İslam ve Sosyalizm

24 Mart 2010 admin
20. yüzyılın ikinci yarısında en çok tartışılan siyasal konular, İslam ve sosyalizmdir. Bu tartışmalar özellikle İslam coğrafyasında, Baas partileri aracılığıyla yoğunluk kazandığı gibi, entelektüel bir merak olarak ve mülkiyet konusundaki benzerliklere yapılan vurgular etrafında Avrupa’da da sürdürülmektedir. Türkiye’de de YönDergisi ve Hareket Dergisi çevreleri, bu tartışmalara katılmıştır. 1965 yılında Yön Dergisi yayınlarından çıkan Garaudy’nin İslam ve Sosyalizm kitabı bu tartışmaları çoğaltmıştır. Buna bir cevap olarak da Şamil Yayınları, Abdulaziz el-Bedri’nin Sosyalizm ve İslam adlı kitabını tercüme etti. Ayrıca Hüseyin Hatemi’nin İslam Açısından Sosyalizm adlı kitabı da yine o dönemlerdeki tartışmalar üzerine kaleme alındı. Gerçi benzer tartışmalar İslam coğrafyasının birçok yerinde yapılmaya devam ediyordu. İran’da Ayetullah Talegani, İslam’da Mülkiyet, Mısır’da Seyyid Kutup İslam’da Sosyal Adalet, Mevdudi “Faiz” konulu kitaplara imza atmaktaydılar.
20. yüzyılın ikinci yarısında İslam ve sosyalizm konusunu gündemleştiren meselenin kendisi üzerine de bir değerlendirme yapmanın zarureti ortadadır. Daha sonra bu tartışmanın nedenleri, ileri sürülen görüşler ve sonuçları üzerine değerlendirmeler yapılabilir. Ancak bu tartışmanın zemini üzerine düşünceler ortaya koymak daha önemli olmalıdır.
İslam coğrafyası, Batı işgalinden kurtuluşunu 20. yüzyılın ikinci yarısında başarıyor. Cezayir, Tunus, Mısır, Suriye, Irak vb. ülkelerin çoğu özgürlüklerini bu tarihlerde kazanıyor. Arap coğrafyasında Baas partileri kurtuluş mücadelesinin öncüleri gibi duruyorlar. “Etnik Sosyalizm” diye nitelendireceğimiz Arapların İştirakiyyundiye nitelendirdiği bir siyasî sistem kurmaya çalışıyorlardı. Bu noktada Türkiye’deki kurtuluş mücadelesi çok önce ve farklı bir boyut taşıdığı için ayrı değerlendirilebilir. Bu, tam bir batılılaşma örneği olarak ayrı bir bağlamda tartışılmalıdır. Ancak Araplar avrupamerkezli işgal kuvvetlerinden kurtuldukları için kendilerine yakın olan SSCB, yani “Doğu Bloğu” ülkelerine daha yakın duruyorlardı. Ayrıca bu ideolojik yakınlık aynı zamanda siyasî yakınlığı da beraberinde taşıyordu. Ama bir taraftan da din; yani İslamiyet ise, halkın büyük bir teveccühünü taşıyordu. İnsanlar dinî inançlarından vazgeçmediği gibi, kulluğun belirtisi olan ibadetlerini de terk etmiyorlardı. O zaman bu durumu hesaba katan bir yaklaşımı geliştirmek siyasî ve sosyolojik olarak zorunlu olacaktı.
İslam coğrafyasının Batı ile ilişkisi içinde İslam ve sosyalizm tartışmalarının, farklı cepheleri olmakla birlikte farklı siyasî, sosyolojik ve psikolojik nedenleri de vardır. Siyasî anlamda batı ile ilişkilerde, doğal olarak kendilerine en yakın bulacakları ve kendi çıkarlarına uygun olabilecek terkiplerin devreye girmesini istemeleri anlaşılır olacaktır. Zaman zaman İslam ve Kapitalizm, İslam ve Liberalizm, İslam ve Özgürlük, İslam ve Demokrasi tartışmaları gibi İslam ve sosyalizm tartışmaları da yapılmaktadır ve belki de yapılmaya devam edecektir.
İslam ve sosyalizm tartışmasında taraf olanların kimlikleri önemlidir. Bunlar genellikle muhalif unsurlar; yani, Mısır’da Seyyid Kutup, Türkiye’de Yön hareketi ve HareketDergisi çevreleri, İran’da Mahmut Talegani, Şeriati vb. aydınlardır. Mesela devrimden sonraki İran meclisinde özelleştirmelere karşı çıkan, özgürlükleri savunan sol kanat eğilimler yer almaktadır. Elbette sol/sosyalizm eğilimli olanlar için, toplumsallaşma çabaları ve entelektüel çabalar ile halkın değerleri ile buluşma önemlilik arz etmektedir. Bu noktada hem Garaudy’nin sözleri ve hem de çeviriyi yapan Doğan Avcıoğlu ve E. Tüfekçi (Mihri Belli) gibi yazarların görüşlerinde de bu noktayı bulmaktayız. Her iki çevirmenin aynı önsözde Şeyh Bedrettin’e atıf yapmaları söylediklerimizi anlaşılır kılacaktır. Ayrıca İslamcı olanların ise; daha çok meşruiyet zeminlerini güçlendirme ve muhalif hareketlilik içinde haklılıklarını çoğaltma gibi bir kaygıyı hesaba kattığını söylemek yanlış olmasa gerek! Elbette ki İslam ve sosyalizm, iki farklı düşünce dünyasına ait göndermeler içermektedir. Ancak toplumsal faaliyetler ve bir kurtuluş ideolojisi oluşturma gayretlerine sahipseniz, daha yoğun, daha yaygın ve daha kabule şayan olmak zorunluluğunuz vardır. İşte bu durum İslam coğrafyasında İslam ve sosyalizm tartışmalarının başat unsuru olmuştur.
İktidar sahipleri de kendi iktidarlarını ve siyasî meşruiyetlerini oluşturma kaygılarından dolayı böyle bir tartışmaya taraf olmuşlardır. Sonuçta İslam coğrafyasında dinî meşruiyeti olmayan herhangi bir hareketin siyasî veya toplumsal bir meşruluğu oluşturması beklenemez! Bu uzun tecrübeler sonucu bugün daha da netleşmiş bir durumdur. Burada entelektüel bağlamda iktidara daha yakın duranlar; iktidarın meşruluğunu halk nezdinde oluşturma girişimleri çerçevesinde bu tartışmanın tarafları hâline gelebilmektedirler. Bu mülahazaların haklılıkları konusunda bir şey söylemeden bunu ifade etmek istiyorum. İslam’da Sosyalizm kitabında Faik Bercavi’nin dile getirdikleri ve özellikle de görüşlerini Hindistan’da Kadiyanîlik ekolu içinden Mevlânâ Muhammed Ali gibi yazarlardan alıntılar yaparak dile getirmesi de önemlidir. Ayrıca çok sevilen Suriyeli âlim Mustafa Sıbai’nin yazdığı Hareket Yayınları tarafından tercümesi yapılan İslam Sosyalizmi kitabı da ayrıca değerlendirilmelidir. Mustafa Sıbai, adı anılan kitapta, İslam tarihin sağladığı bakıştan istifade ile Kur’an ve Hadis kaynaklarından da yararlanarak Sosyalizm’in İslam düşüncesinde nasıl bulunduğunu ve benzer özelliklerini vurgulaması da dikkate değerdir.
Burada önemli bir noktayı tespit etmenin yararına inanıyorum:
İslam coğrafyasında, özellikle de modernist akım içinde bulunan entelektüeller batı düşüncesinin etkisi altında kalmışlardır. Bunların entelektüel çabaları zayıf kaldığı gibi batılı aydınların etkisi altındaydılar ve kendi başına ayakta duracak bir düşünce mirasına uzaktılar. Klasik İslam ilimleri dışlanarak yeni akımların kapısı sonuna kadar aralanmıştı. Bu kapıdan da elini kolunu sallayan girebilmekteydi. Bu tarz tartışmalar; saf entelektüel merak adına gerçekleşme yerine; çıkar amaçlı; siyasî, sosyal veya bürokratik gelişimlere kapı aralayacak cinsten çabalarca da yönlendirilmekteydi. Özellikle de sol, sosyalist olmak Baas rejimlerinde bir statü ifade ediyordu. Fakat bu elbette sorunun yegâne izah biçimi değildir. Ancak burada indirgemecilik hastalığını kavramadan bu tartışmaların gerçek zeminini kavrayamayız.
Yukarıda dile getirdiğimiz gibi, Liberalizm, İnsan Hakları, Kapitalizm, Demokrasi, Özgürlükler vb. bütün kavramlar, hattâ Feminizm gibi zıt olarak görülebilecek özellikler taşıyan kavramlar bile İslam ile terkip edilerek bir meşruiyet zemini oluşturmak istenmektedir. Bu iki uçlu olarak yorumlanmalıdır. Bazen İslam’ı meşru kılma adına (sanki İslam’ın bir meşruiyet sorunu varmış gibi), bazen de İslam terkibinin ardına saklanan batılı kavramın meşruluğunu sağlama adına yapılmaktadır. Her iki tutumun kendisi de sorunlu tutumlardır.
İşte indirgemecilik burada devreye girmektedir. Meseleyi kendi otantik yapısı içinde kavrama yerine, benzerlik gösteren özdeşliklerden kalkarak farklı arayışlara destek mahiyetinde tartışmalar gerçekleştirme çabası olarak. Terkip hâline getirilen her iki kavramın içerdiğini anlamadan, anlama çabasına sahip olmadan, sadece belli bir çıkar girdisi sağlama adına her iki terkibin oluşturduğu sanılan zanna binaen benzerliklerini gündemleştirerek, farklılıkları yok sayarak ortak noktaların önemi üzerinden bütünleştirmeler yapılmaktadır.
Bu hastalığın kökeninde yatan kolaycılığı veya indirgemeciliği kavramak gerekir. İslam coğrafyasında Batılı güçler bu ülkelerden çıkarken kendi çıkarlarını koruyacak zümreleri iktidara taşıyarak onlar üzerinden bu ülkede hâkimiyetlerini sürdürdükleri gibi, ekonomik kazançlarına da devam etmektedirler. İktidar kendilerine bir lütuf olarak verildiği için, ayrıca da ekonomik gelişmeler ve bir zengin sınıfı oluşumu da aynı lütuf sonucu oluşuyor. Böylece her kesimden insan yükselmenin garantisinin devlet ve orada yer edinmekte yattığını gözlemektedir. O yüzden halkını ve değerlerini veya gerçek bir düşünce arayışını sürdürme ve yönelmeyi bir yük olarak kabulleniyorlar. Onlar için önemli olan iktidarlarını sürdürmektir. Bunun yolu ne ise onu yapmanın yollarını bulmalıdırlar. Aydınlar ve gazeteciler bu işe yaramalılar. Çünkü onlar gerçek halk öncüleri hiç olamadılar. Bunun örneklerini bütün İslam coğrafyasının batılılaşma tarihi sürecinde gözlemleyebiliriz.
Bir muhalif hareket olarak İslamcılık da sosyalizmden etkilenmiştir. Ancak daha otantik duruşu öne çıkaran, İslam ve diğer düşünce biçimlerinin hiçbir zaman aynı olmayacağına dair kanaati öne çıkaranlar olduğu gibi; İslam düşüncesinin kendisine has bir ontolojik ve epistemolojik yapısı olduğu görüşünü savunarak bütün bu kavramların İslam ile birlikte anılmasının yanlışlığına da dikkat çekilmiştir. Abdulaziz el-Bedri’nin Şamil Yayınları’ndan çıkan Sosyalizm ve İslamkitabı buna örnek verilebilir. Ayrıca Hüseyin Hatemi hocanın İslam Açısından Sosyalizm kitabı da bize tartışmaların odağında neler olduğunu göstermektedir.
Bu meselenin ikinci bir cephesi olduğunu da unutmayalım. Niçin liberalizm, kapitalizm, demokrasi veya faşizm konusu sosyalizm kadar yaygın olamadı ve benimsenemedi? Sadece demokrasi meselesi son dönemlerde, yani bugünlerde İslamcıların yaşadığı deneyim sonunda biraz daha kabule yakın durmaktadır. Ancak sosyalizm bir muhalefet projesi ve bir hareket stratejisi veya bir ahlâk algısı olarak İslamcılığa daha yakın durmaktadır. Bu durumu belirleyen bazı farklılıklar var: batılı düşünceye ait paradigma içinde yer alsa da sosyalizm muhalif bir tutumu içerir. Kapitalizm ve faşizm karşısında daha insanî bir duruşu vardır. Bu iki tutum onu Müslümanlara daha yakın kılmaktadır. Özellikle de sosyal adalet vurgusu ve halkın yanında yer alması, zulme karşı durması ve İslam coğrafyasındaki işgallere karşı durması, ister istemez Müslümanların dikkatini celbetmektedir. Bu cepheyi hesaba katarak İslam ve sosyalizm arasındaki benzerlikleri konuşmalıyız.
İşgal karşıtlığı, özellikle de Fransız sosyalistlerinin Cezayir kurtuluş savaşında Cezayirlilerin yanında savaşa katılması önemlidir. Ayrıca Müslüman ülkelerin önemli bir çoğunluğunda ilk muhaliflerin sosyalistler olması üzerinde durulmayı hak etmektedir. Bu noktada tek eksikleri belki de marksizmle birlikte din karşıtı olarak tescillenmeleridir. Ancak kimi yerde sosyalistlerin din ile ve halk ile barışık olma arayışları olayı yumuşatmıştır.
Sosyalizm ile İslam arasındaki en belirgin birliktelik, her iki düşünüş biçiminin sosyal adalet vurgusudur. Bu durum sosyalizmi Müslümanlar nezdinde olumlu yaklaşmayı öne çıkarmaktadır. Kapitalist üretim biçimini ve burjuva sınıfının tahakkümünü kabul etmemesi, paylaşımın sosyal adalet çerçevesinde toplumun tüm kesimlerine yayılması gerektiğini dile getirmesi; sosyalizm ve İslam arasında bir bağın kurulabilmesinin imkânını taşımaktadır.
Elbette ki her iki düşünce boyutu içinde temel farklılıklar var. Özellikle ontolojik ve epistemolojik yapıları itibarı ile; ancak yine de sosyal adalet vurgusu, halkın yanında yer alma ve zulme karşı durmaları, bir ilişki ve iletişim içine girebilmelerinin potansiyelini oluşturdu. Sanırım, İslam sosyalizmi terkibi bu bakışın ifadesi olarak kabul edilmiştir. Bu kabulün azınlık olduğunu bilerek söylüyorum bunu.
Ama burada çok önemli bir noktaya temas edelim. Batı düşüncesi, insanî olanı yadsıyan ve doğa felsefesinden mülhem mekanik bir algı inşa etti. İnsanı kendisine yabancılaştırdı. Ayrıca kapitalizmin, ellerindeki gücü ve bilgiyi devreye sokarak “geri kalmış ülkeler”in yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürmesi karşısında, aslında bir “geri bırakılmışlığın” sözkonusu olmadığını bilen o yerlilerin, itirazlarını duyurması mümkün değildi. Çünkü ellerindeki iletişim aygıtları yeterli değildi. Muhalif yayınların merkezinin de batı olması bunu kaçınılmaz kılıyordu. İşte bu yabancılaşmayı ve zulmü ilk kez fark eden ve itiraz sesini yükseltenler sosyalistler oldu. Dolayısıyla bu tutumları, onlara Müslümanların itirazlarını da anlamalarına imkân tanıdı. Her ne kadar batı içi bir paradigma olsa da paradigmanın sosyal boyutuna en ciddî muhalefeti onlar yaptı. Bu durum, onlara Batı düşüncesinin kapitalist ekonomisinden canı yanan İslam coğrafyasında milyonların ifadesi olabilmeyi sağladı. Sağduyuyu ciddîye alan, insanların özgürlüklerinin bedelinin bu kadar ağır olmaması gerektiğini dile getiren ve sosyal faşizmi reddeden tutumları, onlara sıcak bakılmayı sağladı. Müslümanların yabancılaşmaya yönelik itirazları ve dinin doğasının zaten bu itiraz üzerine bina edilmesi; fesat kavramı çerçevesinde insanın kendisine yabancılaşmasının doğru kabul edilmemesi ve insanın kendisine yabancılaşmasını sağlayan bütün unsurların fesat kavramı içinde tanımlanması önemlilik arz eder.
Ayrıca ekonomik ilişkileri üretim ve değer ilişkisi çerçevesinde yorumlaması, artı-değere ve sermayenin tek elde toparlanmasına yönelik itirazı, onları gerçekten dikkate almayı haklı kılıyordu. Faiz sistemine yönelik itirazları ve sömürü düzenine karşı duruşları onları kabul edilebilir kılıyordu. Etnik milliyetçilik ve totaliter yönetimleri destekleyen sosyal gruplara yönelik ilgisizliğin anlamını belirlemek zor olmasa gerek! Sol ve sosyalist hareketlere bu bağlamda bir yakınlık duyulması eşyanın tabiatı gereğidir.
İslamcılar ile sosyalistlerin karşı karşıya kaldığı en önemli nokta ise muhalefetlerinden kaynaklı sosyal alana yönelik beklentileridir. Aynı halka ve sosyal gruplara yönelik davetleri çoğu kez onları karşı karşıya getirmiştir. Birbirlerine yönelik karşıtlıklarının sertleşmesinin nedenlerinden biri de bu olmalıdır. O yüzden daha sağlıklı zeminlerde buluşma imkânları kalmayınca yanlış algılar karşılıklı olarak gelişmeye başladı.
Müslümanları sosyalistlere yakın kılan özellikleri ise sosyolojik olarak Müslümanların muhalif karakterleri ve kapitalizme yönelik itirazları ile toplumsal muhalefetin en önemli unsuru olmalarıdır. İktidar ve iktidarın rant paylaşımına yönelik itirazları ve malın bölüşümü konusunda inançlarından neşet eden yaklaşımları, onları doğrudan halkın çıkarlarının temsilcisi ve siyasal olarak sözcüsü hâline getirmektedir. Ayrıca kültürel donanımları ve entelektüel boyutları ile düşünceye ve egemen düşünüş biçimlerine yönelttikleri itirazlarda da ortak noktaları bulunmaktadır.
Fakat bunların ötesinde, bizzat dinin doğasında bulunan, mesela fesat kavramı, mülk ve mülkiyet kavramları, adalet kavramı ve hak ile halk kavramlarının kullanımları ve sağladıkları düşünce biçimleri ile de sosyalizmle yakınlık kurulabilmektedir. Özellikle de son dönem Müslüman entelektüellerin İslam’ın sol yorumu üzerine kafa yormaları, sağ, muhafazakâr ve milliyetçi etnik kimliklere mesafe koymaları, daha özgürlükçü ve insan haklarını öne çıkaran yaklaşımları da ileride yeni ilgilerin ve ilişkilerin başlangıcını oluşturabilir. Şimdi teorik zeminde İslam düşüncesinin sosyalist düşünce ile farkını ve ortak noktalarını dile getirebiliriz.
Bir düşüncenin özgünlüğünün yegâne ölçüsü, kendi bütünlüğünü koruması ve kendine has bir yapıyı inşa etmesine bağlıdır. Bütün parça ilişkisi tam olmalıdır. Ayrıca bir dünya görüşünü içermeli, bu dünya görüşüne dayalı bir ahlâk ilişkisi ve bu ahlâkî yapıya dayalı bir hukuk boyutunu taşımalıdır. Ancak düşünce bu özellikleri taşıyorsa bir düşünce özelliği taşıyabilir. Bu anlamıyla, zaten her düşünce, düşünce olabilme istidadı ölçüsünde biricik ve diğer düşüncelerden farklıdır. İslam ve sosyalizm de bu anlamıyla birbirinden tamamen farklı dünya görüşlerine, ahlâkî yapıya, hukukî sonuçlara ve siyasî yapılara sahiptir.
Fakat bazen düşüncelerin ortak temaları ve birbirine yakın yaklaşımları olabilir. Farklı cephelerden bakarak ayın noktayı gündemleştirebilirler. Örneğin halk, emek ve sosyal adalet konularında İslam ve sosyalizm benzer duyarlıklar geliştirmişler, ancak bunu farklı çıkış noktalarından kalkarak gerçekleştirmişlerdir.
Öncelikle İslam bir Tanrı tasavvuruna sahiptir ve en ayrıcalıklı tarafı da budur. (Maddeci ya da marksist) sosyalizm ile anlaşamayacağı taraf da sanırım burasıdır. İslam düşüncesinde Allah’a iman merkezî ve temel bir kavramdır Dolayısıyla mutlak iktidar, mutlak hüküm ve mutlak mülkiyet Allah’a aittir. Yani iktidarın, hükmün ve mülkün yegâne sahibi Allah’tır. Yani diğer bütün sıfatlar bu üç kavramın altında bir anlam dünyasına sahiptir. Bu üç noktada ortak ve yardımcı kabul etmez. O’nun izni ve emri ölçüsünde bu sıfatlardan bazı unsurlar taşınabilir. O yüzden İslam düşüncesinde mutlak mülkiyet diye bir şey yoktur. Çünkü o sadece Allah’a mahsustur. O zaman sahip olduğunuz her şeyi istediğiniz gibi harcama yetkiniz de yoktur. O harcamanın nereye yaptığınız da kurallara bağlamıştır. Sınırlar çizilmiştir ve o sınırları aştığınız zaman fasık olursunuz veya fesadın tuzağına düşersiniz. O yüzden hiçbir kurum, kuruluş veya kişi, aile, kabile, kavim, otoriter ve totaliter bir siyasî yapı oluşturamaz.
Onun yegâne maliki de Allah’tır. O konuda da sınırlar çizilmiştir ve o sınırlar aşıldığı zaman zulüm meydana gelir veya Kur’anî deyimle “nesil ve kültür (ekin) fesada uğrar”. Dileyen kendi adına veya hevâsına uygun ya da çıkarlarını gözeten bir şekilde hukuk ve hüküm koyma yetkisine sahip değildir. Bu noktada da ölçüler belirlenmiş, sınırlar çizilmiştir. Bu sınırları aşma ulûhiyet iddiasına çıkar ki bunu herhangi bir kulun düşünmesinin bile “göğün titremesi”ne neden olacağı bildirilmektedir. O zaman herkes kendi konumunu ve değerini kendisine verildiği gibi bilecek ve ona uygun bir davranış kodunu bireysel, toplumsal ve siyasal hayatında ilke edinecektir. İşte gerçek eşitlik veya adalet ölçüleri böylece ortaya konmuş olacaktır. Hiç kimsenin kendi çıkarına uygun girişimlerini başlatamayacağı bir vasatın ortaya çıkmasına da imkân tanınmış olacaktır. Bu ölçüler aşılamaz mı? Aşılır tabii! Ancak bu gayrimeşru bir girişim olacağı için baştan reddedilmiş olacaktır. Dışlanmış ve yabancılaşmış bir hayatı sürdürmenin kolay olmadığını tarihi süreç bize öğretmiş olmalıdır.
Şimdi bu kavramların toplumsal izdüşümlerini izleyelim.
“Mülk Allah’ındır” ilkesi, özel mülkün varlığını ortadan kaldırmadığı gibi o mülkü mutlaklaştırmayı da engellemektedir. Bu noktada “Rızk’ın Allah’a ait olması” ve “her canlının rızkının kefili olanın da Allah olması”, insanların bu noktada şehvetle mal ve mülk edinme yarışına girmesinin ahlâkî zeminini yok etmektedir. Paylaşmayı ve yardımlaşmayı öne çıkarmaktadır. “Karz-ı Hasen” (güzel borç), “Kim halka (insanlara) güzel bir borç verirse o Allah’a borç vermiştir” demektir. Böylece insanlara verilen borcun Allah’a verildiğini belirtmesi, İslam düşüncesinin halka nasıl yaklaştığını ve Allah ile Halk arasındaki ilişkinin boyutunu belirlemesi açısından çok önemlidir. Çünkü Ali Şeriati’nin de dediği gibi: Kur’an’da Halk kavramı yerine Allah kavramını veya tersini koyarsanız anlam bozukluğu oluşmaz.
Yukarıda verdiğimiz örnekte gerçekten de Kur’an özellikle toplumsal olaylarda Halk ve Allah kavramlarını birbirlerinin yerine kullanmaktadır. Özellikle Hak kavramı ve o kavramın Allah’ın sıfatlarından biri olması ve insanla ilişkisi bağlamında önemlilik arz etmesi, ne söylediğimizi daha açıklar durumdadır.
Dolayısıyla, bu sınırlar içerisinde kalmak kaydıyla mülkiyet, hüküm ve iktidarın kullanılması noktasında halkın belirleyiciliğinin kabulü mümkündür. İslam, iktidar düşüncesinde halkın seçimini temel ilke olarak kabul etmektedir. Hüküm konusunda da “sevad-ı azam” (ana yol), ancak halkın büyük çoğunluğunun üzerinde ittifak ettiği yoldur. Tarihsel olarak ortaya çıkarılan aile, kabile, kavim gibi veya herhangi bir mezhep, meşrep veya akımın belirleyiciliği sözkonusu değildir. Yani mülkün, iktidarın ve hükmün kaynağı veya meşruluğu ancak halkın kabulü ile olabilmektedir. Tabiî ki bu söylediklerimizi, Nass’ın uygulanması bağlamında dile getirdiğimiz hesaba katılmalıdır.
Halk, bir düşünce içinde bu kadar merkezî yer tutuyorsa bu çok önemli olmalıdır. Sosyalizmin de en temel argümanının ve merkezî kavramının halk olduğu söylenmektedir. Halkın iktidarı söylemleri ve ezilmişlik, sömürülmüşlük üzerine oturmuş bir söylem yukarıdaki düşünce ile ortak bağlara sahip olabilir. Uygulama noktasında iki düşünüş biçimine baktığımız zaman sosyalizmin esasında sınıf iktidarına sahip çıkmasıyla bir ayrım üzerine bina edilmesi farklılığı ortaya koymaktadır. Sosyalizmin proletarya iktidarını savunması, kendisi gibi düşünmeyenleri mutlak düşman kategorisine koyması, uygulama noktasında sınıf adına oligarşik, politik, bürokratik bir sınıfın iktidarını mutlak anlamda kullanması, sorunlu tarafları olarak gözlemlenmektedir. Ayrıca mutlak eşitlik prensibi de başka sorunlar yumağını oluşturmaktadır. Hukuk karşısında eşitlik, “bir tarağın dişleri gibi müsavidir” ilkesi gereği, İslam açısından temel bir kuraldır. Ama İslam, şahsî mülkiyet ve istidatlara yönelik farklılıkları kabul ederek sosyalizmden ayrılır. Bu noktada iki düşünce arasında bir farklılığın olması kaçınılmazdır.
Sonuç olarak: İslam ve sosyalizm ana parametreler bağlamında farklı iki düşünüş biçimidir. Uygulamada da farklılıklara sahip oldukları belirgindir. İki ayrı havzadadırlar; epistemolojik ve ontolojik yapıları da farklıdır. Bütün bu farklılıkları bir potada eritmeye çalışmak zorunlu yanlışlıklar olarak ortaya çıkacaktır. Böyle bir şeyi yapmanın mümkünlüğü de görülmemektedir. Öncelikle bu tespitleri yaptıktan sonra; ortak noktalara dikkat çekmenin yararı da ortadadır. Son iki yüzyıllık tarihsel tecrübe iki düşünüş biçimini pratik eylemlilik açısından ciddî bir tecrübeye sahip kılmıştır. İslam, zaten özgürlükçü yorumları ve birlikte paylaşarak yaşamayı içselleştirebilecek donanıma sahiptir. Sosyalizmin ise; buna yakın oluşunu aklı başında bütün sosyalistler dile getirmektedir. Yeni sosyalist arayışlarda öne çıkarılan insan odaklı yaklaşımlar, İslam düşüncesinin sufi boyutuna onları yaklaştırmaktadır. Böylece ortak noktalar ve yeni bir yaklaşım eşliğinde yabancılaşmayı ve zulmü varlıklarının kaçınılmaz sonucu olarak gören emperyalizme ve kapitalist sömürücülere karşı mücadelenin vasatı oluşturulabilir.
İslam; hak kavramı içinde bütün insanların farklı düşünüş biçimlerini kabul etmektedir. Bu, onların meşru olduğu anlamına gelmez. İslam düşüncesinin rasyonalitesi gereği; her yaklaşım biçimi, bir başkasını ontolojik olarak yok etme ameliyesine girmediği sürece, müsamaha ile karşılanabilmektedir. İnsan odaklı bir düşünceyi, paylaşmayı ve sosyal adaleti sağlayacak ortak bilincin oluşumuna katkı sağlamak onun epistemolojik yapısında saklıdır. Hiçbir Müslüman haklı olduğunu bildiği bir kişi için farklı güdülerle onun karşısında yer alma hakkına sahip değildir.
Halkın başat öğe olduğu, sosyal adaletin temel alındığı, mülkün, iktidarın ve hükmün halk bağlamında yeni bir yoruma kavuşturulmaya çalışıldığı; halkın inanç, kültür ve mutluluğunun bir ideolojik dayatma olmadan gerçekleştirildiği yolların bulunması elzem hâle gelmektedir.
İslamcı söylem ve sosyalist söylem aynı hedefe farklı düşünce tarzları ile yürüyüş gerçekleştirebilirler. Pratik anlamda zulme ve sömürüye karşı birlikte ama kendi bütünlüklerini muhafaza ederek bir tavır geliştirebilirler. Dünya’da adaletin, hukukî eşitliğin ve toplumcu bir paylaşımın oluşması adına birlikte mücadele etmek elbette mümkündür.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>