Suriye Libya Olmamalı

28 Aralık 2011 admin
Aşağıdaki bildiri, Avusturya, Viyana’da haftalık yapılan Suriye ile dayanışma yürüyüşünde dağıtılmıştır. Burada sadece batılı güçlere işaret etmekle yetinmeyen, Suriye toplumundaki, batılı güçlere askerî müdahale yapmaları konusunda doğrudan çağrıda bulunan (hem laik hem de İslamî) kimi seslere itiraz edilmektedir. Örgütlü İslamî çevrelerin tepkisi şaşırtıcı bir seyir izlemektedir. Bu kesimler, bizleri Kaddafi destekçisi olduğumuzu söyleyerek karalamaktadırlar. Oysa biz ta başından itibaren Libya’daki demokratik talepleri savunduk ama öte yandan da NATO saldırısına ve yereldeki yedek güçlere de karşı çıktık. Gizliden müdahaleyi savunan kesimler, NATO ile ilgili uyarılara bu uyarıları yapanları Kaddafi, Esad gibi isimlerin müdafileri olarak göstermekle cevap verdiler.
Suriye halkı aylardır demokrasi için mücadele ediyor. Esad rejimi, reform konusundaki beceriksizliğini günbegün ortaya koyup meşru halk taleplerini sadece yoğun bir şiddetle cevapladıkça, hareket çok sayıda insanın ölümüyle sonuçlanan bir devrime dönüştü.
Neoliberalizme Karşı İsyan
Avrupa’da (ve sürgündeki Suriyeliler arasında) sadece demokrasiden bahsediliyor, oysa son birkaç onyıldır demokrasi (Irak ve Afganistan’da da görüldüğü üzere) yeni sömürgeci bir ihraç malına dönüştüğünden, bu türden konuşmalar ciddi bir tehlike barındırıyor. Demokrasi, politik ve toplumsal açıdan fakir sınıfları dışarıda bırakan batılı oligarşilerin yönlendirdiği bir düzen anlamına geliyor.
Suriye ve genel anlamda tüm Arap dünyasında diktatörlükten nemalanan ve onunla bağlantılı kapitalist elitlere karşı bir dizi halk hareketine tanık oluyoruz. Diktatörlüklerle kurulan bu türden bağlar çoğunlukla, Esad’ın milyarder kuzeni Rami Makluf örneğinde görüldüğü üzere, aile ya da kabile ilişkileri aracılığıyla korunuyor. Devrimci güçlerce öne çıkartılan bu toplumsal husus gerçek manada belirleyici niteliktedir. Halk kitleleri için demokrasi sadece batıya karşı temin edilen sosyo-ekonomik bağımsızlık ve sosyal adaletin bileşiminde mümkündür.
Bölgesel Düzene Karşı
Bölgedeki batı yanlısı birçok Arap diktatörünün aksine Esad rejimi ABD ve İsrail’in düzenine karşı muhalefet ettiği ya da direndiği iddiasına dayanarak meşruiyet buluyor. Fiiliyatta Şam İsrail saldırılarına karşı direnen Lübnan Hizbullah’ını desteklemiş, Filistinli direniş gruplarına güvenli bir sığınak temin etmiş, ABD’nin üstünlüğüne karşı duran Tahran’la aynı eksende buluşmuştur.
Ancak bu destek göreceli ve araçsaldır. Yetmişlerde Lübnan devrimi Filistin direnişi ile el ele ilerlerken, Esad ülkeye çok sert bir şekilde müdahale etmiştir. Sonrasında Suriye, 1991’deki Irak müdahalesinde ABD’ye destek vermek suretiyle, Lübnan’ı kontrol altına almıştır. Golan Tepeleri’ni geri vermeyi reddeden Siyonistlerle herhangi bir barış anlaşması imzalanmamış ama öte yandan da ona karşı aktif bir direniş de sergilenmemiştir. Hayatta kalmak adına Esad, tüm bölgede demokratik kitle hareketlerinin karşısına dikilip mücadele ettiği, bölgesel statükoyu savunmaktadır.
Suriye isyanının zaferi, bölgede ABD düzenine karşı bir başka ciddi patlama anlamını taşıyacak ve halk kitlelerini ileri itecektir. Ancak sonuçlar bugün itibariyle gayet açıktır. Eğer devrimci güçler ihtiyatlı davranmazlarsa bilinmelidir ki emperyalizm (Libya’da görüldüğü üzere) kendi düzenlerini yeniden tesis etmek için mevcut ayaklanmaları kullanmaya her daim hazırdır.
Mezhepçiliğe Karşı Laiklik
Esad ayrıca seküler devletin sigortası olarak takdim etmektedir kendisini. Esasında tersi doğrudur. Alevi mezhebine mensup topluluklarla politik, askeri ve ekonomik güç arasında teşkil edilmiş bir bileşim ülkede mezhepsel bir çatışmayı körüklemektedir.
Mısır ve Tunus’ta (ayrıca batıda) görüldüğü üzere Esad da Sunni İslamizmi şeytanlaştırmaktadır. Oysa mevcut demokratik hareketler İslamcıları kendilerini takip etmeye ve genel anlamda onların İslami kültürel gündemlerini bir miktar geri çekmeye mecbur etmişlerdir. Ayrıca Suriye’de Sünni İslamizm tarihsel açıdan zayıftır, zira ilgili hareket, 1982’deki iradi ayaklanmada yenilmiştir, dahası ülkede çok dinli bir kompozisyon mevcuttur. Bugün anti-demokratik Selefi gruplar ülkede önemsiz sayılabilecek bir azınlığı teşkil etmektedirler.
Demokratik hareketler İslamist dönemin kapandığının delilidirler. Kitleler, batılı hâkimiyete karşı seslerini yükseltmek için artık İslamizme muhtaç değildirler. İlgili kitleler, her ne kadar kendi İslamî kimliklerini muhafaza etmeyi sürdürseler de, her şeyden önce demokrasi talep edip onun için dövüşmektedirler. Bu bağlamda Suriye tüm bölgeden ayrı duran bir yer değildir. Diğer yandan Washington, kitlelerin devrimci dürtülerini dizginlemek için Müslüman Kardeşler’in en azından belli bir kesimiyle işbirliği yapması ve onu kullanması gerektiğini nihayet anlamıştır. Dolayısıyla burada, reelpolitik ihtiyaç duyduğunda, “kötü”nün “iyi”ye, “iyi”nin de “kötü”ye nasıl da hızlı bir biçimde dönüştüğüne ilişkin başka bir örneğe tanık oluyoruz.
Rejimin yanı sıra batı yanlısı güçler ve özellikle (demokrasiyle pek fazla ilgisi olmayan) Suudilerle müttefik kesimler, dinî cemaatler arası mezhepsel bir çatışmayı körüklemektedirler. Dinî cemaatlerin birliğini güvence altına alacak yegâne güç ise demokratik hareketin ta kendisidir. Solculardan milliyetçilere ve hatta İslamî güçlere kadar tüm bileşenler bilinçli olarak mezhepçilik karşıtı bir tavır içindeler. Bu kesimler, çok sayıda dinî cemaati içeren hatta kimi seküler hedeflere işaret eden bir hareketi meydana getirmektedirler.
Askerî Müdahaleye ve Tedbirlere Karşı
Gerçek devrimler gökten zembille inmezler ve ciddi bir özveri isterler. Bu özverili mücadele batının müdahalesi ile eksiltilemez. Suriye’deki hareketin başına gelecek en kötü şey, devrimin tüm meyvelerini çalıp onu demokratik bir kılıf altında yeni sömürgeciliğe dönüştürecek batılıların ya da (batılıların desteğinde) Türklerin gerçekleştirecekleri askerî bir müdahale olacaktır. Libya’daki trajedi tekrarlanmamalıdır. Bu ülkede batılı şirketler bıçaklarını çekip halkın üzerine yürümeye başlamışlardır. Onlar için demokrasi sömürge hakkı demektir. (Görünüşe göre burada NATO bombaları Körfez tarzı petrol İslamcıları iktidara getirecektir.)
Batılı güçlerin müdahale etmesini istemek anlamına gelecek biçimde, kimi tedbirlerin uygulanmasını talep etmek, hatalıdır. Batılı güçler, müdahale için demokratik hareketten açık bir çek almak konusunda gayet heveslidirler. Ama eğer batı istediğini alamazsa, bunca tedbirin mantıksal sonucu ne olacaktır? Askerî araçlar.
Gerçek bir devrim, taşıdığı bu ismi, halkın büyük çoğunluğu, özellikle en fakir ve en mazlum kesimleri için özgürlük ve sosyal adaleti güçlendirdiği vakit hak eder. Eğer yeni tesis edilmiş bir iktidar alt sınıfları temsil ederse bu demokratik bir devrim olur. Son tahlilde sefaletten sorumlu olan eski sömürgeci güçlerin yardımını talep ettiği takdirde bir devrim devrim olmaktan çıkar. Devrim (politik, askerî, ekonomik ve kültürel açıdan) Esad’a kıyasla batı karşısında daha fazla bağımsızlık tesis edebilmelidir. Aksi takdirde o demokrasi adına gerçekleştirilmiş bir karşı devrim hüviyeti kazanır.
Kahrolsun ABD-İsrail Düzeni!
Demokrasi ya halkın iktidarıdır ya da hiçbir şeydir!
Anti-emperyalist Kamp (Avusturya Seksiyonu)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>