IŞİD’i Durdurabilecek Güçler

22 Ağustos 2014 admin
İngiltere merkezli Counterfire websitesi, Lozan anlaşmasıyla iyice tahkim edilen ve 1916 Sykes-Picot Anlaşması’yla temelleri atılan paylaşım sürecinden başlayarak Kürt Meselesi’nin tarihini ele alan John Rees’e ait güzel bir yazı yayımladı. John’un yazısında ileri sürdüğü bağımsız ve birleşik Kürdistan devleti için gerekli merkezîliği ve geçirimsizliği sorgulamaya dönük birkaç hususa değinmek istiyorum.
Sonradan tekrar döneceğim üzere, değineceğim bu hususların hiçbiri, ne bağımsız Kürdistan talebinin meşruluğunu ne de bütün ulusal sorunların şu ya da bu emperyalist çıkarlar tarafından kapsanmak zorunda olduğunu “ultra-emperyalist” bir şekilde iddia etmektedir.
Bağımsız bir Kürt devleti talebi (bilhassa da emperyalist güçlerin içinde) yükseltilerek emperyalizmle ittifak edilmez. Peki, bu akıllıca mı ve bataklığa gömülmekten koruyabilir mi?
Öncelikle birkaç temel hususa değinelim:
1) Iraklı Kürt siyasî liderlerinin yakın tarihi tam bir felâket. John’un belirttiği üzere, bu liderler, Türkiye’deki Kürt mücadelesine karşı Türk devleti ile işbirliği yaptılar. KYB ve KDP, hem diğer Kürt gruplarına karşı hem de kendi içlerinde birbirlerine karşı Şah’la, 1980’lerde İran devletiyle, Saddam’la, Türk devletiyle, İsrail’le ve diğer emperyalist devletlerle işbirliği yaptılar.
Barzani ve Talabani aşiretlerinin uzantılarından daha fazla dejenere olan bu Iraklı Kürt siyasîler, genç ve ilerici Kürtleri ezmek için Kuzey Irak’ta kontrolleri altında olan KBY (Kürdistan Bölgesel Yönetimi) bölgesindeki diğer güçlerle birlik oluşturmuşlardı. Onların kahramanlık günleri çoktan gerilerde kaldı. Dağlarda eğitim almış kadrolar, gerilla yorgunluklarını atıp Gucci takımlara büründüler. Göbekleri genişledikçe devrimci enerjileri azaldı. Artık bu güçlerden hayır yok. Onların bizim tarafımızı çoktan terk ettiğini söyleyebiliriz.
Elbette PKK liderliği çok daha iyi durumda. NATO üyesi olan Türkiye’nin baskısıyla belli bir yöne sevk edilen PKK, elbette reel-politik’in etkilerinden bağışık değil. Parti’nin -asla unutmamamız gereken muazzam bir baskının etkisinin altında kalarak- kültçülüğe meyleden dejenerasyonu unutulmamalı.
PKK, şu an bağımsız bir Kürt devleti için savaşmıyor. Ne için savaştığı elbette örgütün ve tabanının bileceği bir konu. Fakat mevcut durumun bu olduğu açık.
Üç yıl öncesine kadar Erdoğan’la yapılan görüşmelerde, özerklik, ulusal haklar gibi konular üzerinde belli bir aşama kaydedilmişti. Fakat sonradan Erdoğan, Kemalist müesses nizamdan farklı davranmaktan vazgeçerek, Kürt meselesine askerî çözüm arama çılgınlığını yineledi.
Ancak, Kürtler arasında birleşik bir devlete merkezî bir rol atfeden herhangi bir güçten söz edilemez. Aslında pek çok sol eğilimli Kürt, bu açmaza yol açan politikalara son derece eleştirel bir şekilde yaklaşarak, bölgenin tamamında, halk tarafından yürütülecek bir mücadelenin merkezîliğine vurgu yapıyorlar. Ayrıca ulusal meselenin, toplumsal devrimin ikinci aşamasına yönelik devrimci bir “fitil”den ziyade (ki bu eski ‘Kürt-Marksist’ pozisyondu), halk mücadelesinin birleştirici unsur olarak dikkate alınması suretiyle ele alınabileceğini ileri sürüyorlar.
2) Tıpkı Kürt güçlerinin olduğu gibi, Türkiye’nin ve şimdilerde gittikçe küçülen Irak ve Suriye’nin pozisyonları da kolaylıkla değişebilmektedir.
Elbette bu ülkeler, kendilerine zararı dokunan ve Kürtlerin lehine olan gelişmelere karşılar. Fakat şu anki oyun, “Kürdistan” fikrini gerektirmektedir ki bu fikrin muhaliflere karşı kullanılma imkânları da mevcuttur.
Yani Erdoğan’ın Türkiye’si, İran’a yakın olan her türlü Irak unsuruna karşı güçlü bir KBY’yi desteklemektedir. Nitekim Türkiye, KBY ile olan ticarî ilişkilerini önemli ölçüde artırdı. Türkiye elbette ülkesindeki Kürtlerin ayrılmasını istemez. Dahası Irak’taki Kürtler içinde yer alan politik güçlerden hiçbiri ve hatta Türkiye’deki Kürtler bile böyle bir ayrılık için bastırmamakta zaten. Bağımsız bir Kürdistan talebi için birtakım söylemlerde bulunulsa da buna yönelik hiçbir toplumsal güç bulunmamaktadır. Ayrıca bu meselelere ilişkin muazzam bir emperyalist esneklik söz konusudur. Örneğin ABD ve müttefikleri, KBY’yi asla doğrudan silâhlandırmayacaklarını, çünkü bunun Irak’ın parçalanmasına neden olacağını ve potansiyel olarak Türkiye’ye karşıt bir hareket anlamına geleceğini ifade etmekteydiler. Ta ki KBY, bizzat ABD ve müttefikleri tarafından silâhlandırılıncaya kadar.
1990′larda emperyalist güçler, Kosova’da ulusal haklara yönelik kıllarını bile kıpırdatmadılar; ta ki Kosova’nın bağımsızlığı için savaş patlak verene kadar. NATO hava kuvvetlerinin boyunduruğu altındaki bir bağımsızlık, çoğumuzun zamanında ileri sürdüğü gibi, saçma bir şakadan ibaretti. Bazıları ise Kosova meselesinin sihirli ve romantik gücüne olan inançlarıyla, her türlü şart altında bağımsızlığın sürdürülmesinin ilericilik olacağı fikrindeydiler. Self-determinasyon “hakkı” prensipte tanınmasına rağmen durum hiç de böyle olmadı. Yugoslavya’daki sosyalistlerin bu hakkı savunmaları son derece önemliydi. Tıpkı KLA’nın yaptığı gibi bu hakkı emperyalistlerle ittifak halinde kullanmak, self-determinasyon kavramının bizatihi kendisini ortadan kaldırmak anlamına gelmekteydi.
Emperyalizmin değişen politikalarına karşı bağışıklığı olan sloganlar üretmeye ilişkin Kürt meselesine özgü bir durumun mevcut olduğunu zannetmiyorum.
Bütün bunlar oldukça spekülatif. Şimdi somut duruma gelelim:
3) Sykes-Picot çöküyor. Suriye ve Irak’ın sınırlarını belirleyen ilkeler parçalanıyor. Bundan sonra artık gelişmeler ne yönde olursa olsun, Suriye ve Irak’taki eski duruma tekrar dönülemeyecek.
Irak’taki defakto üçlü bölünme, tamamıyla gerçekleşmiş durumda.
Sykes-Picot’yla yapılan bölümlenmeye karşı olan güçler, sadece biz sosyalistler ve ilericilerle sınırlı değil. Aynı zamanda IŞİD ve benzeri diğer mezhepçi ve ayrılıkçı gericiler de Sykes-Picot’ya karşılar. Harita üzerindeki eski sınırların geçerliliğini savunmak, sosyalistler için tam bir çılgınlık olur. Benzer şekilde hâkim politik eğilimin, bölgenin şovenist ve mezhepçi bir şekilde bölünmesine doğru yöneldiğini de fark etmemiz gerekir. Bu bağlamda, emperyalist güçlerin manevra alanı (ki bu tehlikeli bir oyun olsa bile) oldukça geniş. Nitekim Biden Planı, bu oyunlardan sadece biri.
Levant ve Ortadoğu bölgesi, Balkanlar’la ortak bazı karakteristiklere sahip: ya yukarıdan ya da aşağıdan birleştiriliyor veya bölünüyorlar. Yukarıdan yapılan, daima etnik bir yer değişimi niteliğinde ki bunun anlamı, güçlerden birinin kendi sınırlarını diğerinin aleyhine genişletmesidir. Emperyalizmin doğrudan varlığı (özellikle İsrail’in ileri karakolluğu düşünüldüğünde), bu umudu gizliden gizliye sürekli diri tutmaya yaramaktadır.
Yukarıda söylenenler, ulusal baskının yok edilmesine veya self-determinasyon hakkına karşı kayıtsız olunduğu anlamına gelmez. Bilakis, gerek ulusal baskının ortadan kaldırılması gerekse de self-determinasyon hakkının kazanılması, emperyalizme (ve de İsrail’e) karşı kararlı bir şekilde durarak ve çoğunlukçu politikalar içinde azınlıkların uluslararası düzeyde korunmasını dayanak alıp ulusal hakları bir program dâhilinde formüle ederek ve de bütün bunlar ancak halkın tamamını kapsayacak şekilde aşağıdan gelen radikal bir mücadele yürüterek gerçekleştirilebilir.
4) Bölgedeki her türlü mezhepçiliğe ve ayrılıkçılığa toptan karşı çıkan ve kökleri hayli derine inen (ve ulusal bilincin aslında Kürtlere, Asurlara, Türkmenlere, Kıptîlere, Berberîlere vb. yönelik millî/etnik baskının bir ürünü olduğu yönündeki düşünceyi de kapsayan) bir hissiyat söz konusu.
Söz konusu bu hissiyat, Mısır ve İran örneğinde olduğu üzere, bölgedeki “anayasal” milliyetçiliğin ilk dalgasının habercisiydi. Fakat politik projeler, ulus-devlet inşasına yönelik dar milliyetçiliklerle ve emperyalizmle yüzleşmede sürekli başarısız oldu.
Radikal pan-Arabizmden oluşan ikinci dalga ise daha umut vericiydi. Fakat hem Nasırcılık hem de Baasçılık’ta görüldüğü üzere, bu ikinci dalga, Arap olmayanları kapsayamadı ve Sykes-Picot devletlerinin dar iç çekişmelerine (örneğin Mısır-Suriye Arap Birliği’nin başarısızlığı, Suriye ve Irak’taki Baasçı devletler arasındaki savaş vb.) yenik düştü.
Daha sonraları Müslüman Kardeşler gibi İslamcılar, ayrılıkçı kimlik politikalarını ve Sykes-Picot’nun ürünü devletleri aşmaya yönelik bir cevap sundular. Fakat bunlar da başaramadılar. Nitekim bu başarısızlık, en bariz şekilde, gayrimüslim azınlıkların durumunda görülebilir. Geçen yılki Rabiya, bir katliamdı. Mursi’nin devrilmesi bir darbeydi. Fakat Mursi’nin hükümeti ve destekçileri, Kıptîlere vahşice saldırarak gerici bir askerî darbenin önünü açtılar. Suriye felâketi ise İslamcı ayrılıkçılığı ve hatta mezhepçiliği daha da ağırlaştırdı.
Tabandan gelen radikal mücadeleyi yükseltmeye dönük eski araçlar, halâ kullanılmakta olan en önemli unsurlar. Fakat artık bunların hiçbiri, bir zamanlar olduğu gibi bizi daha ileriye taşıyamazlar.
5) Bu şartlar dâhilinde, bölgedeki ilk komünist hareketin en iyi pozisyon olduğunu öne çıkaran tazelenmiş bir anti-emperyalizm düşüncesini desteklememiz gerektiğine inanıyorum. Şurası çok açık ki, eğer toplumsal güçler, böl-yönet politikalarına karşı bağımsız bir Kürt devleti için mücadele ediyorlarsa, buna karşı çıkmak bir suçtur.
Öyleyse mesajımız şu olmalı: Özgürlük, ne Talabani’nin ne Barzani’nin ne Erdoğan’ın ne de Kemalistlerin hükümranlığı altında mümkündür; Araplar, 1923’te bizleri soyanların oyuncağı iken, Kürtler özgür olamazlar; Filistin işgal altındayken, Körfez’in kleptokratları ve Sisi iktidardayken, özgürlükten bahsedilemez; özgürlük Tekfircilerden de gelemez. Bu benim için de Rabiya’daki, Ramallah’taki ve Erbil’deki kardeşlerim için de mümkün değildir. Yapmamız gereken (emperyalist güçler ve tüm elitler hariç) halkların tamamına eşit haklar verilmesi için hepimizin ortak mücadele yürütmesidir.
Hiç şüphe yok ki, alınması gereken pek çok taktiksel ve incelikli pozisyon mevcuttur. Zaten politika, sosyalizm nutku çekmekten ibaret değildir. Kaldı ki bu aşamada bırakılan bir yönelim soyut kalacaktır. Eski düzenin yıkıldığı bir durum -her zaman olduğu gibi- daha büyük reaksiyonlara ve gelişmelere gebedir. Karmaşık ve kısmî nitelikli mücadelelerimizin devrimci gelişim politikamız bağlamında desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Tek bir ulusal formülasyonla ve sloganla hapishanenin kapısını açabileceğimizi ve gardiyanın asla eline düşmeyeceğimizi umut edemeyiz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>