Meşum

8 Mayıs 2012 admin
Üretim ve Güç
Kapitalizm, üretim alanındaki hâkimiyeti ile insanlara ideolojik planda belli bir güç imgesi dayatıyor ve onları bu imgeye kul ediyor. Doğanın kaotik yapısı karşısında, gündelik seyrin belirsizliği içinde kapitalizm, burjuvazi dolayımı ile, güçlü olmayı öğretiyor.
Temelde mesele üretimde kilitleniyor. Kapitalizmi nesnel planda analiz eden Marx’ın üretimin belirleyiciliğini tespit etmesi, sömürülen-mazlum kitleler içine sızmış burjuva unsurlarca istismar ediliyor. İşbölümü dâhilinde, güçlü olmak, doğaya karşı konumlanmak, doğaya karşı toplumu ve insanı savunmak ise sosyalistlere düşüyor. Buradaki toplum ve insan kurgusu burjuva ideolojisinin çeşitli kanallarına zaman içinde bağlanıyor. Üretimci olanlar ve onun sürekliliğini savunanlar köşeleri kapıyor, onların sesi daha fazla çıkıyor.
Özellikle Hristiyanlık’ta cinsel ilişki, üretim, yani insan türünün üremesi ve devamlılığına indirgeniyor, dolayısıyla verimsiz, bereketsiz ve üretim dışı kabul edilen belli bir tür cinsel ilişki ya yasaklanıyor ya da zapturapt altına alınıyor.
Sosyalist akımlarda ise bunun karşılığı, işten atılmış işçilerin ya da işsizlerin çalışan işçilere göre ikincil plana atılması oluyor. Bu nedenle Londra, Paris ya da Tahrir’de isyan edenler “çapulcu”, hatta “faşist” görülüp çöpe atılıyorlar.
Sosyalistler, üretim vurgusu ile burjuvaziye yaranabileceklerini zannediyorlar. Burjuva devrimlerinin aklî çerçevesini çizen aydınlanmayı “sosyalist” etiketi ile savunmalarının nedeni burada. Sosyalist, üretimciliği, üretime dönük vurgusu ile kapitalizmin tayin ettiği güç ilişkilerinde kendisine alan bulmaya çalışıyor. Sosyalizmin içi, burjuvazinin toplum ve insan kurgusuna göre dolduruluyor. Bu tür sosyalistler için 1789 milat oluveriyor ve onun öncesinde bir tarihin yaşanmadığı iddia ediliyor. En iyi ihtimalle burjuvazinin devrim yapmışlığı öne çıkartılıyor ve belli bir yerde, zamanda burjuvazinin gelişkinliğine ilişkin teoriler havada uçuşuyor. Sosyalistler, burjuvaların devrim yapmasını ya da kapitalizmin gelişimini beklemeyi politika ve iş yapmak zannediyorlar.
Hristiyanlık’taki üretime ve türün devamlılığına atfedilen kutsiyet, Kur’an meal ve tefsirlerine de yansıyor. Kur’an’da geçen “ashab-ı meşeme” ve “ashab-ı meymene” bu minvalde yorumlanıyor. (Bkz.: Vicdanın İsyanı) Üretim, üretimin sahibi ve hâkimi, üretimin salahiyeti açısından din yeniden tanımlanıyor. Buradaki çatışmaların iktidar açısından zararsız bir biçimde geçiştirilebilmesi için Müslümanlar şeklî, kuru, indirgemeci belli kalıplara hapsediliyorlar. Böylelikle Müslüman, efendilerin üretim halesi ve dairesi içinde kalabilmek adına, Kur’an’ı ve Sünnet’i terk etmek zorunda kalıyor.
Kur’an tefsirlerinde kasıtlı olarak “ashab-ı meymene” sağcılar, “ashab-ı meşeme” de solcular olarak çevriliyor. Bu yorum, solcuların da burjuva dünyasına girip yer kapma yarışında kendilerini kültürel, ideolojik açıdan meymenetli, bereketli kılmaya zorluyor. Burjuvazi, sömürü yoğunluğunu artırmak adına, şirket içi yönetici ve işçi eğitimlerinde eski solcuları kullanıyor. Solcular, kapitalizmin açığını bilmekle koltuk kapıyorlar. Akademiler buna göre örgütleniyor.
Kıvılcımlı’nın özgün çalışması Allah-Peygamber-Kitapda bu niyetten bağımsız değil. O da belli İslamî kavramların yerine Marksist ya da sosyalist kelimeleri ikame etmek suretiyle, Müslüman kitleye hoş görünmeye çalışıyor. Yirmilerde tarikatlarla kurulmuş politik ilişkinin kesilmesini isteyen TKP saflarında kalmanın günahını bu tür tevillerle örtbas etmek istiyor. Ama olmuyor.
51 tevkifatında komünistler aleyhine devletin hazırladığı iddianamede, komünistlerin Necip Fazıl ve Said-i Nursi ile birleşip halk ayaklanması tertiplediği söyleniyor. (Bkz.: Sovyetler-Türkiye İlişkileri ve TKP) Komünistlerin böylesi bir temas konusunda ne niyetleri var ne cüsseleri oysa. Ama bu, devletin mevcut korkusunu ele veren bir tespit olarak iş görüyor.
Kıvılcımlı, Demokrat Parti döneminde Müslüman halk kitlesi içinde bir nevi sol çalışma yapma gayreti ile Eyüp Sultanvaazını veriyor ama bu politik hamle 60 darbesini yapan askerlere verilen ideolojik desteğe bağlanıveriyor. Sonuç olarak Kıvılcımlı, İslam ile sosyalizm arasındaki köprüyü, üretim, bereket ve türün devamlılığı konusunda kapitalizmin ve burjuvazinin sultasına boyun eğerek kurmaya çalışıyor. Bu, Müslüman mahallesinde “yeşile boyanmış salyangoz satmak” anlamına geliyor.
Özetle, kapitalizmin doğaya karşı insana yüklediği iddia edilen güç ve bu güce zemin sunan üretim, tüm ideolojik yönelimlerce paylaşılıyor. Gelecek tasarımları dindarında da sosyalistinde de üretimci ve güce biat eden bir içeriği ve biçimi koşulluyor. Medresede ya da imam hatibinde verilen din eğitimi de sosyalist bir partinin okulunda ya da bilim yuvalarında verilen bilimsel eğitim de burjuvazinin kapitalizmin tayin ettiği üretim üzerindeki tahakkümüne biat etme noktasında ortaklaşıyor.
Mahalle Duvarları
O nedenle antikapitalist Müslümanların 1 Mayıs çıkışı, hem soldan hem de Müslüman kesimden saldırılara maruz kalıyor. Birileri eşcinsellik ve halay meselesini, bir başkası Ak Parti sermayesinin saldırı ve likidasyon ihtimalini öne çıkartıyor.
Üretim ve güç tasarımını ille de burjuvaziden edinenler, Muhammedî kıyamı arkaik ve boş buluyor. En fazla liberal bir edinimle, duvarları yıktığı için seviniyorlar.
Mao’nun tespiti ile, “eğer düşman alkışlıyorsa bilin ki yanlış bir şeyler yapıyoruzdur.” Bu söz üzerinden, Antikapitalist Müslümanların çıkışı Oya Baydargibi isimlerce alkışlanıyorsa ortada yanlış olan bir şey vardır. Baydar gibi isimler, sol içinde burjuvazinin güç ve üretimle ilgili konumunun temsilcileri olarak, sömürülen-mazlum kitlelerin öfkesini etkisizleştirmek için görevlendirilmiş birer ajan olduğuna göre, bu çıkışın ilgili isimlerce hoş görülmesinde tehlikeli bir yanın mevcut olduğunu görmek gerekiyor.
Liberaller, efendilerine yönelik kütlesel, kolektif çıkışları lime lime etmek, içini boşaltmak ve tecrit etmekle görevlidirler. Bu anlamda mahalle duvarlarının yıkılması meselesini öne çıkartıp buradan kaynayan sütün kaymağını yemek isteyenlerin ellerine vurmak şart. Onlar en fazla “antikapitalist” ya da “sosyalist” Müslüman türü çıkışların kendilerine ait “liberal İslam” vurgularını güçlendirdiği, rasyonalize ettiği için önemseyebilmektedirler.
İhsan Eliaçık ve yoldaşlarının tarikat, cemaat ve mahalle içine kısılmaması zorunludur ama mesele duvar yıkmaya indirgenmemelidir. Bu liberallerin geçmişteki Berlin Duvarı ile ilgili yangılarının onca Doğu Alman’ın batıdaki kapitalistlere ucuz işçilik yapması ve köleleşmesi ile sonuçlandığı gerçeği hatırdan çıkartılmamalıdır. Sonuçta farklı kesimlerden bir kesim, farklı renklerden bir renk olarak belli bir ortamda bir arada durulabildiğinin gösterilmesi, en fazla sermayeyi memnun edecektir.
Son dönemde Ak Parti milleti şeriatla korkutup en sığ liberalizme kul eden bir seyir izlemektedir. 19 Mayıs törenleri, tiyatrolar ve eğitim ile ilgili tartışmalarda kimi solcuların şeriat ve din düşmanlığı yapmak suretiyle yağ sürdükleri ekmekler burjuvalarındır. Mahalleden çıkıp Taksim’e gelmek ilk adımsa ikinci adım Ak Parti’nin bu ideolojik ve politik zemininden çıkacak kütlelerle bir olmak, gene o zeminde politik devrimci faaliyet yürütmektir. Mevziler oluşturmak, olası ve vaki her türden kalkışmanın içine girmek, yön göstermek, mazlumların ve sömürülenlerin iktidarına giden yola yoldaş olmak lâzımdır. Aksi takdirde tüm çabalar efendilerin hanesine bir biçimde yazılacaktır.
Netice itibarıyla Fatih Camii’nden yapılan çıkışta Müslüman ahalinin kapitalizme bir direnç olarak ördüğü toplumsal-tarihsel duvarların yıkılması ihtimali daha fazla öne çıkartılacaktır. Politik-ideolojik mücadele, doğası gereği, sapla samanın ayrışmasını beraberinde getirir. Oya Baydar’ın “yıkın” diye emrettiği duvarları korumak, “pekiştirin” dediğini yıkmak gerekir. Ayıraç buradan çekilmelidir. Liberalin efendilerine yönelme ihtimali barındıran şiddeti sönümlendirme gayesi boşa düşürülmelidir. Sonuç itibarıyla Müslüman halkın solun şiddete düşkün ve din düşmanı olması yüzünden ondan uzak durduğunu söyleyen liberaller, dolaylı olarak Müslüman gençlere ayar vermekte, devlet ve kontrgerilla projelerini unutturmakta, bu gençlerin iktidarın yedeğinde vicdanî bir itiraz olarak örgütlenmekle yetinmelerini telkin etmektedir.
Bu açıdan yürüyüşe İbda hareketinin temsilî olarak gelişi bu dar ölçü ve ölçek dâhilinde anlamlıdır. İbda, genel açıdan İslamî kesimdeki parçalılığı devrimci bir pratikle dikine kesmeyi kısmen başarmış bir harekettir. Ancak önderlerinin mapusluğu ile hareket, aslına rücu edip devletle derin ilişkileri olduğu iddia edilen korunaklı ve huzurlu bir cami cemaatine/tarikat alanına çekilmiş, o da güç tasarımı itibarıyla “Ak Parti kâfirdir” demeyi bırakıp, iktidara hayırhah bir tutum sergilemeye başlamıştır.
İçeriden, yoldaşça, naçizane bir tavsiye olarak söylenebilir ki antikapitalist Müslümanlar devlete yedeklenme ile akamete uğramış İbda hareketinin boşluğunu görmeli, oradaki birikimi kesebilmeli, en azından oranın derslerinden istifade edebilmelidir. Askerî terimlerle ifade edersek, cephe gerisi olarak belli mahalleleri örgütlemeli ama oraya angaje olmamalıdır. En dipteki sömürülen, mazlum kesimlerin öfkeli sesine ortak olabilmeyi, kendisini oraya örgütlemeyi bilmelidir. Solcu görünerek burjuva dünyasına sıçrama gerçekleştirmek isteyen Müslüman entelektüellerin ya da Ak Parti iktidarı döneminde kendisine nefes alabileceği yer açmak isteyen solcuların mekânı olmaktan çıkmalıdır.
Zira en önemli tehlike, bu Müslümanca hurucun giderek solculaşması ve solun batağına batması ihtimalidir. Ak Parti’yi “firavun” ilân etmediği için bu hareketi eleştirenlerin dikkate alması gereken husus burasıdır. Hareketin mahalleden tecrit edilmemesi zorunludur. Görülüyor ki mahalle içinden saldırılar uç vermeye başlamıştır. Birileri, eskiden komünistlere karşı devreye sokulan yöntemlerle, “Mülk Allah’ındır” tefsiri üzerinden, küçük esnaf ve üreticileri İhsan Eliaçık ve arkadaşlarına karşı kışkırtmayabaşlamıştır. “Komünistler gelip malınızı elinizden alacak” yaygarası bu sefer Eliaçık için kopartılmakta, hatta “komünistler Moskova’ya” lafı onlar için söylenmektedir. Bireysel mülkiyet düşmanlığı yaptığı söylenerek Eliaçık aforoz edilmektedir. Eşcinsellik ve kadın meseleleri öne çıkartılarak bu çevre meşum ve meymenetsiz addedilmektedir. Buna karşı yapılması gereken, solculaşmak, TV kanallarına çıkıp birilerine hoş görünmek değil, mahallede kalıp orada, oranın mevcut/olası ideolojik ve politik araçları ile mevziler örmektir.
Kimin Işığı?
Bugün örgütler her türlü aidiyetten kaçanların huzurlu mekânlarıdır. Uzay filmlerine yansıyan, insanın yaşayabileceği özel fanuslar türünden, toplumsal-tarihsel gerçekliğin çeşitli noktalarında her türlü çelişkiden ve çatışmadan münezzeh cemaatler ve gettolar örgütlenmektedir. Örgütlenmek, tabir olarak, bu cemaate ve gettoya duhul etmek ve huzur bulmakla ilgilidir. Polisiye ve adlî vak’alar işin macerası, tuzu biberi gibidir. Örgütten kasıt, belli bir yer ve zamandaki hareketliliğe, diyelim sınıf, devrim ve/ya iktidar bağlamında öncülük etmek, oraya örgütlenmek değildir. Hâlihazırda bir örgü vardır ve bu örgü tepedeki bir ya da birkaç kişi ile bütünlenerek, yani tepenin t’sini alarak örgüt olabilmektedir.
Örgüt’lenmek, dışarının kaotik, belirsiz niteliğini ezmek için vardır. Bu anlamda kaos denildiğinde ve kaostan kaçış gündeme geldiğinde üretimci ideoloji burjuvazinin politik mevcudiyeti üzerinden arz-ı endam eder. Dolayısıyla birkaç Müslüman’ın 1 Mayıs alanına gelişi saldırı olarak kodlanır. En iyi ihtimalle, biraz da nizamat vermek derdiyle, mekânın sahibi olduğu iddiası üzerinden, “hoşgeldiniz” denilir. İnceden hizaya çekilir ve “benim gibi devletin çilesini çekmeyi göze almıyorsan, özünde benim gibi olmuyorsan kapı orada” denilmiş olunur. “Hoşgeldiniz” demek, “burası bizim kümesimiz” demektir. Oysa yıllarca Taksim’in özgürleştirilmesi için verilen mücadele, Taksim’in bizim gibi olanların eğlenebileceği, rahatça yürüyebileceği, akşamına sokakları kaplayıp panayır havasında, elde bira ve şarap şişeleri, dans edilebileceği bir mekâna dönüştürülmesi için değildir. (“1 Mayıs birlik ve mücadele günüdür, bayram değildir” diyen sol örgütlerin miting sonrası, hatta miting devam ederken Beyoğlu’nun barlarını ve meyhanelerini büyük bir şevkle doldurmuş olması traji-komiktir.) Onca yılın direnişi ve eylemliliği öncü niteliğindedir ve belli ölçüde alana, hatta 1 Mayıs’a dahi gelemeyen kütlelere yer açabilmek, orayı özgürleştirmek içindir. Mesele, Taksim ve Beyoğlu’nun burjuva dünyasına bağlanmak, orada yer bulmak, oraya girmeye utanan emekçinin koluna girmek değil, varoşların, fabrikaların, kampusların ve mahallelerin öfkesini düşmanın gözüne sokmaktır.
Burjuva dünyasına bağlı kalmak, oraya yuvalanmak, orada nefes almak, her şey, hayatta kalmak içindir. Örgütlerin de hayatta kalmak derdiyle böylesi bir pratik içine girmeleri, burjuva ideolojisinin çeşitli versiyonlarının kitleye nüfuz etmesi ile sonuçlanır. Devrim, aydınlanma, modernizm ve 1789’a kilitlenmiş bir tarih algısı ile onu önceleyen tüm tarihsel-toplumsal çıkışlar düzlenir. Oysa 1789, tüm bu çıkışların elde ettiği kazanımların burjuvazinin sofrasına peşkeş çekildiği tarihtir. Demek ki 1 Mayıs kürsüsünde Müslüman gençlerin selâmlanmasını, yediği burjuva hurmaların kaşıntısı sonucu, tepkiyle karşılayanlar, burjuva sofrasında oturmaya ahdetmiş öznelerdir.
Zira özne olmak bile burjuvaziye göre tanımlı ve var olabilen bir şeydir. Liberaller, özneliğin ölçü ve ölçeğini bireylikten çekerler, doğası gereği, dinî ve millî varoluşları inkâr ederler, hızlarını alamayıp sınıfî olanı da hedef tahtasına koyarlar. Mahcup liberaller olarak sosyalistler ise sınıfı bireyin mecazı, örtmecesi olarak kodlayıp sınıfî olanı savunurmuş görünürler ama örneğin Müslümanların alana gelişini sınıfa, esasında burjuva bireye bir saldırı olarak görüp reddederler.
Bu Müslüman gençlerin 1 Mayıs alanına gelişini “bunların televizyonda kanal kanal gezdirilmesinden huylanmak gerek” diyerek boşa düşürmek isteyen TKP çevresi, kendi şeflerinin Mesut Yılmaz ve Avrupa Birliği ilişkileri bağlamında kanal kanal gezdirilmelerini, Sabih Kanadoğlu’nun esasen yasak olan partinin kuruluşuna “bu bizim bildiğimiz KP değil, Avrupa’daki örneklerine benziyor” diyerek cevaz verişini unutmuşa benziyor.
Yirmi yıldır solu, kahve geyiklerinin bir unsuru olan “CHP-ML”yi de içerecek biçimde, ele geçirme, o sola ipotek koyma ve total olarak hükmetme dışında herhangi bir teorik, ideolojik ya da politik katkısı olmayanların Müslümana dönük tepkisi de en fazla “sırkatin söylemek” şeklinde somutlaşıyor. Yani kendisi total olarak solu ele geçirmeye ve ona hükmetmeye çalışıyor, dönüp kütlesini “ülkedeki her şeyi tahakküm altına almak isteyen dincilerin bir oyunu bu” diyerek korkutmak istiyor. Bir süre oynamaları için kendilerine bir oyuncak verilmiş olan kadrolar, bu oyuncağın başkaları tarafından çalınabileceği olasılığı ile korkutuluyor ve şefe biat böylelikle pekiştirilmiş oluyor. Tarikat şeyhinin “İslam elden gider” korkusunu yayması ve kamulaştırması gibi bir şey bu.
Tarihi 1789’dan, toplumu bir dönemin Fransız’ından ya da İngiliz’inden başlatmak sorunludur. Esasında Marx, Fransız Devrimi sonrası, “bundan başka devrim olmaz” ya da “bundan başka devrim olmasın” diyenlerin toprağa gömüldüğü momentin bir ürünüdür. Dolayısıyla teorik, akademik düzeyde kim ne türden eksik ve zaaf bulup onu kenara itmeye çalışırsa çalışsın, Marx devrim demektir. Kim devrim diyorsa ona bir biçimde değmek zorundadır.
1789’un ışığı ile kör olmuşlar ile 1789’un ışığını köreltmek isteyenler arasında tercihte bulunmak Marksistlerin işi olamaz. Marksistlerin işi devrim’cilik değil, devrim yapmaktır. Devrim de belli bireylerin hezeyanlarından ya da masa başı kurgularından bağımsız, kolektif kitlelerin sınıfî, millî ve dinî tüm bayraklarını iktidara giden yolda ortaklaştırma meselesidir.
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>