Materyalistlerin Din Sempozyumu Neye Yaradı?

18 Nisan 2013 admin
13 Nisan 2013 Cumartesi günü Galatasaray Lisesi’nin alt sokağındaki Cezayir binasına ulaştığımda Özgür Üniversite’nin organize ettiği Din Sempozyumu başlamıştı. Aşağıda birbirinden konuca hayli kopuk hâlde bulunan metinler, tamamen konuşmacılara ait olup (Spartek: Bu yazıyı okuyanlar bu konuşmacıların adını tırnak içerisinde arasalar iyi olur.) sırf parantez içindeki izahat, bu fakire ait derkenar oluyor.
Sibel Özbudun: İslam feministleri diyebileceğim Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, Hidayet Tuksal gibi kadınlar ağırlıklı olarak Asr-ı Saadet kadınlarına vurgu yaparlar. (Hidayet hanım yapar mı öyle bir şey?) Ancak hesaba katmadıkları şey, evet özgürlükçü refleksleri olan Hatice’nin ve Ayşe’nin kişiliklerinin Cahiliye Dönemi’nde şekillendiğidir. (Yanımdaki arkadaş, “Sibel Özbudun yanılıyor, Hatice tamam da Ayşe öyle değil, Hz. Ayşe, ilk İslam toplumunda şekillenmiştir.” dedi.)
Özbudun devam etti: İslamcı feministler, örtülü kadının İslamcı patronlarca ucuz işgücü olarak sömürülmesine yeterince karşı çıkmıyorlar. Hatta yeri geldiğinde bu yazarlar kadının ekonomik bağımsızlığa dayalı sınıfsal özgürlüğünü görmezden gelip “ya evet, biz de geleneği kabul ediyoruz, kadının aslî vazifesi evdedir; eş ve anne olmaktır” diyebiliyorlar. Oysa İslam kadını hor görür. Onu erkek gibi özgür birey olarak görmez. İslam’a göre nihayet kadın, erkekten yaratılmıştır.
Hakan Mertcan: Kemalizm, kendi “Devlet İslamı”nı yaratmak idealindeydi. Onlara göre din, kendi haline bırakılamazdı. İslam’ı kendi haline bırakırlarsa, ezdikleri Müslümanların kendilerine neler yapabileceklerini hesaba katıyorlardı. Bu yüzden İslam’ı Türkçü bir paradigmanın ışığında diyanet ve eğitim eliyle yeniden şekillendirdiler. Kemalizm; Kemal, bayrak, devlet, ordu gibi kültleri yarattı. Böylece dini ötekileştirmekten kaçındı, İslam’ı dönüştürdü, devletçi tornadan geçirerek kamulaştırdı. Gelinen noktada Kemalizm, dindarları kendi ideolojisine ram etmeyi bilmiştir.
(Burada Kemalo-Komünistlerden dinleyici bir kadın, birçoğumuzu çıldırtmak pahasına şunu söyledi: “Kemalizm, dinciliğe göre daha ehven-i şer olamaz mı diye sorucam valla ben”. Bu tehlikeli ve kibirli sorunun üzerine dikkatle ve tahkirle yürüyeceği yerde Hakan Mertcan, basit yazarların hep yaptıkları şekilde entel gevezelikler yaparak hedefi ıskaladı.)
Mertcan: Valla bence tek bir İslam yok. Ben zaten çalışmamda “İslam” değil, “İslamlar” kelimesini kullandım hep. Yoksa heteredoks İslam’ı nereye koyacaksınız? Bunlarda çok ciddi sorgulamalar var. İşte efendim Karmatîlik var, İsmailîlik var (bunlar aynı şey değil mi?), Nusayrîlik var…
(Yanımda yaşlıca bir kadın, yanındaki başka bir kadına “Doğru söylüyoo. Suriye’de Nesturî Müslümanları var mesela” dedi. “Hanımefendi Nusayrî Alevilerle Nesturi Hristiyanları karıştırıyorsunuz” dedim. Bizim gülümsediğimiz başka cahilce yargılar da söylendi toplantı boyunca.)
Osman Tiftikçi: “AKP ile Fethullah Gülen hareketi arasında gerginlik var mı?” Bana sorulan soru bu. Bence böyle bir gerginlik var. Ama parti ile cemaat arasındaki bu gerginlik, uzlaşılmaz bir gerginlik değildir. Her iki güç de uluslararası emperyalizmin emrinde. Emperyalizm onlara “uzlaşın” derse yan yana hizaya gelirler. Ve bence AKP gider ama Fethullah Gülen hareketi kalır. (Bence de tam tersi. Siyasal olan yapıların dokusu daha sıkıdır. Millî Görüş geleneğinin devamı olan AKP zihniyetinin Nurculuğun toplumsal olanından daha kalıcı olabileceğini düşünüyorum. Cemaatin dokusu çok gevşek. Fethullah Gülen ölür ölmez, cemaatinin bileşenleri ayrılıp paylaşım savaşı yapacaklar, birbirlerini yiyecekler.)
 Osman Tiftikçi: Ayrıca ordunun konumu ve ordu-İslam ilişkisi üzerine sorulmuş bir soru var bana. Bence TC ordusu kendi başına hareket eden müstakil  bağımsız bir güç değildir. TR’deki tekelci sermayenin ve Pentagon’un taşeronudur. Onların çıkarlarını gözeterek hareket eder. Türkiye’de dindarlaşma, Yeşil Kuşak projesinin uzantısı olarak evet, ordu tarafından, yani Amerikancı 80 cuntası tarafından başlatılmıştır. Mısır’da Mübarek, Pakistan’da Ziyau’l-Hak, Türkiye’de 80 cuntasını böyle değerlendirmek gerekir. Bunların hepsi ABD isteğiyle yapılan askerî darbelerdir. Bazı solcuların “Kenan Evren dinciliği hortlattı. Zorunlu din derslerini kitaplara koydurttu” diye yazması gerçeği yansıtmıyor. Evren’in kendisinin dinle ne alakası var? Zorunlu din dersini TÜSİAD koydurdu okullara. 80 darbesinden sonra Sakıp Sabancı, Hürriyet Gazetesi’nde birkaç dizi hâlinde yayımladığı yazısında okullara din dersi konulmasına dair kendi Avrupa anılarına dayalı ısrarlı cümleler sarf etti. İşte “Fransa’da herkes pazar günü kiliseye gider. Her evde İncil vardır. Mahkemelerde İncil üzerine yemin edilir…” filan gibi. Unutulmamalı ki “dinci” denilen cunta bir yandan Kuran Kursları açarken, Alevi köylerine zorla cami-minare dikerken, okullara zorunlu Sünnilik dersi koyarken, aynı dönemde bir yandan da şeriatla mücadele ediyordu.
Cengiz Gündoğdu: Yobazlık bu topraklara mahsus bir şey değil. Yobazlığı dindarlık olarak görmek Kemalizme mahsus bayatlamış bir hastalık. Aristo bu âlemde bir sürü hurafe üretmiştir. Mesela insan anatomisi ile ilgili yüzlerce yıl yaşamış birçok hurafenin kaynağı Aristo’dur. Gövdedeki bütün sinirlerin kalpte toplandığını ileri sürer. Galile metafiziği kuran adamdı ama o bile Aristo için “büyük usta der ki…” diye başladığında “Aristo ne dese doğrudur” demeye getirir… Böyleyken İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina gibi düşünürlerin Tanrı’nın varlığı ve inanç konusundaki yaklaşımlarını da bilmek gerekir.
Temel Demirer: Gülen cemaati dinî motifler taşımakla birlikte, dinî bir cemaat olmaktan ziyade, Türkiye tarihindeki en örgütlü sermaye hareketidir. Gülen, Osmanlı padişahlarını öven, ateşli, öfkeli bir hatiptir, yerli gibi görünür ama ama ama… Batı’nın kuludur!
Polat S. Alpman: Said Nursi’nin “Eski Said” dönemi siyasal bir dönemdir. (Alpman, akademik heyete tez savunmasını yapan telaşlı bir öğrenci gibi acemiydi. Not almamı gerektirecek bir şeyler söylemedi.)
Şaban İba: “Türk-İslam sentezi” lafının sağ kesimde ilk kullanılması Aydınlar Ocağı ile başlar. 1960’ların sonlarında Kültür Ocakları kurulur. 1970’te kurulan Türk Aydınlar Ocağı, 12 Mart 71 muhtırasıyla birlikte dernek adlarında “Türk” kelimesinin yasaklanmasıyla “Aydınlar Ocağı”na dönüşür. Bu derneğin tüzüğünde solla mücadele ve sağı güçlendirmek emeli vardır. Kurucuları 56 kişidir. Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Muharrem Ergin, Nevzat Yalçıntaş, İbrahim Kefesoğlu gibi sağcı aksiyon adamları vardır içlerinde. Seçkincidirler. Aralarına bir üye bile kabul edilecekse oy birliği ile karar alınmalıdır. Derneğe üye olmak çok zordur. Öyle ki yıllar sonra bile üye sayısı 100’ü geçmez. 1978’deki kurultaylarında “Türk müyüz yoksa Müslüman mıyız?” tartışmaları yaşarlar ve orada “hem Türk hem de Müslüman’ız” söylemi, Türk-İslam sentezini oluşturur.
Serpil Köksal: “Alevilik”, 500 sene Osmanlı’ya ve İslam’a karşı savaşmış olan Kızılbaşlık’ın İslam’a yamanmasının adıdır. Kızılbaşlık, Bektaşilik vardır ama Alevilik diye bir laf esasında yoktur. Kızılbaşlık, materyalizme inanılmaz ölçüde yakın bir isyan hareketinin adıdır. Yani bugünkü adıyla diyelim; Aleviliğin İslam’la uzaktan yakından hiçbir ilgisi, ilişkisi yoktur! Fakat biz solcu Kızılbaşları Avrupa’da cemevlerine sokmuyorlar. Cemevlerinde bugün Kuran var. Böyle dönüştürdüler.
Osmanlı aristokrasisi Kızılbaş’a karşı acımasızdır. Bu hususta Ebussuud, Zembilli Ali, hatta Ahmet Cevdet bile son derece acımasız yargılar öne sürerler.
Bence isyan eden her şey varlığını sürdürür. İsyanda hayat vardır.
Sungur Savran: Cumhuriyet tarihinde Kemalist laikliği İslam’a karşı ilerici bir hamleymiş gibi savunan solcular çoktur. Yanlıştır.
Dünya tarihi boyunca varlık tartışılagelmiştir. Descartes maddî dünya ile manevi ruh dünyasını tamamen birbirinden ayırır. Buna “kartezyen ikilik” denir. Descartes, kendi aklının mükemmelliyetçiliğinden yola çıkarak “Tanrı vardır” der. Buna da “ontolojik kanıt” der.
Spinoza, Tanrı’yı doğada arar. Doğa kurallara göre işler. Neredeyse doğaya Tanrı der Spinoza. 17. yy’ın en özgür ülkelerinden sayabileceğimiz Hollanda’da yaşadığı hâlde baskı altında tutulmuştur.
David Hume, özel mektupları dışında Tanrı hakkındaki kuşkularını kendine saklamıştır. Asla dile getirmez.
La Metri ve Diderot 18. yy Fransası’nda ilk kez materyalizmi savunurlar. Aklı dinden kurtarmaya çabalarlar. Batı’da aydınlanma, dünyanın doğa ve toplum yasalarıyla şekillendirilmesi çabası ile birlikte başlar.
18. yy’da özgürlükçü Voltaire Tanrı’yı savunur. Ateizm düşmanıdır ve materyalist olan La Metri için “o bir delidir” der. Çünkü Voltaire, “Tanrı yoksa bile, insanları bir arada tutabilmek için mutlaka bir Tanrı fikri yaratmak gerekir” der.
Rousseau da Tanrının varlığı hususunda kuşkucudur.
Hegel, tüm düşüncelerini “tin” üzerine kurar. Tanrı üzerine Hegel, belirsizdir.
Bununla birlikte bütün burjuva filozoflar “dinin kaynağı nedir?” sorusuna “cehalet ve korkudur” derler.
Feuerbach, 1841’de yayımladığı Haristiyanlığın Özü adlı kitabında “İnsan Tanrı’yı yarattı, tam tersi geçerli değil” der.
Feuerbach, Marx’ı çok erken bir dönemde etkilemiştir. Bu yüzden Marx, doğuştan ateisttir, denebilir. Marx’ın dinin kaynağına yaklaşımı, burjuva filozofların “korku, cehalet ve çaresizlik” gerekçesiyle sınırlı değildir. Marx’ın dine yaklaşırken getirdiği yenilik, dinlerin kaynağını sınıfsal ezilmişlikte aramak fikridir. Öte yandan Marx, “dine karşı mücadele, egemen sınıfa ve devlete karşı verilmiş bir mücadeledir” der. Ona göre kalpsiz bir dünyanın kalbidir din. İşte o kalpsiz dünya bugün kapitalizmdir.
Lenin, partide dindarlara da yer verir. Ekim Devrimi’nden sonra Lenin ve Troçki; ezilen dinleri ve mezhepleri, ezen dinlere karşı korurlar. İnançlara karşı merhametlidirler. Ortodoks kilisesinin marjinal Hristiyan mezheplerini ezmesine izin vermezler, Orta Asya’daki İslam’ı korurlar.
(Notlarımdan anlaşılacağı üzere bu sempozyumdan yararlanmakla birlikte oturumların heyecansız geçtiğini belirtmeliyim. Zaten tamamı materyalist olan bir kitle, felsefî anlamda materyalizmi ve politik olarak da “bu dincilere karşı nasıl bir tutum belirlemeliyiz?”i konuşmuş oldu. İslam’ın doğuş yıllarına ve yayılmasına yönelik materyalist bir bakışla, Marksist tarih okumasıyla değerlendirmeler dinlemek isterdim, olmadı. Bir bakıma din değil dincilik, İslam değil İslamcılık, dinlerin anlam dünyası değil dindarların Cumhuriyet tarihindeki tutumları masaya yatırıldı. İslam deyince İslamcı kitleyi anlayan, Müslüman halkı göz önüne getirmeyen o sıkıntılı algılayış yine sürdü bu sempozyumda. Sungur Savran’ın konuşmalarını biraz dışarıda tutacak olursam, adı “Din Sempozyumu” olmasına rağmen, hiç abartmıyorum, dinin tarihsel gelişimine pek yer verilmeyen ama İslamcılar üzerine sıkı tahlillerin yapıldığı bir programa katılmış oldum.)
Mehmet Sait Çakar
Yordam Mail Grubu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>