Türkiye ve İsrail: Ebedi Ortaklar ve Filistin Sorunu

1 Nisan 2013 admin
Bu hafta ”ebedi ortaklar” haftası idi. Amerika Başkanı Obama, İsrail ile ebedi ortaklıklarını açıkladı. Obama’nın daha önce de belirttiği gibi, Türkiye ve Amerika arasında ”model ortaklık” vardı. Bugünlerde ise, Türkiye ve İsrail arasındaki ortaklık yeniden konuşulmaya başlandı. Ankara’daki rejimin kimliği, ”askerî-laik” kimlikten ”İslamcı” kimliğe dönüştüğü görülüyor; ama bu kimlik değişiminin, İsrail kurulur kurulmaz başlayan ”ebedi ve stratejik” ortaklığı etkilemediği de görülüyor.
İsrail, 31 Mayıs 2010’da 9 Türk’ü katlettiği Mavi Marmara saldırısından dolayı Türkiye’den özür diledi. İsrail ayrıca kurbanların ailelerine tazminat ödeyecek. Türkiye’nin 3. şartı olan Gazze ablukasının kaldırılması konusunda ise, İsrail Başbakanı Bünyamin Netenyahu, Recep Tayyip Erdoğan’a, Gazze’ye uygulanan ablukanın hafifletilmeye başlandığını ve bu hafifletmenin gelecekte de devam edeceğini belirtti.
Ankara’ya göre, İsrail Türkiye’nin şartlarını kabul etti. Adalet ve Kalkınma Partisi yanlısı Yeni Şafakgazetesine göre AKP İsrail’e diz çöktürdü. Peki görünen resmin arkasındaki gerçek nedir? Bölgesel düzeyde nasıl ilişkilendirilebilir? Filistin halkının elde edeceği kazanımlar nelerdir?
1- Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin ”Özgürlük Filosu” olayından sonra etkilenmediğini söyleyebiliriz. Diplomatik ilişkiler devam etti ve sadece büyükelçi çekildi. Bazı anlaşmalar donduruldu; ancak askerî ve güvenlik konularındaki işbirliği durdurulmadı. Saldırı olayından sonra iktisadî ilişkilerde bir patlama yaşandı. 2009 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2 milyar 500 milyon dolar iken, 2011 yılında 4 milyar 500 milyar dolara yükseldi ve 2012 yılında 4 milyar dolar seviyesini korudu.
2- Ankara’daki yönetime İslamcı bir partinin gelmesi, İsrail ve Türkiye arasındaki ilişkileri hiçbir şekilde etkilemedi. Türkiye, Filistin ve İsrail arasında bir uzlaşma için çalışmalar yürüttü ve 2007 yılında İlk defa bir İsrail cumhurbaşkanı Türk parlamentosunda konuşma yaptı. Burada bir hatırlatma yapacak olursak, Türkiye’de İslamî karakteri olan yönetimlerin -50’li yıllarda Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti, 80’li yıllarda Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi gibi- dış politikası, Batı ve İsrail’e hep daha yakın bir çizgideydi. Adalet ve Kalkınma Partisi de bu çizgiden uzak değil.
3- Erdoğan kendi vekillerinin Özgürlük Filosu’na katılmalarını engelledi. İsrail 9 Türk aktivisti katledince, kızgın olan kamuoyunun tepkisi karşısında can sıkıcı bir duruma düştü; ama İsrail’den özür dilemesini istemekten başka bir seçeneği yoktu. Erdoğan’ın bundan başka alacağı her pozisyon onu hem içte hem de dışta zayıflatacaktı. Ama aynı zamanda Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu liderliğindeki diplomatlar, öyle ya da böyle, İsrail ile ilişkileri restore etmek istiyorlardı.
Bu çıkmazdan kurtulmak için ise İsrail’i özür dilemeye ikna etmek gerekiyordu. Aksi takdirde, 2010 yılı sonlarında işgal altındaki topraklarda çıkan yangını söndürmeye yardımcı ve bir jest olarak Türkiye’nin itfaiye uçakları göndermesini nasıl yorumlayabiliriz? Davutoğlu ayrıca, İsrailli yetkililerle açık ve gizli birden fazla toplantı yaptı; ama bu toplantılardan bir sonuç çıkmıyordu ve sürekli İsrail’in özür dilemeyi reddedişi ile karşı karşıya geliniyordu. Düğüm, Ankara ile ilişkilere geri dönme konusunda değildi, İsrail’in Türkiye’nin talebini reddedişi ile ilgiliydi. Ankara en sonunda İsrail’in NATO ile işbirliğine karşı olan vetosunu kaldırdı ve  aynı zamanda İsrail de Türk askerî uçaklarının elektronik sistemlerini sağlamaya devam etti. Ancak daha büyük girişim, Türkiye’nin kendi topraklarında füze kalkanı yerleştirmesi oldu. Bu kalkan, İsrail’i İran’dan gelebilecek füzelere karşı koruyacak en önemli adım oldu.
4- Türkiye, Mavi Marmara olayından sonra İsrail ile ilişkilerini ve siyasî bağlantılarını kesmesi ile, Filistin davasındaki rolünün etkilendiğini idrak etti. İsrail’in geçen Kasım ayında Gazze’ye saldırısının ardından milletvekili Bülent Arınç’ın ağlaması, İsrail ve Türkiye arasındaki ilişkileri normalleştirme ihtiyacına işaret ediyordu.
5- İsrail’in özrü ve ilişkileri normalleştirme sürpriz değildi. İlişkilerin normalleşmesi önündeki tek engel -Netenyahu’nun, hükümetin hayatta kalabilmesi için ona ihtiyaç duyduğundan boyun eğdiği- özür dilemeyi reddeden İsrail Dış İşleri Bakanı Lieberman idi. Dolayısı ile herkes seçimi ve yeni bir hükümet kurulmasını bekliyordu. Lieberman’ın görevinden uzaklaştırılması da bir tesadüf değildi. Yeni hükümet -Amerika’nın baskısı ve Netenyahu’nun arzusu ile- Türkiye ile ilişkileri normalleştirme adımı olarak, Lieberman isminden kurtuldu. Pratikte, yeni hükümetin ilk işi, Obama’nın sponsorluğunda, Türkiye’den özür dilemek oldu.
6- Türkiye ilişkilerin normalleşmesi için özür şartını öne sürmüştü. Bu da, bölgede İsrail ile ilişkileri normalleştirmek ve ortaklaşmak için, bir özrün, Türkiye için yeterli olduğu anlamına gelmektedir. Bir özür tek başına, İsrail’in bölgedeki varlığını ve nüfuzunu arttırmak için yeterliydi. Türkiye’nin Amerikan büyükelçisi Namık Tan, Ankara ve Tel Aviv arasındaki ilişkilerin normalleşmesi konusunu en açık bir şekilde dillendirerek, ”Sadece gerçek dostlar birbirlerinden özür diler” dedi. Ardından ”Türkiye ve İsrail halkları arasında, güçlü tarihsel ilişkiler var” dedi!
7- Türkiye gibi NATO’ya üye bir ülkenin, İsrail’e düşman olabilmesi mümkün değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin İsrail’in çıkarlarına -ki NATO’nun çıkarları ile örtüşen çıkarlara- aykırı bir yol izlemesi mümkün değildir. Türk yetkililer ”Türkiye’nin sınırları NATO’nun da sınırlarıdır” dediklerinde, İslamî ve Doğulu kimliğinin yanında NATO kimliğini de öne çıkarmış oldu. Sınırları NATO’nun sınırlarıdır diye ilân etmek, bütün kamuflajlara ve saklanmaya çalışılan gerçeklere rağmen, otomatik olarak İsrail ile dostluğu ve müttefikliği de ilân etmektir.
8- Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesi zamanlama açısından bir çelişki yaratıyor. Türkiye; Suriye, Irak, İran, Rusya, Çin ve bölgeden bazı ülkelerle ilişkilerini ”sıfırlarken” aynı zamanda bölge için en büyük tehdidi oluşturan İsrail ile sorunlarını da ”sıfırlıyor”. Bu durum, yenilenen İsrail-Türkiye kıskacının, düşmanları için yeni ve ciddi riskler oluşturduğu bir resim sunuyor. Türkiye ve İsrail arasında tam normalleşmenin; Amerika’nın çıkarları doğrultusunda, Amerika’nın liderliğinde, bölgenin haritasını yeniden çizmek  -İran-Rusya eksenini zayıflatmak- için ürettiği yeni senaryolardan doğan gelişmelerden çok farklı bir yere koyamayız. Bu gelişmeler:
A- Ankara üzerindeki yükü hafifletmek için, Kürt sorununu çözüme kavuşturma girişimleri,
B- Suriye’deki Kürtleri, Türkiye için bir tehlike arz etmemesi için devre dışı bırakmaya çalışmak,
C- Irak’taki Nuri El-Maliki hükümetini zayıflatmak ve devirmek adına, Türkiye’nin, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile, Bağdat’taki merkezî hükümeti yok sayarak ilişkiler geliştirmesi,
Bütün bunlar, Suriye, Irak ve Lübnan’daki Hizbullah’ın etrafındaki çemberi daraltarak nihai hedefe ulaşmak içindir: İran’ı vurmak ve boğmak.
İsrail’in, Suriye kuşatmasını tamamlama ve Kürt yerleşimcilerin ablukasını engelleme görevi düşüyor. Dolayısı ile Amerika’nın, stratejik ortakları olan İsrail ve Türkiye’ye, geçmişin üzerine yeni bir sayfa açmak ve ile yanıt bulan baskılarının amacı; bölgenin yeni haritasını Amerikan-NATO ortaklığının uyumuna ve çıkarlarına göre resmetmektir.
Dolayısıyla Lübnan Başbakanı Necip Mikati’yi bölgesel ve uluslararası bu bağlamdan ayrı tutmamak gerek. Özellikle, Erdoğan’ın -Ahmet Davutoğlu’nun da dediği gibi- Türkiye ve İsrail arasındaki uzlaşmaya mutabık kalmayı kabul etmeleri için aradığı bölgesel liderlerden biriydi.
Erdoğan’ın Lübnan başbakanı Mikati’yi arayıp Ürdün Kralı 2. Abdullah’ı aramaması, bölgedeki güçlerin rolleri konusunda -özellikle Kral Abdullah’ın Mustafa Kemal Atatürk anıtına çelenk bırakırken ağlamasından sonra- bazı soruları akıllara getirmektedir.
Bu güçlerden biri Türkiye’nin faaliyet gösterdiği eksende yer alan Lübnan. Bazıları, Ürdün Kralı Abdullah’ın ağlamasını, İslamcıların düşmanı olan Atatürk’e bir saygı gösterisi olarak değerlendirdi. Bir noktayı not etmek gerekir ki Türkiye’nin müttefiki olan Müslüman Kardeşler örgütü Ürdün’de rejimi değiştirmek istiyor.
Ürdün kralı da bu konuda, Amerikan dergisi Atlantik‘e verdiği demeçte, Mısır ve Türkiye’yi, bölgeyi kontrolü altına almak isteyen “İhvan Hilâli”ne taraf olmakla itham etmişti. Aynı zamanda Ürdün kralı Abdullah, Erdoğan’ın demokrasi anlayışını da eleştirerek Erdoğan’ın, demokrasiyi, amacına ulaşmak için bir araç olarak gördüğünü söyledi. Bu sözler Erdoğan ve hükümetini öfkelendirdi ve Kral Abdullah, Erdoğan’ın bölge liderleri ile yaptığı son telefon görüşmelerinin dışında tutuldu. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın bu konudaki yorumu da anlamlı idi. Bülent Arınç Ürdün kralını eleştirirken “Atatürk’ün mezarı başında ağlamasının ardından ne diyebileceğini tahmin ediyorduk” dedi.
9- Türkiye-İsrail normalleşme sürecinin hedefleri sadece, İran’ın liderliğini yaptığı eksene karşı değildir. Bu hedefler arasında  Rusya ve Çin’in nüfuz alanlarına etki edip onları zayıflatmaya çalışmak da var. Rusya ve Çin’i sadece Suriye ve Orta Doğu’da değil, genel olarak zayıflatmak istiyorlar; ama özellikle de Doğu Akdeniz’de: Rus donanmasının güçlü bir şekilde var olduğu sıcak sularda, doğal gaz ve petrol araştırmaları için rekabetin olduğu sularda, İsrail-Türkiye-Kıbrıs arasında beklenen işbirliği anlaşması ile Rusya’nın çıkarlarını etkilemek. Bu bağlamda, Avrupa’nın Kıbrıs’ı kalkındırma planı, Rusya’nın yatırımlarını hedef alan bir yol ile geldi.
10- İsrail ve Türkiye arasındaki normalleşme sürecinin Suriye ile de alakası var. Şam’a baskıların artacağını gösteren işaretler mevcut. Bünyamin Netenyahu da sosyal iletişim ağı twitter hesabından, Suriye ile -özellikle kimyasal silâh tehditleri varlığında- sınırı olan Türkiye gibi bir ülke ile ilişkilerin olması önemlidir diye itirafta bulundu. Suriye’deki kriz -Davutoğlu’nun, normalleşme sürecinin Suriye ile alakası yoktur yorumunu yalanlayan- iki ortak ülkenin anlaşmasının ve normalleşmesinin nedenlerinden biridir. 
11- Normalleşme süreci Filistin davasına etkide bulunacak mı? Türkiye başbakanının, Gazze ablukasını kaldırma şartını dayattığını iddia etmesi mümkün değildir. Bu sadece, normalleşme sürecini haklı çıkarmak için hiçbir esasa dayanmayan bir propagandadan ibarettir.
Gazze ablukasının kaldırılması başka bir şey, bazı gıda maddelerinin girişi için sınırlamaların kaldırılması başka bir şeydir. Türkiye’nin Filistin davası ile pratik olarak esas sınavı şimdi başlamıştır.
İsrail ile ilişkiler normalleşti, Türkiye ile Hamas arasındaki ilişkiler biliniyor ve Türkiye’nin Mısır’daki Müslüman Kardeşler Örgütü’ne desteği de biliniyor. Görülmesi gereken nokta budur. Filistin halkı tarafından baktığımız zaman onlar ”Türkiye, İsrail ile ilişkilerini normalleştirerek; yerleşim projelerini ve Kudüs’ün Yahudileştirilmesini nasıl durduracak, İsrail güçlerinin Batı Şeria’dan çekilmesi için nasıl baskı kuracak, Gazze ablukasının kaldırılmasını ve Filistinli esirlerin özgürleşmesini nasıl sağlayacak -Golan sorunu ve uzayan bir soru listesi- sorularını soruyorlar.
Türkiye’yi bütün bu sorunlardan sorumlu tutmak yanlış olur. Ancak Türkiye -ve takip ettiği İslamî eksen- İsrail ile her düzeyde işbirliğine hazırlanırken Filistin halkına nasıl yardım edeceklerini ilginç olacak; ama takip edeceğiz.
Erdoğan; Gazze’deki Hamas hükümeti Lideri İsmail Heniyye, Siyasî Büro Şefi Halid Meşal ve Filistin Lideri Mahmut Abbas ile görüştüğü gibi, Mısır Cumhurbaşkanı Mursi ile görüşerek, özür ilânından önce onları bu atmosfere sokup normalleşme adımıyla ilgili kabullerini aldı. Görünüşe göre de Filistinli liderler, normalleşme sürecini ve Türkiye-İsrail arasındaki koordinasyona dönüşü destekliyorlar.
Erdoğan, gelecek Nisan ayında Gazze’ye ziyaret şemsiyesi altında, İsrail ve Türkiye arasındaki ortaklığa geçişi ve kamuflajı tamamlayacak. Hamas önceki gün yayımladığı demecinde, İsrail’in Türkiye’den özür dileyişini şöyle yorumladı: ”Büyük bir başarı ve büyük bir zaferdir. Bu zafer, düşman İsrail’in;  hukuk kurallarına bağlı kalmaktan, kararlılıktan ve gücün dilinden anladığını görüyoruz.”
Hamas hareketine soruyoruz: İsrail’in Türkiye’den özür dilemesinin bedelinin, iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesi ve işbirliğine dönüş yapmaları, gerçekten büyük bir zafer midir? Aklı başında bir insan; İsrail’in saldırısından sonra füzelerle cevap veren direniş hareketlerinin, askerî seçeneğini eleştiren Türkiye’nin ”İsrail’in anladığı dili, gücün dilini”  desteklediğine inanır mı?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>