Türkiye-Suriye İlişkileri

21 Eylül 2011 admin
Dışarıdan Dost Tutanın Mahallede Sözü Geçmez 
–Bir Suriye Yazısı
Türkiye-Suriye arasındaki ilişkiler Hatay meselesinin Türkiye lehine sonuçlanmasıyla ve sonrasında Hafız Esed dönemi boyunca da “soğuk savaş” koşullarında devam etmişti.
Ancak 90’ların sonu ile beraber baba Esed de kendince bölgenin yeni dengelerini değerlendirmeye çalışmış, bu çerçevede Abdullah Öcalan’ı sınırdışı etmiş ve ABD tarafından yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesi sürecini başlatmıştı.
Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanlığı sürecinde başlayan Türkiye-Suriye devletleri arasındaki yeni ilişkiler, AKP iktidarı sonrasında kamuoyuna, A. Davudoğlu ile başlayan yeni bir süreç olarak pazarlandı.
Bu çerçevede İslamî camiadan birçok aydın(!) bu devlet politikasının kamuoyu çalışmasını yürüttüler.
Türkiye Suriye halklarının kardeşliğinden, sınırların kaldırılmasından, ümmet coğrafyasından v.s. bahsettiler, kitaplar yazdılar kapı kapı dolaştılar.
O zamanlar bizim bu yaklaşıma, “kurulan ilişkiler içinde halkın gerçek-sivil örgütlenmelerinin olmadığı, Kemalist Türkiye ile Baasçı Suriye arasında, salt devletler üzerinden kurulmuş makyevelist çıkar ilişkisinden ibaret olduğu ve özünde bölgedeki ‘direniş hattı’nın zayıf halkası olan Suriye’yi Türkiye üzerinden etkisizleştirme hedefine matuf olduğu”na ilişkin eleştirilerimiz de reel politikayı anlayamamak gibi gerekçelerle mahkûm ediliyordu genelde.
Ancak mesele çok karışık değildi esasen, taşların yerinden oynadığı yeni Ortadoğu düzeninde, Türkiye bir “koçbaşı” olarak, bölgede İran’ın etkisini kırmak ve geleneksel Arap siyasetinin yanı sıra, AB sürecinin parçası olan yeni bir seçenek olarak ikame edilmeye çalışıldı ve Türkiye’de açıkçası kendisi açısından yeni imkânlar getireceğini düşünmüş olmalı ki bu yeni süreci İsmail Cem’in dışişleri bakanlığından itibaren yukarıdaki çerçevede yürütmeye çalıştı.
Ancak “Kürt meselesi”ne ilişkin hassasiyetlerini pazarlık terazisinin dara kısmına koymayı da ihmal etmedi hiçbir zaman…
AKP iktidara geldiğinde bu yeni stratejiyi değiştirmeksizin, ancak “diplomasi” dozunu arttırarak devam ettirdi.
Fazladan, elinin altındaki “İslamî kamuoyu”nu da devletin dış politikası güzergâhında tepe tepe kullandı.
Bağımsız bir entelektüel geleneği ve siyasal örgütlenmesi olmayan dindar camia, durumu kabaca; içerideki Ergenekon’a karşı “bizim çocuklar”ı desteklemek gibi bir düz mantık üzerinden algılayabildiği için, beslendiği “Osmanlı İslam’ı”nın temsilcisi olarak da tasdiklediği AKP’nin kuyruğunda, aslında “Devlet”e eklemlendiğinin ayırdına varamadı.
Dahası AKP hükümeti ile birlikte bizzat devletin kendisinin sahiplenildiği ve her türlü siyasetine lojistik destek verildiği, İslamî kamuoyu tarafından fark edilmedi.
Bu süreç öylesine vahim bir noktaya geldi ki, seçim öncesi “van münüt” ile cuşu hüruşa gelmiş kitle “Mavi Marmara” üzerinden de kolayca maniple edildi, hamasî nutuklar kampanyalar v.s. teşvik edildi, seçim propagandalarının malzemesi olarak kullanıldı.
Ve seçimin hemen sonrasında “Mavi Marmara”nın kâğıtları yetişmediği için(!) Gazze’ye gidemeyeceği açıklandığında, AKP karşısında boynunun kıldan ince olduğunu fark eden camiamız dut yemiş bülbüle dönerken, entelejansiyamız ise bu ani manevraya ayak uyduralım derken bel fıtığı olacaktı neredeyse.
Suriye’deki gelişmelerle ilgili de maalesef aynı manipülasyonlar hem de en kaba biçimiyle kullanılıyor.
Birkaç sene önce Suriye rejimi ile “aile dostu” olan başbakan şimdi televizyon ekranlarından Esed rejiminin katliamlarından bahsediyor.
Oysa bundan önce sorulması gereken bazı sorular var.
Şimdi televizyon ekranlarından fırçaladığınız bu “zalim” rejim ile vizeleri kaldırmadan önce neden anti-demokratik gördüğünüz uygulamalara ilişkin gerçekçi yaptırımı olan taleplerde bulunmadınız?
Ülkede resmî bir kimliğe sahip olmayan Kürt nüfusa ilişkin, resmî olarak örgütlenmeleri yasak olan Başta “İhvan” olmak üzere İslamî yapılara ilişkin, halkın tepesine çöreklenmiş “Muhaberat”a ilişkin hiçbir iyileşmeyi dayatmaksızın, ilişkilerin gelişmesini somut iyileştirmelere bağlamaksızın, büyük bir telaşla, iç kamuoyunuza yönelik, içi boş “kardeşlik” nutukları atmanızın o zaman için başka gerekçeleri mi vardı yoksa?
Yoksa böyle bir demokratikleşme ile komşunun Kürtleri şımarırsa kendi Kürtlerinizin de azacağından mı korktunuz?
Ya da artacağını umduğunuz ticaretin cazibesi burnunuza gelen pis kokuları katlanılabilir mi kılıyordu?
Peki, “sıra Suriye’ye mi geldi?” komutunu alır almaz, daha olayların nereye varacağı belli değilken, sınıra “mülteci kampları” kurarak, ABD ve Suudi’lerle, Suriye konusunda aynı düşündüğünüzü defalarca dünya kamuoyuna deklare ederek, bu eski dostunuz olan rejimi kendi halkına karşı kışkırtmaktan başka nasıl bir sonuç bekliyordunuz?
Hadi hükümet/devlet böyle düşünüyordu da “Suriye-Türkiye halklarının kardeşliği”nden bahseden mütehassis “ev aydınları”mız, defalarca Baasçı Suriye devleti tarafından ağırlanırken, sizin niye gıkınız çıkmıyordu?
Neden şimdi Nasrallah’a verdiğiniz bilgece nasihatleri(!) o zaman Tayyib Erdoğan’a ya da Beşir Esed’e vermek gelmedi aklınıza?
Ve hâlihazırda; Hükümetin ABD-Suudi ağzıyla konuşması sizi hiç mi işkillendirmiyor?
Daha önce Irak’ta yapıldığı gibi şimdi de Suriye’yi işgale hazır hâle getirmeye dönük çabaları kavramak bu kadar güç mü?
Başta İran olmak üzere Irak ve Lübnan’ı da rahatsız eden ve sonuçları Filistin’ e kadar uzanacak olan bu oyun karşısında, Türkiye’nin yer aldığı ittifak, insan haklarına bu kadar hassas kardeşlerimizi hiç mi rahatsız etmiyor?
NATO’nun Müslüman bölge halklarına karşı kurguladığı “füze kalkanı” projesi Türkiye’nin topraklarına yerleştirilirken bunun sonuçları üzerine durup da iki dakika düşünme zahmetine katlandınız mı acaba?
Evet, Suriye’de dökülen kan bizim insanımızın kanıdır ancak bu, rejimin tasfiyesi için dışarıdan “kiralık katil” tutulmasını kabul edeceğiz, anlamına gelmez.
İtirazımız bunadır.
Zira “Dışarıdan dost tutanın mahallede sözü geçmez.”
Kendi topraklarındaki Kürt meselesinin “bastırılarak” çözülmesini merkeze alan devlet aklı, komşularındaki sorunlara ilişkin hiçbir ilkesel inisiyatif geliştiremez.
Ve maalesef bu açmazı yaşayan Türkiye şu anda NATO konseptine ve bölgedeki ABD-Suud çizgisine o kadar angaje olmuştur ki, bölgedeki yeni işgallerin suç ortağı olmak üzeredir.
Ancak daha vahimi AKP’nin haşmetinden(!) efsunlanmış “İslamî camia”nın ana gövdesinin, TV ekranlarından kendilerine aktarılanların dışında bir gerçekliği algılayamaz duruma gelmiş olmasıdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>