyorlar.
Saf, steril solcu kalmak, efendilerle gizliden imzalanmış ahdin gereği. Bu ahdin yırtılıp atılması için düşmanın bugüne dek bize karşı bileylediği kitlelerin içine girmek ve o öfkenin hakikati ile buluşmak gerekli.
İşler yukarıda farklı, aşağıda farklı dönüyor. Kürd’ün ve Müslüman’ın eleştirisi aşağıdakilerin ağzında devrimci bir içeriğe sahip. Sol, Avrupa ve ABD akademyasındaki rüzgârlara göre kendisini biçimlendireceğine, sömürülen, mazlum kitlelerin öfkesine göre tanımlamalıdır.
Devrimci kavşak, suların karıştığı yerdir ve bu çatışma bize başka bir öz ve biçim kazandıracaktır. Biz, biz olmayı gene orada öğreneceğiz, birilerinin aklî hesaplarına ya da vicdanî muhasebelerine göre değil.
* * *
Üç tepki biçiminden biri mizah, alay: insan ağlar, güler ve kızar. Burada, ilgili nesneye dönük mesafe belirleyicidir. İçindeyse ağlarsın, kendine acırsın, bir adım atar kaçarsın, biraz uzaktan kızarsın (öfke), daha da uzaklaştıkça nesne küçülür ve mizahın konusu oluverir, gülersin. Ya da iç’in simgesi annen karda yürürken yere kapaklansa üzülürsün, baban düşse kızarsın, kardeşin düşse gülersin.
Öfke, hüzünle mizahın arasındaki köprü. O köprüde yürüyen öfkeli kitleleri ağlatarak ve güldürerek teskin etmek de mümkün, o öfkeyi farklı biçimlerde, çeşitli alanlara akıtmak da. Ya o kitleler savaş alanına çekilir ya da savaş alanı o kitlelerin olduğu yerlere doğru genişletilir. Entelektüel gevezelik, ukalalık ve tepeden her şeyi seyreyleyip her şeyle alay etmek savaşın şiddetini düşürür. Bu tavırlar savaştan kaçanlara huzurlu kuş tüyü yastıklar hediye eder. Uzun yol otobüslerinde verilen yastıklar, “yolculuk nereye?” sorusu ile başlayıp artık yanındaki ile konuşulmayacağının kanıtıdır. Kendi örgüt yastığında huzurlu olanların ortalık yerde, hakikatte süren savaşa girmesi de mümkün değildir.
Kendi bürolarına döşedikleri dev aynalarındaki suretlerinden onlar memnun olabilirler. Bizler bu memnuniyetin teslimiyet olduğunu çok iyi biliyoruz. Solcu olma ve solcu kalma gayretinin ABD ve AB’den esecek ufak bir meltemle muhalefet ya da iktidar koltuğunu getireceğini bilmekle ilişkisi var. Ol sebepten AKP bu minvalde eleştiriliyor. Onu koşullayan gerçeklik, alt dinamikler, politik kavgalar, kitlesel ilişkiler, tüm bunların ekonomi-politiği sorgu dışı. Varsa yoksa “Amerika’nın piyonu” edebiyatı. Sadece kendilerini görüyorlar. Sadece kendi bildiklerini ve düşündüklerini cımbızlıyorlar. AKP’ye yönelik bu eleştiri bir tür haset ihtiva ediyor. Niyeti ele veriyor. Kendisi de böyle iktidar olmak istiyor zira.
Bunların uzaklaştıkları “nesne”, devrimi yapacak, sosyalizmi kuracak, komünizme kapı açacak olan ülke ve bölge gerçekliği. Kendilerini büyük görmek niyetiyle her şeyi kafada küçültüyorlar. Aziz, yüce, üstte hiçbir şey kalmıyor. Bugün “işçi” diye üstte tuttuklarının esasen sendika bürokrasisi olduğunu bilmeyen, görmeyen yok. Yakında onlar da ufalır, ufalanır, “uf” olur şefler! Uflayıp puflayıp kenarlarına çekilirler onlar da.
Hakikatin her tokadında, Sezar’ın böğrüne inen her bıçak darbesinde, dünya küçülüyor, beden imgesi büyüyor. Bedenle özdeşleştirilen ne varsa o da irileşiyor. Sosyalizm kâinata sığmıyor, marksizm Allah’ı da içine alacak denli büyüyor, parti caretta’ları, balıkları, rüzgârı ve bilcümle beşerî unsuru içerecek kadar genişliyor. Dayağı yiyen, yarasını küçük gösterecek, dayağı atanı evcilleştirecek dev aynaları yerleştiriyor her yere.
Böylesi bir büyüklük karşısında panel gibi küçük, mütevazı adımlar değersizleşiyor. Değeri belirleyen piyasa bize ayar vermeye kalkışıyor, böylelikle kendisine karşı bir eylemin içinde olduğumuzu millete hissettirmemeye çalışıyor. Örgütler olduklarından iri ve büyük olduklarını göstermek için pankartlar, dövizler, sloganlar ve kortejler hazırlıyorlar. Tüm bunlar gerçeğin karşısında tel tel dökülüyor.
“Partiyim” diyen, dergi çevresi ile; “dergi çevresiyim” diyen kişilerle uğraşıyor. “Ülke’nin hâkimiyim” pozu takınanlar, “dünyanın hâkimiyim” diyenle yarışıyor. “Yüz metre koşusunda dünya rekoru kıracağım” iddiası ile parkura dizilen, bağlamayı unuttuğu ayakkabı bağcıklarına basıp düşüyor. Ona inanmış insanlar, tribünde, hevesleri kursaklarında, evlerine dönüyorlar. Hiçbirisi mücadele etmeyi öğrenmiyor.
* * *
“Desinler”e, dostlar alışverişte görsün diye siyaset yapılmıyor.
Onlar gülüyorsa, bilelim ki düşman içte kızıyordur; Mao’nun dediği üzere, “düşman alkışlıyorsa yanlış yapıyoruz”dur. Tersi de geçerlidir. Düşman kızıyorsa yaptığımız “doğru”dur.
Yapılan şudur: artık onların “gör” dediklerini görmüyor, “duy” dediklerini duymuyor, “yap” dediklerini yapmıyoruz! Zira, Kur’anî mânâda, onlar, “Allah’ın kalplerinin işitme ve görme yetilerini mühürlediği kimselerdir. Artık onlar (bundan) dahi habersizdir.” (Kur’an-Kerim-Nahl Suresi, 108. ayet.)
Spinoza’nın ifadesiyle “haset, kindir”. Onların alaycı tavırlarının arkasında öfke (“bizim ayak işlerimize koşturacağınıza, bize hizmet edeceğinize boş işlerle meşgul oluyorsunuz!”), öfkenin arkasında haset (“biz neden böyle şeyler yapamıyoruz?”) var.
Emep’in şeflerinden Aydın Çubukçu, bir panelde, “bizim geleneğin her türden manevrayı yapabilme becerisi, onun kitapsız olmasından kaynaklanıyor. Mahir’in, İbrahim’in kitabı vardı, takipçileri bu kitaba uymak, kitabı yeni durumlara uydurmak için uğraşırken, bizim sırtımızda yumurta küfesi yoktu.” mealinde konuşuyordu. Bu kitapsıza karşı kitaplı bir Müslüman hakikî tercihimizdir. Odur evlâ olan.
Bu kitapsızlar, ancak mühürlenmiş akıl ve kalpleri, genelde cehaleti örgütleyebilirler. Cehalet de onları kendine.
Adımlarımız solun yürüyüşü dışındadır artık. Bu yürüyüşün nereden başladığını ve yönünün nereye doğru olduğunu biliyoruz. Burada nihilizme düşmemek gerek. “Bu solun köküne kibrit suyu” tepkisine hacet yok. Sol dâhil tüm kitlesel politik-ideolojik yönelimleri zulme ve sömürüye karşı mücadele ekseninde bölmeye ahdetmek gerek. “Asıl sol biziz” tespiti de yanlış. Doğruya en yakın biçimiyle, haddimizi bilerek, “komünistiz biz” demek gerek. Sol içi mücadelede bu tipten ayıraçlar yerleştirmek zarurî.
İnsanın iki eli var: bir elinde Kur’an, bir elinde sömürüye ve zulme karşı mücadelenin nişanı olarak İslam sancağını tutan kişinin “üçüncü el”ine, bildik sol ezberlerin ilmihalini tutuşturmak olmuyor. Bu insanı “yoldaş” kabul edip, birlikte savaş alanına girmek gerekiyor. Varsın solcular alay etsinler! Onların benmerkezci, putperest dünyaları onlara kalsın, biz gerçek dünyayı istiyoruz!
Engels, Enternasyonalbünyesindeki işçileri tarif ederken, “onlar ilk Hristiyanlara benziyorlar” diyor. Bizim bölgesel “enternasyonal”imiz bünyesindeki tüm emekçilerin ve mazlumların da ilk Müslümanlara benzemesi gerekiyor. Ebu Zerr’i yoldaş kabul etmeyen bir komünist hareket bu bölgede batının ajanıdır, bunu böyle bellemek gerekiyor.
* * *
Herkesin kendi yolu var. Her yolun bir başlangıcı, her başlangıcın bir başı (şefi). Her yol Roma’ya çıkıyor. Herkes Sezar. Her şeyi bilen, her şeye hâkim olan, böğrüne sokulan bıçak darbeleri ile inleyerek yere seriliyor.
Roma’yı yıkmak için, kuzeyli barbarlar gibi, belli noktalardan akınlar düzenlemek gerekiyor. 10 Nisan Paneli’ni “akıncı birliklerinin otağı” olarak görmek gerekiyor. Orada, bir kavşakta olma iradesi ortaya konuluyor. Müridler, yani Arapça karşılığı ile “irade koyan”lar, “isteyen”ler olarak orada, o kavşakta huzursuzluğumuzu, dert yükü oluşumuzu, sancılarımızı, derimizin altındaki çığlıkları seriyoruz orta yere. Orta yolculukları, ortalamacıları, küçük burjuva hesapları orada çöpe atıyoruz.
Yol, başlayan ve bitendir; başlatanı ve bitireni varsayıyor. Kavşak, hem başlanılan hem bitilen yer. Adsız, adressiz, ezelî-ebedî bir kavgaya duhul ediyoruz. Bu kavgaya örgütleniyor, onu örgütlüyoruz.
Sol, İslam ile en fazla, o da Nâzım’ın icazetli şiiri dolayımıyla, Şeyh Bedrettin üzerinden, (o da ilişki denilirse) ilişki kuruyor. Bedrettin, mitik, kendinden menkul bir kahramana dönüştürülüyor. Vasat üstü bir fakih, dönemin Selçuklu’dan gelen halk isyan geleneğini İslamî, Judaik ve Hristiyan halklar kavşağında yeniden üretiyor. Bedrettin devrimci bir kavşak iken, Nâzım’ın ağzında bir “yol” imgesine, metaforuna dönüşüyor. Biyografisinde de teyid ettiği gibi, Nâzım o yoldan bir daha geçmiyor.
Oysa o kavşakta Osmanlı egemenleri ak libasa sildikleri kanlı kılıçları ile yeni bir yol çiziyorlar. Yenilenler yenenlerin yolundan yürümeye alıştırılıyorlar. Nâzım bu alışkanlıktan kurtulamıyor. Emniyet Müdürü’nün odasında sosyalizm tartışıyor. “Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz, siz kim oluyorsunuz.” diyenlerle. Paşa soyundan Nâzım’ın bu tartışması, nedense, sömürülen, mazlum halk kitlelerinin İslam ile yoğrulmuş direnci içinde gerçekleşmiyor. Kendine has, kendinden menkul, saf, steril, havada asılı, yüce “sosyalizm” gene kendi gibi yukarıdakilerle tartışıyor. Aşağının avamı ile bu konulara girmek zûl kabul ediliyor. O “sosyalizm” kirlenmesin diye, aşağıya inilmiyor. Batının sosyalizmine ait ölçü ve ölçeğin dışına çıkılmıyor. Had bilinmiyor, had bildirilmiyor. Politikadan kaçılıyor.
Bizim söylediğimiz ise başka. Biz 624’te, Bedir kuyuları yakınında mevzilenmiş Abdullah oğlu Muhammed’in ordusuna ismimizi kaydettiriyoruz. Bedrettin’le yetinmiyoruz, oradaki “yârin yanağından gayrı her şeyi ortaklaştırma iradesi”ni zalime karşı bileylenen Zülfikar’la birleştiriyoruz.
Bu ortakçı iradeyle, sesimizi yankılayacak (ama zamanla bizi hakikatten ayıracak) duvarlar örmüyor, sesimize katacak ses arıyoruz.
* * *
“Biz marksizmi entelektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz.” diyor Mahir. Muhtemelen burada “trafik polisi” Sovyetler.
Zira Ekim Devrimi ile Sovyetler ve Komintern böylesi bir devrimci kavşak olma imkânını buluyor. Devrimci kavşak, kendi içinde devrim ocağını tutuşturuyor. Hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor. Tüm yollar orada kayboluyor. Her türden kişisel kapris, öznel niyet, hesapçılık, Alevîlerin cem’i misali, siliniyor.
Şekilde böyle ama özde hâlâ direnen kimi unsurlar mevcut. Kendince arındıktan sonra oradan çıkan, günlük hengâmenin içine dalıp yol bulmaya çalışıyor bu unsurlar. Burada gerilimler, çelişkiler ve çatışmalar, kavşak öncesinden gelen hazır kalıp bilgi, alışkanlık ve ezberlerle karşılanıyor. Herkes kendinden menkul, özel, özgül ve özgün varlığına denk düşecek bir yol buluyor.
Dolayısıyla eskinin gerçek silâhlarının zaman içinde teknolojik evrim ve savaş sanatının gelişimi ile hurdalığa çıkması, civardaki çocukların da o hurdalıkta buldukları silâhları oyuncak niyetine kullanmaları misali, kavşak zamanla “trafik polisi” kulübesine dönüşüyor. Kıt maaşı ile sürdürdüğü sefil hayatı tolare edebilmek için polis anbean kavşağa akan tüm yolların ve trafiğin kralı zannediyor kendisini. Gene tüm yollar Roma’ya çıkıyor. Öyle zannediliyor. Polisin işi her bir yolu soyutlamak, ayrıştırmak; bu irade, kolaylıkla hâkim nizama kul oluyor.
Kızıldere, bir “devrimci kavşak” olarak somutluk kazanıyor. Kendi örgütsel biricikliğini nasıl muhafaza edeceğinin hesabını yapanlar, sonradan Dev-Yol’u ve diğer türevleri kuruyorlarken, Mahir huzurlu bir dost eli tutmak, Terzi Fikri’ye ulaşmak için alengirli yollar deneyeceğine, inatla, Tokat’ın o köyüne gidiyor. Bugünse birileri yürüdükleri yolları otobana çevirip cazip hâle getirmek için gene o köyün yolunu tutuyorlar. Arada fark var: Mahir’ler bir kavşakta olmanın müridleri, bugünküler kendi cemaatlerinin şeyhleri.
Bu şeyhlerinin dilinde Terzi Fikri de anti-Melih Gökçek türünden, “bizim” olan bir belediye başkanına dönüşüyor, ama o kadar. Onun orada kalması, öyle olması yolun güvenliği için şart. Terzi Fikri, birilerinin merkezî hesaplarında alt, basit bir kaleme dönüşüyor. Fikri’nin fikrini aşan pratiği, böylelikle, örgütün bekası, yolun güvenliği için birileri tarafından bastırılıyor.
Birilerinin huzurlu, güvenli yolları birbirine değmesin, karışmasın, trafiğin akışı sağlansın diye trafik polisleri yerleştiriliyor kavşaklara. Taksim Meydanı gibi kavşaklar mücadelenin sıcaklığında tüm polisleri işsiz bırakıyor. Her şeyi bilen entelektüel gevezeler ise polis üniformalarını içlerine giyiyorlar. Miting sonrası tekrar açığa çıkartmak üzere.
Dizgeyi terse, paradigmayı içe çevirmek gerekiyor; Taksim’de buluşma iradesi, örgütlerin iç ideolojik-politik-teorik dünyalarına halel getirmeyecek biçimde somutlanıyor. Bu yönüyle eksik: yani bu buluşma iradesi, esasen bu dünyaları da parçalayıp kendi devrimci kavşağında örgütleyebilmesi gerekiyor. Bu olmuyorsa, devrim de uzağa, geleceğin bilinmez bir noktasına fırlatılmış demek oluyor. Örgüt şefleri kendilerini dara çekeceğini bildikleri devrimi örgüt bürolarından, örgütün kitlesel bağlarından uzak tutmak için bin bir takla atıyorlar. Kalem oynatıyorlar, kılıflar örüyorlar, kaçak dövüşün kurallarını yazıp duruyorlar. Mücadelemiz onların ellerinde disipline olmuyor, hakikî bir işbölümünü örgütlemiyor, hiyerarşik yapısını düşmana öykünerek tesis ediyor.
* * *
Disiplin, işbölümü ve hiyerarşi yolda değil, kavşakta mümkün ve hakiki. Zira o hercümerc bir zorunluluk olarak kendisini dayatıyor, kişisel ayrım ve farkları devrimcileşmeye mecbur ediyor. Bu mecburiyet disiplini, işbölümünü ve hiyerarşiyi bireysel değil, kolektif olanla tanımlı hâle getiriyor.
Devrimci kavşakta, kişisel, örgütsel, öznel ayrımlar ve farklar, yolculuğun stabilliği, istikrarı, rahatı, düzgün gidişatı ve yekpareliği adına ezmeyi emreden yol aksine, alabildiğine ve olabildiğine devrimcileştiriliyor. Orada devrimci, gerilim, çelişki ve çatışmaları pürüz ve maraz olarak değil, birer hayat emaresi olarak okuyor.
Yere düşen taşın düşmesini sağlayanın, “yerçekimi” sözcüğü ya da yerçekimine ilişkin fizikî bilgi olduğu zannındayız. İlkini kadrolar, militanlar taşıyıcılığını yapıyorlar, ikincisini ise örgüt tepelerindeki (yarı) aydın güruh.
İlki gerçek hayatta yere kapaklandığında, ikincisine, ikincisi düştüğünde ise ilkine kızıyor. Günah, suç, hata ve yanlış diğerlerinin sırtına yükleniyor. Bu tavır, günahı, suçu, hatayı ve yanlışı koşullayan, onlara yol açan neden ve sebeplerin kavranmasına mani oluyor. Kendimizi sigaya çekmemek için herkesi bir hizaya sokuyoruz. En rahat ve huzurlu yol bu.
Her yere düşen, kuş olma hayali ile doğruluyor. Kuş olmayı öğretiyor, öğütlüyor sonra.
Sol piyasa, “beden, örgüt, militan, kadro, teori, ideoloji, program, velhasıl her şey benim, benim mülkiyetimde” diyenlerin okey taşları gibi yan yana dizildiği, ayrıştığı, sonra yeniden toplaştığı, oyun bittiğinde karılmak için masaya serildiği ıstaka misali. Ama unutuluyor; okey enisonu, zihin engelliler için geliştirilmiş bir oyun.
Bu aritmetik düşkünlüğü fiziğe, kimyaya ve biyolojiye izin vermiyor. Ölçülmeyen hareket, sayılmayan molekül, denkleme dökülmeyen biyolojik zincir solu devrimci her kavşakta dağıtıyor; bu dağılmanın çaresini yol çizmekte görenler prim yapıyorlar. Okeyde çifte dönenler hep parmakla gösteriliyor.
Ama hayat salt kahvede geçmiyor.
“Ben sende tüm aşklarımı temize çektim” diyen Murathan Mungan misali, Emep geleneği kendisini işçi’de temize çekmek istiyor, bir başkası Kürd’de, bir başkası halk’ta. Kavşakta birbirinin tozu dumanına karışan yollarda bu unsurların diğerlerine karşı müdafaa edilmesi, aşkın altında saklı olan mülkiyetçi saplantıdan ileri geliyor. Bizim aşkın devrimci yönünü öne çıkartmamız gerekiyor.
Mülkiyetin ve rekabetin suyuna karşı devrimci bir direnç örenlerin işi kavşakta olmak bu yönüyle.
Devrimci kavşakta dil de dönüşüyor, kavramların eti, siniri, ruhu farklılaşıyor, pratikse hadd içreleşiyor.
Bu anlamda hâlâ hâkim sol piyasanın reklâmcılık gerçeğine ait etiketlerle düşünmenin âlemi de yok. Bizim temas kurduğumuz, o kendi dünyalarında tanıdıklarını zannettikleri “İslamcılık” ya da “İslam” değil aslında. Daha doğrusu onların kurgularına henüz girmemiş, henüz piyasanın kodlarına dönüşmemiş, gerçek İslamcılık ve gerçek İslam. Zizek’in “Avatar” filminin karşısına çıkardığı Hintli Naksalitler gibidir bu. Sinema kodları ile düşünüp gösteri dünyasının gözüyle bakınca yapıp ettiğimiz hiçbir anlam ifade etmiyor. Mesele o kodlarla, şifrelerle düşünmemek, o dünyaya girip oturacak bir koltuk aramamak.
Devrimci kavşakta her türden rekabetçi ve mülkiyetçi niyet anlamsızlaşıyor. O komünizandır. Bu açıdan atletizm pistinde hangi kulvarda koştuğumuzun da bir önemi yok. Yarıştırdığımız bir fikir, bir kurgu ya da ideal de namevcuttur. Bunlara ilişkin mülk iddiamız da mevzubahis değildir. Bizi kendilerince yaptıkları yarışta geçtiklerini söyleyip alay edenlere biz güler geçeriz. Her yeri çiftliği, malikânesi, sarayı görüp bize karşı duvar örenlere ise öfkeleniriz. Kendi sesini duymak için etrafa duvar örenlerin bizim yaptığımızdan anlayacağı ya yıkıcı bir çığlık ya da o duvarın taşları ile gerçekleştirilecek kurucu bir eylemdir.
Devrimci kavşak devrim ocağıdır.
O ocakta yanmak, kâmil olmak, devrim ve sosyalizm için, mazlumların ve sömürülenlerin iktidarı için zarurettir.
Kurucu ya da yıkıcı olmada kilitlenmeden, kuranın kurmak için yıkma, yıkanın yıkmak için kurma eyleminde olmak temel pratiğimizdir.
Biz gülmek ve ağlamak arasındaki öfke köprüsüyüz. Yıkmak ve kurmak, o öfkeli kitlelerin içinde olanların hakikatidir.
Cidal Haksoy

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>