Türk Burjuvazisinin Doğuşu Hakkında Aykırı Tezler

8 Şubat 2013 admin

Liberal-muhafazakâr tarihyazımına göre, Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin öznesi kadim “devlet sınıfı”nın türevi (İttihatçı-Kemalist) bürokrasidir. Burjuvazi, en az yüz elli yıl boyunca modernleşmeye kılavuzluk etmiş bürokrat elitin eseridir.
Tarihçi Mete Tuncay şöyle açıklar bunu:
“1908’i yapan ordu subaylarıydı. (…) Türkiye gibi ülkelerde daha burjuvazi kendisi, işte, ticarî ya da endüstriyel bir faaliyete dayanarak bir servet edinmiş ve onun kültürünü geliştirmiş burjuvazi olmadığı halde, ülkenin maaşlı adamları, memurlar ve subaylar, o burjuvazinin Batı’da geliştirdiği değerleri benimsiyorlar. Türkiye’de de 1908’i yaratan, hatta daha önceki İttihat-Terakki ve yeni Osmanlı muhalefetlerini de ortaya çıkaran hep bu devlet burjuvazisi kavramıyla anlatılabilecek, burjuvazinin değerlerini özümsemiş ve onun amaçlarını yerine getirmek isteyen insanlar.”[1]
Birbirlerine hasım olmalarına rağmen sol liberaller ile Kemalistler aynı noktada buluşurlar:
“Osmanlı’da bir burjuva sınıfı yoktu ama mektepliler kendilerini böyle bir sınıfın yerine koyarak burjuva toplumunun inşa etmek için devrimi yapmışlardır.”[2]
Bunlar bir Afrika kabilesi için değil, kapitalist dünya ekonomisi zincirine bin bir ağla bağlı, feodalizmden kapitalizme geçiş evresinde bulunan yarı sömürge bir imparatorluk için söyleniyor.  Hiçbiri Osmanlı ekonomisindeki yeni ilişkileri, gelişen kapitalist ekonomi biçimlerini aramayı akıl etmiyor. Her şey asker-sivil bürokratların iktidara el koyup Batı’dan alınma fikirlerle modernleşme yolunu tutmalarına indirgeniyor.  İdris Küçükömer de Düzenin Yabancılaşması’ında aynen böyle diyor:
“Burjuva ideolojisi bize yerli burjuvalarca değil bürokratlarca getirilmiştir.”([3]
“Dışarıdan” ve “Yukarıdan”
Liberal/Kemalist/muhafazakâr tarihyazımı Türkiye modernleşmesini iki yöntemsel ilke üzerine kurmuştur: “Dışarıdan” ve “yukarıdan”. Osmanlı toplumunun maddî varlık koşularında üretimsel-değişimsel boyutta kapitalizme ait bir şey yokken,  “dışarıdan” özgürlük, eşitlik ve laiklik fikirleri ithal edildi. Bunlar önce İttihatçı, sonra Kemalist bürokrasi tarafından reform paketleri hâlinde uygulandı; en başta da “devlet eliyle” bir  “millî iktisat”, “millî burjuvazi” yaratıldı. Türkiye’de “ulus devleti kurup bu devleti modernleştirmeye koyulan burjuvazi değil, bürokrasiydi” (Çağlar Keyder), toplumsal değişimin motoru da 1950’ye, hatta bundan on yıl öncesine kadar o bürokrasi oldu.
Bu görüşlerin, kapitalizme geçiş sürecinin başını burjuvazinin kendisinin çektiğini bilen ve bürokrasiyi bu temel sınıfa tabi (en fazla ittifak hâlinde) bir tabaka olarak gören Marksizmle bir ilgisi yoktur. Daha çok muhafazakâr/liberal/Kemalist tarihçiler ve akademisyenler tarafından üretilen bu çizgide, Weberyen sosyolojinin etkisini görmemek mümkün değildir:
“Weber’i sık sık, ekonomik açıklamalara karşı kültürel açıklamalar üzerinde ısrar eden, modern dünyanın temel itici gücünün birikim değil, bürokratikleşme olduğunda ısrar eden bir anti-Marx olarak görürüz.”[4]
Problemin kaynağı üstyapı ile altyapı, siyaset ile ekonomi, sosyal bilinç ile sosyal varlık arasındaki ilişkilere yanlış yaklaşımdadır. İslamcılara akıldanelik yapan liberal “sol” tarihyazımı tipik bir idealizmle maluldür: Toplumsal maddî koşulları yaratan fikirlerimizdir! Başka bir ifadeyle, sosyoekonomik değişmelerin ve politik devrimlerin aslî nedeni, üretim ve değişimdeki gelişmeler, toplumsal dinamikler değil, insanların düşünceleri, kurguları, projeleridir. Osmanlı toplumunda fol yok yumurta yokken “burjuvazinin Batı’da geliştirdiği değerleri benimseyen” birtakım “maaşlılar”ın burjuvazinin amaçlarını gerçekleştirme misyonuna soyundukları iddia ediliyor. Ama toplumsal yapıda buna karşılık düşen, onu belirleyen ya da etkileyen bir şey yok. Burjuvazinin önce iktisadî, sonra siyasî egemenliği ele geçirdiği İngiltere, Fransa gibi ülkelerin tersi bir gelişme yolu izleniyor. Önderlik edecek burjuvazi yerine sınıf-sistem üstü “memurlar ve subaylar” (bürokrasi) dublör olarak kullanılıyorlar. Önce siyasî egemenlik (devlet) ele geçiriliyor, sonra da burjuva sınıfı (“bürokrat burjuvazi”) yaratılıyor.
1908 ve 1923 kapıyı çaldığında burjuva devrimlerini isteyen, maddî çıkarları ona önderlik etmeyi gerektiren Batı’daki gibi bir burjuva sınıfı olmayınca asker-sivil bürokrasi ikame edildi. Kanıtı adı üstündedir, sosyoekonomik analize tenezzül edilmeden, hemen önderlerinin meslek dökümleri çıkarılır: İttihatçı ve Kemalist önderler küçük burjuva subay ve memurlar değil miydi? Tabiî, Fransız devriminin liderlerinin burjuva, Ekim devrimininkilerinse proleter olmadıklarının sözü edilmez. Hâlbuki hiçbir burjuva devriminin başında bizzat “sınıf bilinçli” burjuvalar olmamıştır. Elbette bu arada ne Fransız devriminin liderlerinin burjuva, Ekim devrimininkilerinse proleter olmadıklarından, ne de burjuva devrimlerinin başında bizzat “sınıf bilinçli” burjuvaların bulunmadıklarından söz edilir:  Danton ve Robespierre’in avukat, Desmoulins’in gazeteci, Marat’ın doktor olması gibi.
Açık ki hegemon sınıf, yöneticilere, bürokratlara bakılarak tespit edilmez. Kuşkusuz Yeni Osmanlılar, Jön Türkler, Kemalistler Avrupa devrimlerinden etkilendiler; kendi ülkeleriyle aradaki uçurumu kapatmanın yolunu onları takip ve taklit etmekte aradılar. Ancak dile getirilen fikirler İngiliz ya da Fransız burjuvazisinin değil, nihayetinde oluşum halindeki yerel burjuvazinin kendi fikirleriydi. İlham dışarıda ama kök içerideydi. Aksi takdirde aynı fikirlerin 17. ve 18. yüzyıllarda neden karşılık bulmadığı açıklanamaz. İç koşullar elvermezse dış dinamik işlemez.
Kayıp Burjuvazi
Liberal-muhafazakâr tarihyazımı Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin altyapısal unsurları, toplumsal maddi koşulları karşısında ilgisizdir.  Osmanlı burjuvazisinin kaymak tabakasını oluşturan gayrimüslim burjuvazinin farkında olmalarına rağmen her nedense onları pek ‘hakiki burjuva’dan saymazlar. Türk burjuvazisi ise yoktur, henüz yaratılmamıştır.
Murat Belge 20. Yüzyıl başında bile böyle bir sınıf olmadığına gayet emindir:
“1908 filan, olmayan bir burjuvazi adına yapılmış şeylerdir bunlar.”[5]
Hangi kitabı açsak şu hikâyeyle karşılaşırız: Türk burjuvazisi normal doğum yapmış sosyoekonomik bir oluşum değildir, 1908-1923 sonrasında “devlet fideliğinde” bürokratlar eliyle, devletin beslemesiyle yetiştirilmiştir, o yüzden bürokrasinin vesayeti altında edilgen bir varlıktır.  Bu, her renkten akademisyenin ve liberal solun değişmez “millî tezi”dir. Ne yazık ki bunların hepsini değil ama burjuva sınıfın yokluğu/”devlet eliyle millî burjuvazi yaratıldığı” tezini, kendilerine devrimci, Marksist-Leninist diyenler de savunuyorlar. Marksist ve sol gelenek, bu liberal-Kemalist tezi hâlâ terk etmiş değildir. Hâlbuki 20. yüzyıla girmeden, 1908 Devrimi yapılırken, hatta Cumhuriyet kurulduktan sonra bile Türk burjuvazisi diye bir sınıf olmadığı iddiası doğru değildir. 1908’de, 1923 ve sonrasında “burjuvazisiz burjuva devrimleri” yapıldığını söylemekle, İsa’nın babasının olmadığını iddia etmek aynı şeydir.
Kendini bu kaba idealizmden kurtarmak isteyen, Marx’ın şu sözlerine kulak vermelidir:
“İçerebileceği bütün üretim güçleri gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddî varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddî koşulların var olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.”[6]
İdealist görüşlerin üstünde burjuvazinin gelmiş geçmiş bütün sözcülerinin gölgesi görülebilir: Sait Halim Paşa, Ziya Gökalp, Kara Kemal, Mustafa Kemal… Tekrar tekrar “bizde sınıfların teşekkül etmediğini”, “burjuvazinin oluşmadığını” söylemişlerdir. Resmî-akademik tarih bu sınıf tanımaz anlayışla yazılmıştır. Kadrodergisinde “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış kitle” sözünü, edebiyat ve tarih teorisi düzeyine çıkarmışlardır. En az yarım yüzyıl boyunca tarihyazımı ve güncel politika, (ayak izleri bugün de izlenebilen) bu ilkel söylemle yürütüldü. Eski sınıfsızlık teması, resmî tarihi yeniden yazanlarca bir kez daha hortlatılıyor.
Geç Osmanlı’da Sınıflar
Resmî tarihçiler kapitalist ilişkilerin gecikmişliğinin ve gelişmemişliğinin arkasına sığınarak Geç Osmanlı’yı bile bürokrasi ve reayadan ibaret gösterirler. Hâlbuki feodalizmden kapitalizme geçmekte olan yarı sömürge ülkelerde görülen komprador burjuvazi, büyük toprak sahipleri, millî tüccarlar, memurlar, zanaatkârlar, köylüler ve işçiler, Osmanlı’da fazlasıyla mevcuttu. Bunu teşhis edemediklerinden değil, işlerine öyle geldiği için görmezden geliyorlardı. Sınıfların doğrudan devamı olan sınıf mücadelesini ve devrimi kötü niyetli bir komplo olarak göstermeleri için buna ihtiyaçları vardı.
“Burjuvasız” denilen geç Osmanlı’da en az üç tip sermaye biçimi görülmüştür: Doğrudan yabancı sermaye (halis muhlis finans kapital), “komprador sermaye” (gayrimüslim burjuvazi), millî (ticarî) sermaye. Karmaşıklık, çokuluslu imparatorlukta emperyalist egemenlikle koşullandırılmış etnik-dinsel bölünmeden kaynaklanır. Engels, Doğu Sorunu’nda, Osmanlı’da askeriyeye ve idareye Türklerin, ticarete ve malî alana Rumların/Ermenilerin/Yahudilerin egemen olduklarına epey önce işaret etmişti. Kapitalist dünya ekonomisine eklemlenilirken yabancı sermayenin uzantısı ve onun özelliklerini edinerek gelişen gayrimüslim sermaye ile bu çerçevenin dışına düşen Müslüman-Türk ticaret sermayesi ayrışmıştı. Siyaseten egemen olanlar ile iktisaden egemen olanlar ayrı ulusal kimlikler taşıyorlardı: Osmanlı dünya kapitalizmine eklemlendikçe bu çelişki büyüdü. Hem yabancı sermaye hem de feodal-komprador kesimler Türk sermayesinin tepe noktaları tutmasına engeldi. Türk ticaret burjuvazisi ve büyük toprak sahiplerinin buna son cevabı rakiplerini “etnik temizlik” dâhil her yolla tasfiye etmek olacaktır.
Ekonomik ve malî boyunduruk altındaki Osmanlı ekonomisi, dıştan içe, içten dışa uzanan kanallarla meta ekonomisine ve kapitalist ilişkilere çoktan açılmıştı. Uluslaşma sürecindeki Türkler, imparatorluğa bağımlı ulusların gerisinden gelmelerine rağmen hiçbir zaman bu gelişimin dışında olmamışlardır. Marmara, Ege, Akdeniz, Selânik, Halep yöreleri dünya kapitalizmiyle bütünleşirken tarım ve ticaretle meşgul eşraf gidişata ayak uydurma, sermaye birikimi peşindeydi. 19. yüzyıl ortalarından başlayarak yeni, cılız, modern biçimlere eklemlenmiş bir Türk ticaret sermayesi oluştu. Yarı sömürge ekonominin dizginleri yabancı şirketlerin, Levanten, Rum, Ermeni, Yahudi tüccarların elindeydi. Fakat onları geriden izleyen, bir yandan onlara tabi, diğer yandan rekabet içinde bir Türk tüccar ve toprak sahibi kesim de vardı.
Gerilere gidecek olursak, feodal aşamada, yani 18. yüzyıl öncesinde, her iki tüccar kesimi (gayrimüslimler ve Müslüman-Türk) birbirlerine eşitti. Sonraki yüzyılda tarihsel, dinsel-kültürel ve stratejik nedenlerle Avrupa sermayesi daha yetkin bulduğu gayrimüslimlerle iş yapmayı tercih etti. Bu sayede kapitalist ülkelerle bağlantı noktalarına yerleşen gayrimüslim burjuvazi, Avrupa, Orta Doğu ve Hindistan ticaretinde Türk-Müslüman tüccarı geriletebildi.[7]
20. yüzyıla girildiğinde asıl sermayedarlar daha çok dış ticarette ve malî alanda, daha az sınaî alanda varlık gösteren gayrimüslim “kompradorlar”dı. Osmanlı burjuvazisi, dış (emperyalistler) ve iç (ayrılma eğilimi) dinamiklerin etkisiyle burjuva devrimi karşısında müteredditti, yarım yamalak hukukî düzenlemelerle yetinme eğilimindeydi. Kaderini Türk modernleşmesinden ziyade kendi ulusunun ayrı devlet kurma mücadelesine bağladığı oluyordu. Yönünü tabi olduğu emperyalistlere göre belirliyor, içli dışlı olduğu Osmanlı monarşisiyle siyasî mücadeleye girişmekte yarar görmüyor, en azından ikili oynuyordu. Bu, gayrimüslim burjuvazi ile Türk ticaret sermayesi arasında sürüp giden bir gerilimin ifadesidir.
Sermayenin Tarihsel Ardışıklığı
19. yüzyılın son yarısında ortaya çıkan Türk ticaret sermayesi henüz ilkel birikim, oluşum aşamasındadır. Hızlı gelişimi dünya ekonomisiyle ara halkasız eklemlenmesine, dış ticareti ve iç pazarı denetlemesine bağlıdır. Ancak kapitülasyonlar ve gayrimüslim sermaye bu yolu kendisine kapalı tuttuğundan Türk tüccar ikinci planda kalmış, palazlanamamıştır. O günkü konjonktür, Türk tüccarını ve kimileri sonradan burjuvazinin saflarına katılacak bürokrat kesimleri “millîci” davranmaya zorlamıştır.
Buna karşılık sınıflar üstü söyleme sahip, Marksizmi umursamayan Kemalist/liberal/muhafazakâr tarihyazımı hiçbir zaman doğuş aşamasındaki burjuvaziyi analiz etme çabası içinde olmamıştır. Bu yüzden kaynağı Fransa’da/Tanzimat’ta/İttihatçı  zihniyette ve reformlarda (üstyapıda) aramakla yetinmiş, ekonomik ve sosyal gelişmeyi, toplumsal dinamikleri tahlil etme gereği duymamıştır. Resmî tarihin devlet-merkezli bakış açısı Kemalist paradigmada böyleydi, İslamcı yeni paradigmada da böyledir. Webercilik icabı (“ideal tip”) yerli sermaye klasik kapitalist ülkelerin devasa büyüklükteki sermayeleriyle kıyaslanarak sermayeden sayılmadı. Çok bilenler bile bunu böyle açıkladılar:
“Sanayileşmenin, imalat sektörünün olmadığı bir toplumsal formasyonda ‘burjuvazi’den söz etmek çapraşık teorik tartışmalara davet eder. Bu ortamda kim ‘burjuva’dır ya da hatta ‘burjuva’ olabilir mi? (…)”[8]
Sınaî sermayenin, sermayenin gerçek, üretken ve gelişkin biçimi olduğuna kuşku yoktur. Tarihte ve tek tek ülkelerde kapitalist üretimin egemen olması ve toplumu bütünüyle dönüştürmesi ancak endüstriyel üretim aşamasında mümkün olmuştur. Gelgelelim burjuva sınıfının tarihsel başlangıç noktası burası değildir. Her şey gibi sermayenin de bir tarih öncesi vardır. Nasıl ki endüstriyel aşama kapitalizmin son sözü olmamış, ileriye doğru sanayi sermayesi, tekelleşme, finans kapital aşamalarından geçmek durumunda kalmışsa, geriye doğru da sanayi sermayesi oluşmadan önce bir ilkel sermaye birikimi, yani ticarî ve para sermayenin oluşması sürecinden geçilmiştir. Kapitalist gelişme üretimden değişime doğru değil, değişimden üretime doğrudur. İkisi arasında “olmuş sermaye” ile “oluş halindeki sermaye” diyebileceğimiz bir fark vardır. Önceki aşamadaki farklılaşmalar ve ilk sermaye birikimi olmasaydı ne sanayi burjuvazisi olurdu, ne de kapitalist üretim egemen hâle gelirdi. Tarihsel açıdan ticaret kapitalizmi, sanayi kapitalizminden önce gelir. İngiltere, Fransa ve diğer ülkelerde tarım ve ticaretin sanayi tarafından egemenlik altına alınması (endüstri devrimi) ancak burjuva devrimleri zafer kazandıktan sonra tamamlanabilmiştir.
Bunları dikkate almayan liberal-muhafazakâr-Kemalist entelektüeller Türkiye’de burjuvazinin sınıf olarak ortaya çıkışını, kapitalizmin sanayi temeli üzerine oturmaya başlayacağı II. Dünya Savaşı sonrasına (1950-1970) erteleyecek ve o zamana kadar “Türkiye’de burjuvazi yok” demeye devam edeceklerdir.
Marx Kapital’de ilk burjuvaları makineli üretim yapan fabrika sahipleri olarak mı tanımladı? Ona gelinmeden en az iki yüzyıl sürecek bir oluşum devresi yaşandı. Feodalizmin bağrında, yani kapitalizme geçişin başında, ilkel sermaye birikiminin aktörleri korsanlar, hapishane kaçakları, misyoner papazlar, sömürge valileri, tüccarlar, altın arayıcıları idi. Soygun, sahtekârlık, öldürme, çalma, el koyma, rüşvetçilik sermaye biriktirme aracı olabiliyordu. “İdeal tip” Fransa’da bile 1789’dan önce burjuva dediğin, “her kentte, kendi işini kurmuş, hâli vakti yerinde, soyluluk unvanı taşımayan ‘kesimleri’, örnekse adliye memuru, dava vekili, noter, tacir, eczacı, hancı, dükkân sahibi ve zanaatkârı’ içine almaktaydı.”[9] 1789 Fransız Devrimi gerçekleştiği sırada bile endüstriyel sermaye ticaret sermayesini henüz kendi uzantısına çevirebilmiş değildi.
Türk Ticaret Burjuvazisi
Osmanlı’ya gelince, Türk sermayesi Tanzimat reformlarının ardından oluşmaya başladı. Bu alanda en dinamik kesim taşra eşrafıdır. 1858 Toprak Kararnamesi’yle tanınan toprakta özel mülkiyet hakkı eşrafın özel mülklerini ve gasplarını yasallaştırmış, burjuvalaşma yönünde bir büyük toprak sahipleri sınıfının oluşmasının yolunu açmıştır. Daha çok Ege ve Akdeniz bölgelerinde rastlanan yarı feodal, yarı burjuva toprak ağaları Prusya tarzında bir gelişme göstereceklerdir.
Bir diğeri 19. yüzyıl sonlarında henüz zanaatkârlık aşamasında, hatta yer yer fabrika aşamasına ulaşmış yerli sanayidir. Ne var ki daha filiz hâlindeyken Avrupa kapitalist pazarının istilası karşısında ucuz ithal malların rekabetine dayanamayarak büyük ölçüde çökmüştür. Yine de ne kadar geride kalırsa kalsın Çukurova’da çırçır, Batı Anadolu’da halı ve tütün, Bursa’da ipek işleme endüstrileri, çeşitli bölgelerde kömür maden ocakları kısmen Türk imalatçıların elindedir.
En azından bir fikir edinmek için aşağıdaki örneklere bakılabilir:
“Aynı yıllarda-Birinci Dünya Savaşı öncesinde- Bursa’da faaliyetine devam eden 41 fabrikadan sadece 10 tanesinin Müslüman/Türk sermayedarlara ait olduğunu biliyoruz.”
“Örneğin 1889-1923 yılları arasında Bursa Ticaret Odasına kaydolan 750 üyenin 313’ü (%41.7) Müslüman/Türk; 437’si ise (%58.3) gayrimüslimdir.”[10]
1913-1915 endüstri sayımlarına göre ise “(…)özel mülkiyete ait fabrikalardan sadece 42’si ya da %19.6’sı, Müslümanlara aittir. Geri kalan 172 fabrika, ya da %80.4’ü gayri-müslim azınlıkların mülkiyeti altındadır.”[11]
“Sahil şehirlerinde ticarî faaliyet hâlâ gayrimüslimlerin elindeydi, ancak iç kısımlarda ve hatta İstanbul ve Selânik gibi yerlerde Müslüman müteşebbisler yükselişteydi. Bunların bir kısmı Balkanlardaki topraklarını ve küçük işletmelerini satıp yeni bir hayata başlamak üzere Anadolu’ya gelen göçmenlerdi.”[12]
Burjuvazi katına yükselen önemli bir kesim de bürokratlardır. İmtiyazlarını kullanarak savaş vurgunları, rüşvet ve devlet imkânlarıyla kapitalistleşen bürokrat tabaka kimsenin bilmediği bir şey değildir. Sadece İttihat ve Terakki Cemiyeti ve CHP içinde mevzilenmiş taşra eşrafı, büyük toprak sahipleri değil, devletin önemli noktalarında görev yapan bürokratlar da sınıf atlamak için hiçbir fırsatı kaçırmamışlardır.
7 Şubat 2013
Dipnotlar
(1)  Mete Tuncay, Röportaj: Sinan Yıldırmaz, Tarih: 24 Aralık 2007.
(2) Prof. Dr. Sina Akşin, “2. Meşrutiyet Bir Devrim midir?”, 13 Ağustos 2008.
(3) İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, s. 226.
(4) I. Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Metis Yayınları, İstanbul, 2003, s. 248.
(6) Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, Ankara-1976, s.26.
(7) Fatma Müge Göçek, Burjuvazinin Yükselişi ve İmparatorluğun Çöküşü, Ayraç Yayınları, 1999-Ankara, s. 210.
(8) Murat Belge, Militarist Modernleşme, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s.573-574.
(9) Aktaran: Fatma Müge Göçek, Batı Burjuvazisinin Yükselişi, İmparatorluğun Çöküşü, Ayraç Yayınları, 1999-Ankara.
(10) Ayhan Aktar, Kapitalizm, Azgelişmişlik ve Türkiye’de Küçük Sanayi, Afa Yayınları, İstanbul, 1990, s. 175.
(11) Ayşe Buğra, Devlet ve İşadamları, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s. 68.
(12) Kemal H. Karpat, Asker ve Siyaset, Timaş Yayınları, İstanbul, 2010, s. 56.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>