İlk Kilise ve Manastırcılık

8 Aralık 2009 admin

Hristiyanlık, kilise ya da kelimenin tam da anladığımız biçimiyle, bir iktidar yapısı içinde örgütlendiği günden beri Kilise Babaları, ilk dönem Hristiyanlığın komünal doğasını önemsememiş ya da inkâr etmişlerdir. Diğer yandan toplumsal radikaller, bunun daha da fazlasını yapmış ve ilk Kilise’yle temas kurmanın da ötesine geçip, Essenîlerin sahip olduğu kimlikle ilişki kurmuşlardır. Önyargısız olan ve tartışmanın dışında kalan bir okur Yeni Ahit’i okurken, ilk Hristiyanlığın komünist olduğu izlenimini kesinlikle edinecek ve onun anlattığı “komünal hayat”ın Paul’ün vekâleti süresince ve eğer daha da ötesini okumak zorunda kalırsa, havârîler döneminde hüküm sürdüğünü görecektir. Yasalar’daki ifadeler tartışma götürmeyecek niteliktedir:

2. Yasa, 44–47:
“Her şeyin birlikte olacağına ve ortak olarak mülk edinileceğine inanmalısınız; tüm varlıklarınızı ve mülklerinizi satın, herkesin onlara muhtaç olduğunu düşünerek onları tüm insanlar arasında paylaştırın. Ve onlar her gün mabedde birlikte olup ekmeklerini evden eve bölüştürüyorlar, eti kalbin memnûniyeti ve sadâkati ile yiyorlar, Tanrı’ya hamdedip tüm insanlara lütufta bulunuyorlar. Ve Efendimiz korunması gereken bir şey olarak kiliseye katkıda bulunuyor.”

4. Yasa, 32–37 ve 5. Yasa, 1–10:
“Ve onların büyük bir çoğunluğu tek bir kalbe ve tek bir ruha sahip olduklarına inandılar: hiçbiri sahip oldukları şeylerin sadece kendilerine âit olması gerektiğini söylemedi: fakat her şeyi ortaklaştırdılar. Ve büyük bir yetkiyle havârîlere Efendimiz İsa’nın dirilişine şehâdet etme izni verildi: ve Tanrı’nın inâyeti onların üzerine olsun. Aralarında bundan mahrum kalan kimse yoktu: bu sebeple ellerinde toprak ya da ev mülkü bulunanlar her şeyini sattı ve sattıklarının bedelini getirip havârîlerin ayakları önüne serdiler: dağıtım her insanın ihtiyacına göre yapıldı. Ve havârîlerin Barnabas soyadını verdikleri (ve tesellinin oğlu olarak yorumlanan) Kıbrıs ülkesinde toprak sahibi ve bir Levî olan Joses elindeki her şeyi satıp parayı havârîlerin ayakları önüne serdi.”

“Fakat ismi Ananias olan bir adam, karısı Sapphira ile birlikte, tüm mal varlığını sattı, karısı kendisine sırdaştı, bedelin bir kısmını kendisine ayırdı, belirli bir kısmını getirip havârîlerin ayakları önüne serdi. Fakat Peter Ananias’a sordu: neden Şeytân kalbini Kutsal Ruh’a yalan söylemen için doldurdu ve sen toprağın bedelinin bir kısmını kendine ayırdın? Geriye kalan sana âit değil miydi? Sattıktan sonra o senin yetkinde değil miydi? Bunu kalbinde anlayamadın mı? Sen insana değil, Tanrı’ya yalan söyledin. Ve bu kelimeleri duyan Ananias yere düştü ve ruhunu teslim etti: bu olayı duyan herkesin içini büyük bir korku kapladı. Ve genç bir adam ayağa kalktı, cesedi sarıp sarmaladı ve defnetti. Ve üç saat sonra, yaşananlardan bihaber olan karısı içeri girdi. Ve Peter ona cevap verdi, söyle bana, toprağı daha fazlasına mı sattın? O da evet, daha fazlasına, dedi. Ardından Peter ona, kocanla birlikte Efendimizin Ruhu’na meydan okumaya nasıl karar verdiniz, diye sordu. İşte kocanı gömen ayaklar kapının orada ve seni de götürecekler, dedi. Ardından kadın hemen oracıkta yere düştü ve ruhunu teslim etti; ve genç adam içeri girdi, kadının ölüsünü kucakladı ve dışarı taşıyıp kocasının yanına defnetti.”

Tüm bu hikâyenin aktarılmasının nedeni, meselenin düğüm noktasının tam da burada olmasıdır. Bu anlatı, havârîlerin izinden giden Kilise’nin komünalist olduğu konusunda kesinlikle bir şüphe bırakmamaktadır. James’in ve Yahuda’nın Mektupları bu anlatıma tam anlamıyla uyan ifadelerle doludur ve her ikisi de Tanrı’nın kardeşlerinin yanında olmak gerektiğini söyleyen önemli belgelerdir. Paul’ün mektupları içine saçılmış olan ifadeler, piskopos, hattâ “piskoposların piskoposu” olmak istediği varsayılan İsa’nın kardeşi James’in sözde “Kudüs Kilisesi”nin komünalist hayatına karşıtlık arz eden sözleri olarak yorumlanabilir. Tüm Hristiyanlık toplumuna âit ortak yemeğin bir parçası olarak Aşâî Rabbânî Âyini’ne (Eucharist) yönelik saldırı başladığında, bu saldırıda kullanılan anahtar pasaj I. Korintliler’in, 11. Babının 20, 21 ve 22. âyetleridir.[1] Burada Aziz Paul, sözkonusu pratiği reddedermiş görünür, hattâ kesin mânâda reddettiği iddia edilir.

Paul’ün mektuplarında reddedilen komünal hayatı sürdüren ve James’le Kudüs Kilisesi’nden gelen secereyi takip ettiklerini iddia eden Ebionitler[2] ve Nasıralılar[3] gibi ilk dönem heretik tarikatlar, Yeni ve Eski Hukuk’a riayet edip bir tür Yahudi hayatı yaşarlar ve çoğunlukla Essenî Hristiyanlar olarak anılırlar. Ebionitler, “fakir insanlar” anlamına gelir ve “Nasıralılar” terimi, İsa’dan da önce var olan Essenî tarikatından ödünç alınmıştır.

İncil’lerin eskatolojisini ruhanîleştirmeye başlamış olan Eusebius, Hippolitus[4] ve Origen[5] Ebionitlerin aşırı binyılcılığına işaret ederler. Birbirinden ayrı cemaatler içinde yaşayan Ebionitler, Essenîler gibi sıkça arınma banyoları yaparlar. Sahte oldukları bilinen Hoşgörülü Vaazlar ve Kabuller genellikle onlara atfedilir ve meraklısı olan herkes bu mevzûları onlardan okuyabilir. Menno’culardan[6] yüzlerce yıl sonra söylenebilir ki, Hoşgörülü Vaazlar ve Kabuller, ilkel Hristiyan otoritelerinin kendi inançlarını tasdik etme yöntemleridir. Birbirinden farklı diğer heretik komünist tarikatlara mensup pederler hakkında da bir şeyler okumak mümkünse de, onlar hakkında da çok az şey bilinmektedir. Öğretisel meselelere bağlı olarak Kilise’den kopanlar arasındaki genel eğilim, budünyalığı reddetmek ve havârîlerin kilisesine âit komünalizmi yeniden diriltmektir. Bu heretik akımlar, Konstantin’in Devlet Kilisesi’ni kurması ve dogmalarının imparatorca tayin edilen ekümenik konsillerde tarif edilmesinden yüzlerce yıl önce varlık imkânı bulmuşlardır. Ebionitlerle ilgili olarak diğer önemli bir husus da, onların 7. yüzyılda İslâm tarafından içerilmesi ya da mağlup edilmesine dek Yakındoğu’nun sınır boylarında cemaatler hâlinde yaşamış olmalarıdır.

Ortodoks kilisede komünizm sıradan halktan uzak tutulan ve sadece rahiplere has bir imtiyazken, manastırcılıkta tam anlamıyla otoriteryan ve evlilik karşıtı bir üsluba kavuşur. Hristiyan manastır cemaatleri ilk kez Mısır ve ardından Suriye, Filistin ve Sinâ Yarımadası’ndaki çöllerde ortaya çıkar. Buralar tam da Kûmran’daki Essenî cemaatinin ve Philo’nun tarif ettiği Mısır’daki Essen benzeri Therapeutae cemaatinin yaşadığı bölgelerdir. Bu manastırcı cemaatler Essenîlerin, Toynbee’nin ifadesiyle, “hâlef devletler”i olarak tarif edilebilir.

İlk keşişlerin örgütlü bir cemaat içinde yaşamayan birer münzevî oldukları iddia edilir, ancak eğer böyle ise keşiş cemaatlerinin birbiriyle gevşek ilişkileri olan, Aşağı Mısır’da, Nil’in üst kısmındaki çöllerin sınırlarında kurulu birer mezrâ olduğu düşünülebilir. Her zaman evlilik karşıtı bir hayat sürmedikleri açıktır. Birçoğu bir kadın yoldaşla, soror mystica (gizemli kızkardeş) ile birlikte yaşamışlardır. Bunun ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikrimiz yok, ancak bu olgu pratik, münzevî bir hayat tarzı içinde işletilmiş ve ilk dönem İrlanda Kilisesi’nde yeniden zuhûr etmiştir.

Aziz Pachomius’un[7] Üst Mısır’da ilk örgütlü manastırları kurduğu iddia edilir. Münzevîlerden oluşan ilk mezrâların bir tür cemaate sahip olmaları gerekmesine rağmen görünen o ki, bunların hiçbirisi bir arada yaşamamış, yemeklerini paylaşmamış, ortak çalışmamış ve hattâ belli bir idâre altında bile yaşamamışlardır. Manastır hayatındaki tüm bu etmenleri takdim eden Pachomius ve hayatta kaldığı süre boyunca yedi bin insanı kucaklamış olan kurumları, geleceğin tüm ortodoks manastır tarikatlarına kaynaklık etmiştir.

Aziz Pachomius ile ilgili diğer bir önemli husus da, onun Konstantin ordusunda subay olarak görev yapmış olmasıdır. Örgütlü manastırcılık, Devlet Kilisesi’ne karşı geliştirilen bir tür refleks olarak görülebilir. En hoşgörülü imparatorların idaresi altında bile Hristiyan cemaatler hâkim topluma karşıt amaçlar gütmüşlerdir. Hristiyanlar hâlâ İsa’nın İkinci Zuhûr’unu beklemektedirler.

Yıllar geçtikçe ortodokslar arasında en aşırı kiliazmın ölmeye yüz tutmuş olmasına ve vahyin yakın gelecekten uzak geleceğe doğru çekilmesine rağmen Kilise, hâlâ tüm değerler açısından seküler toplumla uzlaşmazlık içinde olan ve muhafaza edilmesi gereken cemaat bakiyesidir.

Havârîlerin hayat tarzı tüm üyelerini birbirine bağlarken, ilk dönem komünizm dünyada yaşamaya mecbûr edilen küçük bir insan cemaati için tahsis edilmiştir. Pratikte İncil’lerin yardımseverlikle ilgili yaptıkları ısrarcı vurgu, “tüketim komünizmi”ne dönük kaydadeğer bir ölçünün oluşmasını sağlamıştır. Konstantin öncesi manastırcılık esasında sıradan Hristiyan hayatının daha aşırı bir biçimidir. Komünal bir disipline göre yönetilmemesi gerçeğine binâen o çileci pratikleri zamanla daha aşırı biçimlere doğru zorlanmıştır.

Konstantin’in girişimiyle kilisesinin doğası ve krallığın tüm içeriği değişir. Kilise bir bakiye olarak ele alınmamaya başlar, ancak ona ilişkin fikir toplumda varlığını sürdürür. Piskoposlar devletin birer parçası hâline gelirler. Teolojik tartışmalar, imparatorun atadığı memurlardan oluşan devlet meclisince yürütülür. Toplantı yerleri belirli, sabit dinî mekânlar, piskoposlar ise kendilerine tahsis edilmiş bölgelerin idarecileri hâline gelirler. Havârîlere ve Aziz Paul’e özgü karşılıklı ziyârete ilişkin örgütlenme, mektuplaşma ve gezici misyonerler gibi alanlar terk edilir.

Geleceğin tüm manastır kuralları, gezici keşişleri ve vâizleri mahkûm eden paragraflar olarak biçimlenmek zorundadır. İleride açığa çıkacak heretik ve Protestan tarikatların verili Kilise sistemini Hıristiyanlığı ezmek için kurulmuş bir örgüt ve ister imparator ister papa, tüm başlarını Deccâl olarak görmesinin nedeni bu karşıtlıktır.

İmparatorluğun kilisesine göre havârî hayatı, sadece özel bir seyir izleyen rahip ve rahibelere tahsis edilmiş bir ustalık meclisidir. İleride kullanılacak olan “dinî” tabiri sadece sıradan halktan uzak olanlar için geçerli olabilir. Toplumla gevşek ilişkiler içinde olmasına izin verildiği takdirde havârî hayatının dinamizmi muazzam olup, hem Kilise hem de imparatorun keyfini kaçıracağından, her türlü dünyevî yönetim tarzı için bu dinamizmin tecrit edilmesi gereklidir. Örgütlü manastırcılık Hristiyan hayatını karantina altına alma yöntemidir. Kilise’nin manastırcılığın mücerret olduğu hususunda sürekli ısrar etmesinin sebebi budur. Rahipleri, rahibeleri ve evli insanları aynı cemaat içinde bir araya getiren çok az sayıda dinî tarikat mevcuttur ve bunlar sadece heretik birlikleri etkisiz kılmak için üretilmiştir. Rahip olmayanların kurduğu manastırlar, her şeyi ortaklaştırıp havârîlerin hayatını kendilerine model olarak seçen cemaatlerdir ve kaçınılmaz biçimde, mesiyanik krallığın gelişini bekleyen cemaatlerin bir bakiyesi olarak karşı kültür unsurları hâline gelirler. Zaman ve imparator, İkinci Zuhûr’u uzak bir geleceğe ertelemiştir; kurulmuş olan Kilise ise yegâne krallıktır.

Bu fikirler genellikle Aziz Augustine’e[8] mâledilir, ancak onun Tanrıkent adlı eserinde sistematik ve ayrıntılı bir üslupla incelenmiş ve Batı’daki imparatorluğun çöküşüne uyarlanmıştır. Augustine’in ustası Aziz Ambrose[9] havârîlerin hayatındaki komünizme yarım ağızla ya da tümüyle inanıyorken, Augustine bu fikre karşı vaazlarda bulunmakla yetinmeyip, ayrıca merhamet duyguları üzerine kurulu İsa’nın etini ve kanını temsil eden ekmekle şarap (Eucharist) ve ortak yemekte kaynaşmayı reddeder. Ortak faaliyetler olması sebebiyle Hristiyan inancının iki en önemli âyinine son verilir ve yeniden örgütlenip devlet dininin doğrudan desteğine mahkûm edilir. Ekmek ve şarap, rahip tarafından uygulanan ve sıradan insanların dua eden gözlemciler olarak katıldıkları fedâkârlığı temsil eden bir törene dönüşür. Bebek vaftizine dönük ısrardaki önemli anlam, kilisedışı sıradan ailelerin dinî mekânla ve bölgesel idareyle bağlarını kurmakla ilişkilidir; ileride bir yandan Anabaptistler[10], diğer yandan Luther[11] ve Katolikler bu konuda farklı sonuçlara ulaşırlar.

Kilise ve imparatorluğun kontrolünden uzak olan İrlanda, daha az ölçüde Britanya ya da İran İmparatorluğu’ndan yana saf tutup Roma’dan ayrışan hem uzak hem de heretik Nasturi Kilisesi[12] gibi kiliselerin bulunduğu bölgelerde manastırcılık bir yandan Kilise, öbür yandan Kilise’yi kuşatan ve Aziz Pachomius, Aziz Basil[13] ve Aziz Benedict’in[14] karantina tedbirleri alma yoluna gittiği, Hristiyan ya da pagan, tüm laik topluma hem fazlasıyla tesir etmiş, hem de ona mesafeli olmuştur.

Örgütlü manastırcılığın toplumsal etkisi kurucularının çalışma ile ilgili ısrarlarına bağlıdır; çalışmayla ilgili ısrar, Pachomius’tan Basil’e ve oradan Benedict’e geçerken zaman içinde artar. Çöldeki ilk rahipler, sıradan Hristiyan cemaati içinde parazitik bir ilişki sürdürmek zorunda kalmışlardır. Yaşadıkları yerler dikkate alınırsa, onların kendilerini ayakta tutacak hiçbir şeylerinin olmadığı görülecektir. Kendilerini tümüyle ibadete, meditasyona, oruca ve diğer dünyevî zevklerden mahrum kalma yöntemlerine adarlar. Aziz Pachomius’un kurduğu kurumlar ayrıntılı bir idarenin yönetimi altındadır. Üyeler birbirlerinden ayrı olarak mağaralar ya da kulübeler yerine yurtlarda kalırlar ve ortak olarak ibadet edip yemek yerler. Ana binadaki başkeşiş erkek ya da kadınlara âit olan tüm diğer manastırların üstüdür, tüm râhipler üstlerine başvururlar, onları periyodik olarak ziyâret ederler ve ana binâda yılda bir düzenlenen genel toplantılara sırasıyla başkanlık ederler. Böylesi sıkı bir örgütlenmeye sahip sisteme Ortaçağ’ın ilk yıllarında gerçekleşen Benedict reformlarına dek bir daha rastlanmaz. Zaman ibadet ederek değil, çalışarak geçirilir. Kendi çiftliklerine ve meslekî atelyelerine sahip olan her manastır kendine yeterli bir hayat sürer. Başka bir ifadeyle bu manastırlar “üretim komünizmi”ni önemli ölçüde uygulayabilmişlerdir. Bugün Etiyopya dışında tüm dünyada nesli tükenmiş olan Pachomiusçu manastırcılık, Mısır’ın Müslümanlar tarafından fethedilmesine dek yaşar ve bu fetihle birlikte çöküş süreci içine girer.

Aziz Basil âlimlikten rahipliğe, oradan da piskoposluğa ve manastır kuruculuğuna geçişini Kilise’nin ve imparatorluğun bütünlüğünü tehdit eden Aryanlar[15] arasında yaygın olan heretik tarikatlara karşı giriştiği polemiklerin etkisine borçludur. Birbirleriyle büyük ölçüde ilişkisiz olan Grekya ve Anadolu’daki manastırcılık, bir hayat tarzı ya da teolojinin sonucu olan disipline tâbi değildir. Aziz Basil, Pachomiusçu keşişlerin kurallarını Konstantinopol patrikliğinin verili durumuna uyarlar ve Doğu Ortodoksluğu içinde bugüne dek gelmeyi başaran bir manastır türünü tesis eder. İlk özgün kaynağında çalışmayla ilgili kurallara ve Ortodoks öğretisine dönük katı bir bağlılıkla ilgili ısrar göze çarpar. Zamanla Doğu’daki manastırcılık, ekonomik açıdan giderek daha fazla parazitik bir hâl alır. Bir yandan toprağa bağlı olarak yaşayan, ancak onu köylüler arasında paylaştırıp emekçilere kiralayan keşişler, bir yandan da kendilerini ibadete ve tefekküre teksif ederler. Belki de ortodoksi içinde filizlenen heretik akımlar, hizipler ve coşkun hareketler bu sera ortamına bağlı olarak manastırlarda doğmuşlardır. Tüm kaçınılmazlığı ile Athos Dağı[16] gibi manastır sistemine dayalı olan, ancak kendi kendini besleyemeyen ve parazitik olması sebebiyle sıradan insanların oluşturduğu topluluklardan tecrit edilmiş olan şehirler kurulur.

Batı imparatorluğundaki manastırcılık Nursiyalı Benedict’in oluşturduğu bir kurumdur. Onun tasarladığı manastır hayatının tüm anlamı ve amacı, “Tanrı’nın emeği” etrafında toplanan ibadet ve tefekkür, şapelde cemaatin hep birlikte mezmur ve ilâhîler söyleyip dua ederken sekiz “saat” boyunca Kutsal Vazife için çalışmaları olmasına rağmen, gerçekte onda tarlada ve dükkânlarda çalışma ile elyazmalarını çoğaltma gibi konulara dönük Doğu manastırcılığından daha fazla vurgu mevcuttur. Bunun sebebi oldukça basittir. Batı’daki Roma İmparatorluğu harap hâldedir. Şehirler boşalmış, tarlalar sürülmemiş ve nüfus belki de Marcus Aurelius[17] dönemine oranla beşte bir azalmış, edebiyat ve tüm sanatlar gibi medeniyete katkı sunan unsurlar seküler çevrelerin eline geçmiştir. Diğerlerinin aksine, Hristiyanlık öncesi kaynaklarını muhafaza eden İrlanda manastırcılığı bu konuda özel bir istisnadır.

Benedict’çiler ormanları temizlerler, bataklığa dönüşen toprakları kurtarırlar, tarımı yeniden örgütlerler, dinî heykelleri ve resimleri elden geçirip boyarlar ve çoğunluğu dinî ama kısmen de klasik Roma kültürüne âit elyazmalarını çoğaltırlar. Batı’daki birçok manastır lideri medeniyeti muhafaza etme görevlerinin tümüyle bilincindedir. Cassiodorus[18], Latin medeniyetinin edebî mirasını muhafaza edebilmek için bir manastır kurar. Benedict’çilerin “karantina altına alınmış” örgütlü manastırcılığı ters etki yapar. Seküler toplum kaos içinde parçalanır. Manastırlarda medeniyet, bir tür garnizon gerçeği içinde hayatını sürdürür ve barbar, seküler devlet çatısı altında doğaüstü cezalar tarafından korunur.

Her bir Benedict’çi manastır kendisine has bir bütünlüktür. Merkezî bir idare mevcut değildir. İlk dönem Benedict’çilik, kelimenin ileride kazanacağı anlamda, dinî bir tarikat değildir. Bunun da sebebi çok basittir. Merkezîleştirme iletişimin kolaylaştırılmasına ihtiyaç duyduğundan iletişim kopmuştur. Benedict’çi idare, kimi yönlerden Basil’ci ve Pachomius’çu[19] idareden daha katıdır, ancak onlardan daha akılcı, esnek ve komünitaryandır. Başkeşiş, toplantılarda başkan olarak iş görür ve keşişler konsilinde herkesin oy hakkı vardır. Keşişler kurallara itaat yemini ederler ve dolayısıyla başkeşişin ve kuralların değişmesi kolay olmaz, ancak başkeşiş bir tür demokratik merkezîliğin başı olarak yönetir. Kararlar tartışma sonucunda alınıp oylanır ve her karara tam anlamıyla itaat edilmesi zorunludur. Cemaatte tarlalar, atelyeler, hastane, mutfak, manastır yazıhanesi ya da kütüphane gibi çeşitli faaliyet alanlarında görevli olan memurlar vardır ve her ustabaşı, kendi bölümüyle başkeşişin kontrolüne tâbidir.

Kûmran’daki Essenîler ya da ilk dönem keşişlerden farklı olarak Benedict’çiler kendilerini kurtarılmış bir bakiye ya da cehennem azâbına mahkûm bir dünyayla uzlaşmazlık içindeki insanlar değil, tam aksine, en edebî ifadesiyle, dünyayı kurtarmak için çalışanlar olarak adlandırırlar. Kendilerini sadece mahvolmuş bir medeniyetin kurtarıcısı ve ıslah edicisi değil, İncil’i eski imparatorluğun sınırları ötesindeki din kardeşlerine götürmek isteyen kişiler olarak görürler. Aziz Kolumba[20] idaresi altında yaşayan İrlandalı keşişlerle birlikte Benedict’çiler ikinci bir misyoner faaliyet dalgasını başlatırlar ve Ortadoğu ile İskandinavya’yı Hristiyanlaştırırlar. Latin medeniyetinin müdafaası için böylesi bir misyoner faaliyetinin gerçekleştirilmesinin stratejik bir öneme sahip olduğu açıktır.

Benedict’çi düzenle hukukun idarî tedbirlerle birlikte işletilmesi tekniklerle ve örgütsüz toplumla dinamik ilişki içindeki komünal arkadaşlığın sorunlarına dönük malûmatın paha biçilmez bir ürünüdür. Maalesef kimi Kilise tarihçilerinin ortak düşüncesinin aksine Benedict’çi hayat tarzının ister heretik tarikatlar, ister Kilise içindeki hareketler olsun, sonraki komünalist dinî gruplar üzerinde çok az etkisi olmuştur.

Rahipleri, keşişleri, rahibeleri ve evli insanları tek cemaat içinde buluşturan, genelde hem erkek, hem kadın manastırına sahip bir köyde yaşayan ve insanları yan yana getiren tek bir dinî tarikat vardır: bu, İngiltere’de Sempringham’lı Aziz Gilbert[21] tarafından kurulan tarikattır. Birkaç küçük kıtasal kuruluş üzerinde etkide bulunmuş olmasına rağmen bu tarikat İngiltere’nin dışına çıkamamıştır. Kilise’nin daima bu tarz örgütlenmelerden korkmuş olmasına rağmen Gilbert’çilerin topluma çok az etkide bulunmuş olmaları ve Reform arifesinde, kıta genelinde popüler olan, Béghard’lar ve Béguin’ler, Ortak Hayat İhvânı ya da Gottesfreunde (Tanrı Dostları)[22] gibi, özellikle rahip olmayanların kurdukları manastırcılıkla hiçbir ilişkisinin olmaması şaşırtıcı bir durumdur.

Bu dinamik ilişki frerler, özellikle Fransiskanlar, sayesinde kurulur. Aziz Francis’in[23] papazlığa atanma törenini sürekli olarak reddetmesi önemli bir husustur. Fransiskanlar ve Dominikanlar rahip olmayanların kurduğu tarikatlardır. Aziz Dominik’in[24] kurduğu cemaat için en uygun isim Vâizler Tarikatı’dır. Fransiskanlar kendilerini vaaz vermeye, günâh çıkartma âyinlerine ve dünyanın tanıklığıyla kendi içinde bir fâzîlet olan sefâletin gösterilmesine vakfetmişlerdir. Papa XXIII. John gibi Aziz Francis’in hayatı da, etkili ve muktedir bir konum temin etmek için tarihsel İsa’nın hayatını kendisine model olarak seçen birisine Kilise’nin kazârâ izin vermesi hâlinde neler olabileceğinin en mükemmel örneğidir.

Karanlık Çağlar ve Ortaçağ’ın ilk yılları, binyılcı ve komünist tarikat ve heretik akımların geniş bir ölçek dâhilinde ve önemli ölçüde serbest olduğu bir dönemdir. Benedict’çi çözüm yolu, havârîlere özgü cemaat ilişkilerinin ve sefâletin hüküm sürdüğü bir hayat için Hristiyanlığın içten içe yönelttiği taleplerin tatmin edilebilmesi noktasında oldukça etkili olmuştur. Kilise’yi krallık olarak takdim eden Aziz Augustin’in öğretisi neredeyse evrensel düzlemde kabul görmüştür. Bininci yılın yaklaşmasıyla birlikte birçok ülkede binyılcı düşünce yaygınlık kazanır (birçok modern tarihçi bu durumun yaşandığına inanmazken, ortaya konan kanıtlar en iyi hâliyle yüzeysel kalmasına rağmen bu, 19. yüzyıl tarihçilerinin tahayyülüne göre önemli bir gerçektir.), fakat dünya sona ermeyince binyılcılık ölür ve o günlerde birbirinden ayrı tarikatlar “bakiyeyi kurtarmak” iddialarından vazgeçip tüm toplumu etkileme yoluna giderler. Roma’nın yıkılışından 12. yüzyıla dek insanların ruhanî enerjileri yoğunlaştıkları noktadan az miktarda saparak Ortaçağ medeniyetinin kurulmasına yönelirler. “Ortaçağ’a özgü sentez” olarak tanımlanan bu teşebbüs, kültürler tarihi içinde, kendine güvenen ve başkalarına muhtaç olmayan bir yapıya sahiptir, ayrıca büyüdüğü ölçüde, âit olduğu toplumdaki tüm olası faaliyetleri ihtivâ etmeyi bilir. Sadece Kilise’nin toplumla sınırdaşlığı değil, toplumun da Kilise ile sınırdaşlığı söz konusudur. İlkel kültürlerde olduğu gibi Katoliklik[25] de antropolojik bir din ve toplumun tarif edilmesine dönük bir yöntemdir.

Paul’cüler, Bogomiller, Katharîler ve Albigacı’lar gibi heretik akımlar esasında dinî bir sapma değil, Gnostik ve Maniheist anlamda farklı birer dindir. Yani bu akımlar kökensel açıdan Doğu’ya özgü olup Hristiyanlık öncesine âittir ve kozmogonik bir drama içinde ruhun yaşadığı ilerleme merhalelerine inanırlar. Bu ilerleme, büyücülükle ilgili sırların bilinmesi esnâsında kullanılır. Söz konusu hareketler komünist olmaktan çok uzaktır ve tesâdüfen binyılcıdır. Yargı, ateş ve krallık, ruhun hidâyeti içindeki merhaleler olarak içselleştirilir. Albiga’cı kilise, aydınlanmış ustalardan oluşan bir seçkin grubu tarafından yönetilir ve becerebildiği yerde, örneğin Bulgaristan’da, kurumsallaşmış bir kilise hâline gelmeyi arzular. Haçlı Seferleri’nin yaşandığı dönemde Fransa’da kurumsallaşmak istediğinde kanlı bir tedhiş hareketi ile ezilmiş ve bu çatışma, önemli ölçüde bölgesel bir savaşa dönüşmüştür.

Gnostisizm tam mânâsıyla bastırılamamış, büyücülük sırlarına âit izler Ortaçağ’ın sonlarında faal olan heretik akımlarda görülmeye devam etmiştir, ancak bu akımlar gizli kalmış, takip edilmesi zor olmuş ve muhtemelen Özgür Ruh İhvânı dışında, asla popüler bir hareket hâline gelememiştir. Bu gerçek, Kilise’nin Katharî’yi Ortaçağ’ın son yılları ve tüm Reform süresince, her yerde aramaktan alıkoymamıştır. Fakat esasında son günlerin büyücülerinin çeşitli heretik hareketlerin seçkinleri arasında ezoterik öğretiyi sürdürmüş olduklarına ilişkin iddialarını ispatlamanın ya da çürütmenin herhangi bir yolunun bulunmamasına rağmen ikilikçi, Maniheist ve Gnostik öğretilerin fazlasıyla seyrek unsurlar oldukları açıktır.

10. yüzyıldan 12. yüzyıla dek yönetimlerle başı belâda olan birçok küçük heretik grup arasında, Reform’un daha radikal olan ürünlerinin, Tabor’cuların, Anabaptistlerin ve İngiliz İç Savaşı’nın doğurduğu daha aşırı tarikatların öğretisel karakterine âit yapıyı ileride biçimlendiren konsensüsün, yani heterodoks tarikatlar içinden bir tür ortodoksinin zuhûr ettiği söylenebilir. Örneğin, sekiz ayrı tarikat Araf’ın varlığını inkâr eder ve ölüler için yapılan duaların faydasız olduğuna inanır. Çocukların vaftiz edilmesi on beş grup tarafından kabul edilmez; dördü, İsa’nın insanlığının gerçek olduğuna, üç tarikat ise bedenin yeniden dirilişine inanmaz. On iki ayrı tarikat hem komünyon hem de kurban etme anlamında ele alınan, Aşâî Rabbanî Âyini’ni terk eder.

Neredeyse tüm heretik akımlar, hâlâ Kilise’nin kendi içinde yapılan tarif sürecine âit olan aşkın bir gerçekliğe dönüştürülme ile ilgili öğretiyi reddeder. Kezâ azizlere dua edilmesi ve onlara yönelik hürmet de terk edilen hususlar arasındadır. İlk kilisede olduğu gibi kamusal düzlemde ve cemaat hâlinde günâh çıkartma uygulaması yapılırken, kulaktan kulağa günâh çıkartma sayısız kez reddedilir. Vejetaryenlikle ilgili dokuz, serbest aşka, grup seks ve âyinsel orjilerle ilgili on ve daha fazla, ispatlanmamış kimi ithamlarla ilgili çok sayıda vak’a mevcuttur. Katharî[26] ve Gnostik akımların etkisi Eski Ahit’e yönelik kimi itirazlara sebebiyet vermiş, ancak birçok grup, Kilise’den daha fazla Eski Ahit üzerinde durmuştur; çok azı Yahudi hukukuna riayet etmiştir. İstisnasız hepsi, kurumsal Kilise’nin otoritesine karşı çıkmış ve dinî görevlerin satılığa çıkartılması, zinâ, cehâlet ve ikiyüzlülükle ilgili olarak ruhban sınıfını suçlamıştır.

Havârîlere özgü mülkiyet sistemini çok azı uygular. En ünlüsü, Milan başpiskoposluk bölgesindeki kalede kurulmuş olan Monteforte[27] cemaatidir. Başpiskopos, bu cemaatin varlığını anladığında hepsinin tutuklanıp yargılanmaları amacıyla Milan’a getirilmelerini ister. Kaledeki tüm halk ve nüfuz alanı, bugün Giardo olarak tanınan bir kişi tarafından dönüştürülür. Onun liderliğinde düşüncelerini en açık dille ifade eden savunucuları davâ sürecini gösteri amaçlı bir propaganda eylemine çevirirler ve bu sayede oturumların tam kayıtları bugüne dek gelir. Rahipliğe ve hiçbir dinî faaliyete inanmazlar, ancak sadece kendi içlerinde ikâmet eden Kutsal Ruh’un rehberliğinde biçimlenip kutsallaşan bir hayat sürerler. Vejetaryendirler ve cinsel ilişkinin ürünü olan hiçbir şeyi yemezler. Katı bir namus anlayışı içinde eşleriyle birlikte yaşarlar ya da hiç evlenmezler. Başpiskoposun “herkes bu şekilde yaşarsa insan ırkı nasıl varlığını sürdürecek?” sorusuna Giardo, “insanlar saf olduklarında arılar gibi cinsel olmayan biçimde üreyeceklerdir.” cevabını verir. Süreklileştirilmiş bir ibadet içinde yaşayan grup üyesi pîrler her bir ibâdeti gece gündüz yer değiştirerek ifa ederler. Üçlemeyi (Teslis’i) alegorik mânâda yorumlarlar: Baba Yaratıcıdır, Oğul insanın ruhu ve Tanrı’nın sevgilisidir, Kutsal Ruh ise her insanın ruhunda mevcut olan mukaddes irfândır. Kontes ve asillerden en alttaki köylüye dek tam anlamıyla bir komünizm uygulaması içindedirler ve kendi kendine yeterli, etraflarını kuşatan ekonomiden bağımsız bir hayat sürerler. Tüm Avrupa genelinde dinî kardeşlerinin olduklarını iddia ederler. Kurtulmak için ıstırap çekerek yaşamaları gerektiğini vazeden, kendilerine özgü bir inançları vardır. Bu inanca öyle bağlıdırlar ki, birisi doğal ölüm yoluyla hakkın rahmetine kavuşmak üzereyken, bir başkasını çağırıp kendisine işkence yapmasını ve öldürmesini ister. Başpiskopos onlara bir haç ve sopa göstererek Kilise’ye teslim olmak ve ateşte yanmak arasında tercih yapmaya zorlar. Neredeyse tamamı büyük bir keyifle ölümü seçer.

Bu, Batı Kilisesi’nin heretik akımlara yönelik uyguladığı ikinci resmî idamdır. 1015’te Orléans’ta da bir grup heretik aynı kadere maruz kalmıştır. Bunlar, Katharîlerden daha gnostik bir akımdır ve bugüne âit tâbirle, alt sınıfa özgü bohem aydınlar olarak adlandırılabilirler. Kendilerini, cinsel orji törenlerini ve şeytana ibadet ettiklerini göstermek amacıyla aralarına sızan bir casus tarafından ihbar edilirler. Bildiğimiz kadarıyla ortak mülkiyete ilişkin bir uygulamaları yoktur, oysa bu, Ortaçağ’ın ilk yıllarında bu akımlara yönelik yapılan en temel suçlamadır.

Sonraki heretik akımlarda diğer bir önemli etken, özellikle kendi anadillerine yapılan çevirilerin sonucunda İncil bilgisinde yaşanan artıştır. Havârîlerin komünizmine yönelik başvuru İncil’e başvurmayı gerektirir ve İncil konusunda otorite olmak ilk dönem heretik akımlarda tek başına önemli bir husus değildir. Kilise’nin mal varlığı Hıristiyanlığa âit değildir. Aşâî Rabbanî Âyini’nde okunan mektuplar ve İnciller, Hıristiyanlığın İsa ve havârîlerinin hayatlarını model olarak almak olup olmadığını anlamaksa, o hâlde Kilise edebî anlamda ve büyük bir kötülük figürü olarak vahiysel kişiselleştirme yolundan sapan bir Deccâl’dir. Bu konudaki suçlama oldukça kesindir. Kendilerini gönüllü sefalet, İncil çalışması ve diğer iyi işlere adamış, Kuzey İtalya’da, Doğu Fransa’da, Ren Bölgesi’nde ve Bohemya’da 12. yüzyıl itibarıyla filizlenmiş bulunan sıradan insanlardan (rahip olmayanlardan) müteşekkil bu tarz küçük gruplar kadar hiçbir şey, kurumsal Kilise’nin iktidarı için tehlike arz etmemiştir.

1176’da, Aziz Francis’ten bir nesil önce, Lyon’lu bir tüccar olan Peter Waldo[28] sahip olduğu her şeyi satıp savar ve fakirlere dağıtır, havârîlerin sefâlet hayatına ve evanjelizmine geri dönmeyi arzulayan bir grup dindar insanı etrafında toplar. Kısa bir süre sonra diğer küçük gruplarla temas kuran hareket hızla büyür. Papa III. Alexander sefalet yeminlerini onaylar ve onları, basit anlamda havârîlere özgü bir hayat yaşamakla havârîlerin o gündeki temsilcileri olan ruhban sınıfına karşı çıkmış olduğunu düşünmesi sebebiyle, kendilerine vaaz vermeyi bile yasak eden yerel piskoposlarının idâresine teslim eder. Lyon piskoposu vaaz vermelerini yasaklayınca, bir insan yerine Tanrı’ya itaat etmeyi tercih etmeleri sebebiyle, aforoz edilerek şehirden kovulurlar ve üç yıl sonra 1184’te, Papa III. Lucius ve Lyon Konsili tarafından mahkûm edilirler.

Lyonlu Fakir İnsanlar” ya da Waldo’cular[29] olarak bilinen bu heretik grup hızla Avrupa geneline yayılır ve Ortaçağ’a özgü heretik akımlar arasında en büyük ve en kapsamlı grup hâline gelir. Bıkıp usanmadan Kilise’nin ve Haçlı Seferleri’nin zulmüne maruz kalan Waldo’cular, yüzlerce yıl yaşayacakları Lombardy ve Savoy’daki vadilere, Tirol’a, Bohemya’ya ve Moravya’ya sürülürler. Çek Waldo’cular Tabor’cuların ve Çek İhvânı’nın içinde erirler. Lombard’daki Waldo’cular Reform yanlılarınca yeniden keşfedilirler, Milton’ın ölümsüzleştirdiği kıyımdan sonra, İngiliz Protestanların himayesine girerler, küçük bir kısmı ise Cromwell’in dış politikasının önemsiz bir konusu hâline gelir. Bugün adı geçen vadilerde varlıklarını sürdürmekte ve şapeller inşâ ettikleri kimi Kuzey İtalya şehirlerinde yaşamaktadırlar.

Lyonlu Fakir İnsanlar ortak mülkiyete dayalı bir sistem içinde yaşarlar. Çeşitli zamanlarda güç duruma düşen Waldo’cu gruplar bir tür kuşatma komünizmi uygularlar. Fakat yüzlerce yıl boyunca yaşanan tüm öğretisel değişikliklere rağmen tarikat asla gönüllü sefalet uygulamasını terk etmez. Yemin etmeyi, silâh taşımayı, ölüm cezasının onaylanmasını kabullenmedikleri için suçlanırlar. Sonuç olarak, rahip olmayan herkesin ölümcül günah durumu içinde olmamak kaydıyla, komünyondaki ekmek ve şarabı kutsayacağına inanırlar, Aşâî Rabbanî Âyini’ndeki kurbanı reddederler ve papalık kilisesine âit hiçbir öğretinin ve uygulamanın günâhsız tâkip edilemeyeceğine inanarak kiliseyi “vahyin orospusu” addederler ve hiçbir şekilde onun İsa’nın Kilisesi olduğunu kabullenmezler.

16. yüzyıldaki Reform süresince Waldo’cular reform yanlıları tarafından yaygın biçimde dönüştürülür ve öğretisel anlamda İsviçre Kalvinistlerinin Protestanlık tarzlarına âit ana gövde içinde asimile edilirler. 19. yüzyıl boyunca Albay Beckwith liderliğindeki Protestan İngilizler bu tarikatı aralarına alarak birlikte önemli miktarlarda para harcayıp okullar, hastaneler, kiliseler inşa ederek cemaatlerle ilgili diğer toplumsal hizmetler adına çalışmalarda bulunurlar. Kuzey komşuları İsviçre Protestanlarından çok az farkları bulunsa da, vadilerde yaşayan cemaatin hisleri farklıdır. Artık komünizm uygulaması içinde olmamalarına rağmen kesinlikle açgözlü ve rekabetçi değildirler. İhtiyaç duyduklarından daha fazla fakirdirler ve Katı Menno’cular ya da Amerika’daki Amiş yerleşimlerinin aksine, karşılıklı yardıma, işbirliğine ve sıkı ruhanî birliğe dayalı bir toplumsal ahlâk içinde yaşarlar.

Kenneth Rexroth

<><><>

Dipnotlar
(1) I. Korintliler, 11:20-22:
20 Toplandığınızda Rab’bin Sofrası’na katılmak için toplanmıyorsunuz.
21 Her biriniz ötekini beklemeden kendi yemeğini yiyor. Kimi aç kalıyor, kimi sarhoş oluyor.
22 Yiyip içmek için evleriniz yok mu? Tanrı’nın topluluğunu hor mu görüyorsunuz, yiyeceği olmayanları utandırmak mı istiyorsunuz? Size ne diyeyim? Sizi öveyim mi? Bu konuda övemem!

(2) Ebionitler (Grekçe: Ebionaioi, İbranîce: Ebyonim, “Fukara”): 1. yüzyıldan 4. yüzyıla dek Judea ve Filistin’de yaşamış ilk dönem Yahudi-Hristiyan tarikat.

(3) Nasıralılar (İbranîce: Netzarim): Ebionitler gibi ilk dönem Yahudi-Hristiyan tarikatı. Tevrat’a bağlı olmakla birlikte Ebionitlerin aksine, bakire doğumunu ve İsa’nın kutsallığını kabul ederler.

(4) Romalı Aziz Hippolitus: Kilisenin ilk döneminin en üretken yazarlarındandır. Muhtemelen 2. yüzyılın ikinci yarısında, Roma’da doğmuştur. Photius onu Bibliotheca (121. madde) adlı eserinde Irenaeus’un öğrencisi olarak anlatır. Hippolytus zamanla papalarla çatışma içine girer ve kendi özel, ayrı dinî cemaatini kurar. Bu nedenle onun ilk papa karşıtı olduğu söylenir. Ancak buna rağmen 235’te öldüğünde Kilise onunla barışmış, O’nu şehit olarak nitelemiş, dolayısıyla sonrasında aziz olarak anılmaya başlanmıştır.

(5) Origen (Origen Adamantius, 185-254): İlk dönem Hristiyan âlim, teolog ve Kilise’nin önde gelen babalarından. Mısırlı olduğuna inanılır. İskenderiye’de ders vermiş, Clement’in de ders gördüğü İskenderiye Münâzara Okulu’nu kurmuştur. İskenderiye piskoposu başlangıçta Origen’i desteklese de, sonrasında kendisinin izni olmaksızın papaz olarak tayin edildiğinden onu ihraç eder. Origen tüm İnciller üzerine tefsirler kaleme alır. Peri Archon (İlk İlkeler) adlı çalışmasında Hristiyan öğretisinin ilk felsefî sunumunu yapar. Metni kinayeli olarak yorumlar ve kendisinin yetkin bir neo-Pisagorcu ve neo-Platoncu olduğunu gösterir. Plotinus gibi o da ruhun nihâyetinde Tanrı’ya ulaşmazdan önce bir dizi başarılı cisimleşme aşamalarından geçtiğini söyler. Origen’e göre Tanrı ilk İlke’dir ve İsa ile Logos O’na tâbidir. Teslis’teki hiyerarşik yapı, maddenin geçiciliği, “ruhların önceden mevcut olan o muhteşem varoluşları” ve “onu tâkip edecek olan korkunç restorasyon” ile ilgili görüşleri 6 yüzyılda lânetlenmiştir.

(6) Mennocular: Menno Simons’un (1496-1561) geleneği ve öğretilerinden etkilenen Hristiyan Anabaptist gruplardan biri. Tarihsel barış kiliselerinden biri olarak Menno’cular şiddetten uzak, pasifist bir direniş ve uzlaşma politikası güderler. 2006 tarihi îtibarıyla dünya genelinde 1.5 milyon Menno’cu vardır. Menno’cu cemaatlerde sade insanlar kadar kılık kıyâfet açısından diğer nüfustan farkı olmayan insanlar da yaşar. Birkaç istisna dışında Avrupa ve Kuzey Amerika’da bu cemaat yoğun olarak kırsal alanlarda ikamet eder. Menno’cuların büyük bir bölümü Afrika’dadır, ancak küçük topluluklar hâlinde altı kıtada 51 ayrı ülkeye dağılmış durumdadır. Menno’cular diğer Hristiyan tarikatlar arasında felâketlerde yapılan milletlerarası yardım kampanyalarında gönüllü olarak hizmet verme konusunda öne çıkarlar. Son zamanlarda barış, toplumsal adalet gibi meselelerde aktif olarak çalışan Menno’cular, Hristiyan Arabulucu Takımları ve Menno’cu Uzlaştırma Hizmeti gibi oluşumların inşa sürecine dâhil olmaktadırlar.

(7) Aziz Pachomius (292-348): Abba Pachomius ve Pakhom olarak bilinir. Mısır’ın Theber (Luxor) şehrinde doğar. Ortak hayata dayalı Hristiyan manastır sisteminin kurucusu kabul edilir. İlk manastırını 318 ve 323 arasında kurar. Azizlik günü 9 Mayıs’ta kutlanır.

(8) Aziz Augustine (13 Kasım 354 – 28 Ağustos 430): Cezayir’de doğan Augustine Hippo piskoposu, felsefeci ve teologdur. Latin Babası ve Kilise Büyüğü olan Augustine Batı Hristiyanlığının gelişiminde en önemli simâlardan birisidir. Onu en çok etkileyen felsefe Platonculuktur. İlk günâh ve âdil savaş kavramlarını geliştirir. Roma yenilip birçok Hristiyan’ın imanı sarsıldığında Augustine, İnsan’ın Maddî Şehri anlayışından oldukça farklı olan, Tanrı’nın Ruhanî Şehri olarak Kilise anlayışını geliştirir. Augustine’in çalışması Ortaçağ dünya anlayışının başlangıcını teşkil eder. Bu görüş sonrasında nihaî hâlini Büyük Gregori’de bulur.

(9) Aziz Ambrose (338 – 4 Nisan 397): Milan piskoposu. 4. yüzyılın en etkili din adamlarından biridir. İlk dört Kilise büyüğünden biri olarak görülür.

(10) Anabaptistler (Grekçe: tekrar vaftiz olanlar): Radikal Reform döneminin Hristiyanları. Çeşitli zamanlarda çeşitli gruplara “Anabaptist” ismi verilmiştir, ancak burada üzerinde durulanlar 16. yüzyıl Orta Avrupa’sındaki Anabaptistlerdir. Terim önceden, yani bebekken vaftiz edilmiş olunan şahısların tekrar vaftiz edilmesini ifade eder. Anabaptistler bebek vaftizini geçersiz addederler, çünkü bir çocuğun dinî imana iştirak edemeyeceğine inanırlar ve bunun yerine mümin vaftizini önerirler. “Anabaptizm” sözcüğü bu kitapta 16. yüzyılda Menno Simons’un müritlerinden oluşan tarikat mensuplarını ve “radikal” muhaliflerine işaret etmektedir. Günümüzde bu hareketin soyundan gelenler (Vaftizciler, Amiş, Hutterciler, İhvân Kilisesi ve İhvân-ı Mesih) genel olarak Anabaptist olarak anılmaktadırlar.

(11) Martin Luther (10 Kasım 1483 – 18 Şubat 1546): Alman keşiş, teolog ve kilise reformcusudur. Ayrıca Protestan mezhebinin kurucusu kabul edilir. Luther’in teolojisi, İncil’in dinî otoritenin yegâne kaynağı ve kilisenin de tüm müminlerin rahipliği anlayışları üzerinde durarak papalığın otoritesi ile mücadele eder. Ona göre kurtuluş, sadece mesih olarak İsa’ya iman ederek gerçekleşebilir, oysaki kilise böylesi bir imana aracılık etmemektedir. Bu görüşler Protestan Refomu’na ilham verir ve batı medeniyetinin gidişatını değiştirir. Luther’in İncil’i yerel dile çevirmesi kitabın halk tarafından kolayca ulaşılabilmesini sağlar. Bu gelişme, kilise ve Alman kültürü üzerinde muazzam bir politik etki yapar. Ayrıca çeviri Almancanın standart versiyonunu geliştirir, çeviri sanatına bir dizi ilke ekler ve İngiliz Kral James’in İncil çevirisini etkiler. Luther’in ilâhîleri Hristiyanlıkta hep bir ağızdan şarkı söyleme geleneğini ilerletir. Katherina von Bora ile yaptığı evlilik Protestanlık içi rahip evlilikleri için model olur.

(12) Nasturyanizm: İsa’nın tek bir kutsal kişiye âit iki doğa (Hakîkî Tanrı ve Hakîkî İnsan) olarak değil, iki kişi, yani insan İsa ve Tanrı’nın Kutsal Oğlu olarak var olduğunu söyleyen öğreti. Bu öğretiyi oluşturan, Konstantinopol Başpiskoposu Nestorius’tur (386-451). Bu İsa anlayışı 431’de Efes Konsili’nde kınanır ve bu çekişme Nasturi hizbinin doğup Doğu Asuri Kilisesi’nin Bizans Kilisesi’nden kopmasına yol açar. Suriye doğumlu keşiş Nestorius’un ölümü sonrası bu öğreti onun ismiyle anılmaya başlar. Nestorius Meryem’in “Tanrı’nın Anası” olduğu anlayışını reddeder ve onun sadece İsa’nın insanîliğiyle bağlantılı olarak, annesi olduğunu söyler.

(13) Kayserili Aziz Basil (329-333 arası – 1 Ocak 379) (Latince: Basilius), diğer adı, Aziz Büyük Basil: Kayseri piskoposu ve 4. yüzyılın önde gelen kilise adamı. Onu aziz olarak gören Doğu Kilisesi ve Doğu Katolik Kilisesi Nazianzuslu Gregori ve John Chrysostom ile birlikte üç kutsal başpiskopostan biri kabul eder. Basil, Nazianzuslu Gregori ve Basil’in kardeşi Nevşehirli Gregori Kapadokyalı Babalar olarak anılır. Roma Katolik Kilisesi onu aziz ve Kilise Büyüğü olarak görür. Ayrıca Basilci Babalar rahiplik üzerine çalışma yapan öğrencilerle Roma Katolik papazlarının milletlerarası tarikatı, yani Aziz Basil Cemaati olarak bilinir. Grek geleneğinde adı Noel Baba’ya verilmiş ve her 1 Ocak’ta çocuklara hediyeler verdiği iddia edilmiştir. Diğer geleneklerde Noel Baba Aziz Nikola olarak geçer.

(14) Nursiyalı Aziz Benedict (doğum yeri: Nursiya, İtalya, 480 – 547): Hristiyan manastır cemaatlerinin kurucusu ve keşişlerin cemaat hayatına âit kuralları tâyin eden kişi. Amacı şu kural ile özetlenebilir: “İsa hep birlikte bizi ebedî hayata götürebilir” (RB: 72.12). Roma Katolik Kilisesi 1220’de onu aziz ilân etmiştir.

(15) Aryanizm: İznik Konsili’nin genel itikâdı tarafından zındık addedilen muhalif Hristiyan inanış. Bu öğreti, teolog Arius (250-336) tarafından desteklenmiştir. Arius İskenderiye’de yaşamış ve burada dersler vermiştir. Onun anlaşmazlığa en fazla sebebiyet veren görüşleri Tanrı Baba ve kişi olarak İsa arasındaki ilişki üzerine olanlardır; bu görüşler, (sonradan Katolik Kilisesi, Doğu Ortodoks Kiliseleri ve birçok Protestan Kiliseleri’nce desteklenmiş) Hristiyanlık öğretisindeki teslis kabulleriyle çatışmıştır.

(16) Athos Dağı: Makedonya’da aynı adlı yarımadada bulunan dağın adı. Burası yirmi ayrı yönetici Doğu Ortodoks manastırına ev sahipliği eder.

(17) Marcus Aurelius Antoninus Augustus (“Bilge”) (26 Nisan 121-17 Mart 180): 161’den öldüğü tarih olan 180’e dek tahtta kalmış Romalı imparator. “Beş İyi İmparator”dan sonuncusudur. Ayrıca en önemli Stoacı felsefecilerden biri kabul edilir. Görev süresi Asya’da yeniden dirilişte olan Pers İmparatorluğu, Galya’da ve Tuna Nehri boyunca Alman kabileleri ile yapılan savaşlarda geçer. Avidius Cassius liderliğinde Doğu’da çıkan isyanı bastırır. Marcus Aurelius’un Meditasyonlar adlı çalışması 170-180 yılları arasında kaleme alınır ve hükümet görevi ve hizmeti ile ilgili edebî bir şaheser olarak nitelendirilir.

(18) Flavius Magnus Aurelius Cassiodorus Senator (485-585): Ostrogotların kralı Büyük Theodorik’e hizmet etmiş devlet adamı ve yazar. Cassiodorus olarak bilinir. “Senatör” onun rütbesi değil, soyadının bir parçasıdır.

(19) Aziz Pachomius (292-348): Abba Pachomius ve Pakhom olarak da bilinir. Genellikle Hristiyan ortak hayatçı manastır sisteminin kurucusu kabul edilir. Azizlik günü 9 Mayıs’tır.

(20) Aziz Kolumba (7 Aralık 521 – 9 Haziran 597): Ionalı Kolumba, Yaşlı İrlandalı ya da “Kilisenin Güvercini” olarak anılır. Kelt misyonerliği içinde faal olmuş bir keşiştir. Sonradan İskoçlarla birleşip İskoçya’yı kuran kadim Britanya kavmi Piktleri Ortaçağ’ın ilk yıllarında Hristiyanlıkla tanıştıran odur. İrlanda’nın On İki Havârîsi’nden biridir.

(21) Sempringhamlı Aziz Gilbert (1083 civarı – 4 Şubat 1189/1190): Cister’ci keşişlerin Citeaux’ta kilise dışı kız ve erkek kardeşlerle birlikte yaşayan bir kadın grubuna yardım edilmesi yönünde yaptığı ricanın kabul edilmemesi üzerine İngiltere’de ilk manastırı kuran kişi.

(22) Tanrı Dostları (Almanca: Gottesfreunde): Ortaçağ’da faaliyet yürütmüş bulunan kilise dışı mistik grup. Örgütlü olmayan bir hizip olan bu grup Alman mistisizminin merkezini teşkil eder. 1339 ve 1343 yılları arasında İsviçre Basel’de kurulan tarikat, Papalığın yasak kapsamına aldığı Strazburg ve Köln’de de etkin olur. Önderliğini Dominikan tarikatının iki üyesi vaiz John Tauler ve yazar Henry Suso yapar. “Tanrı Dostları” olarak belirledikleri isimlerinin kaynağı Yuhanna İncili 15:15’tir: “Artık size kul demiyorum. Çünkü kul efendisinin ne yaptığını bilmez. Size dost dedim. Çünkü Babam’dan bütün işittiklerimi size bildirdim.” Dinî Dostlar Cemaati (Sarsıcılar -Quakers) de isimlerini bu pasajdan alır. Rulman Merswin grubun lideri olduğu dönemde kilisedeki itibarını kaybeder. Ölümünün ardından Baselli Nikola lider olur. 1409’da Viyana’da zındıklık suçlamasıyla yakılır. Bir diğer lideri Mainzlı Martin de aynı suçlamayla yakılır. Anlaşıldığı kadarıyla grup bu tarihlerde gözden kaybolur, ancak kimi yazarlarca Protestan Reformu’nun habercisi olarak görülür.

(23) Assisili Aziz Francis (26 Eylül 1181 ya da 1182 – 3 Ekim 1226): Romalı Katolik keşiş ve Fransiskanlar olarak da bilinen Küçük Keşişler Tarikatı’nın kurucusu. Doğanın, kuşların ve hayvanların koruyucu azizidir. Her yılın 4 Ekim’inde onun anısına Katolik kiliselerde hayvanların onurlandırıldığı törenler düzenlenir.

(24) Aziz Dominik (İsp.: Domingo) (6 Ağustos 1170 – 1221): Osmalı Dominik olarak da bilinir. (1170-6 Ağustos 1221) İspanyol olan Dominik, Vâizler Tarikatı ya da Dominikanlar olarak da bilinen bir Katolik tarikatı olan Keşiş (Frer) Vâizleri’nin kurucusudur. Dominik, astronomların ve Dominik Cumhuriyeti’nin koruyucu azizidir.

(25) Katolik: Katolik Kilisesi’ne bağlı olan ya da bu mezhepten olan kişi ya da Papa’nın otoritesini kabul etmiş olan Uniat Kiliseler’in mensupları. Grekçe katholikos’tan (evrensel) türetilmiş bir sözcüktür. Diğer adı Roma Katolik Kilisesi olup, Hristiyan dünyasının en büyük ve en köklü mezhebidir. İsa’nın ilk havârîlerinden Petrus tarafından kurulmuştur. Katolik Kilisesi özde ve içerikte birliğe, âyinlerinde de güzelliğe ve beş duyuya birden hitap etmeye önem verir.

(26) Katharizm: 11. yüzyılda Fransa’nın Languedoc bölgesinde görülen, gnostik unsurlara sahip dinî bir tarikat. 12. ve 13. yüzyıllarda gelişen tarikatın kökleri Ermenistan’daki Paulikan hareketine dayanır ve zamanla Paulikanlarla karışan Bogomillerden etkilenir. Dualist ve muhtemelen Maniheist inançlar da tarikatı etkiler. Diğer Ortaçağ hareketleri gibi Katharlar arasında da dualistik, gnostik ve Roma Katolik öğretilerinden kaçınmasına karşın, ortodoks kimi fikir ve eylem biçimleri yaygındır. Dualist teoloji en belirginidir; Şeytan’ın Eski Ahit’teki Tanrı’ya benzemek için yarattığı fizikî dünya kötüdür. Bu inanca göre insan ruhun saf gerçeğine, Yeni Ahit’te tarif edilmiş olan Sevgi Tanrısı’nın varlığına ve O’nun habercisi İsa’ya ulaşabilmek için bir dizi reenkarnasyona tâbi tutulur.

Roma Katolik Kilisesi bu tarikatı zındık addeder. Hareketin Languedoc genelinde yaygınlaşması ve din değiştirme teşebbüslerinin başarısızlığı Kilise’nin Albiga’cılara yönelik bir haçlı seferi başlatmasına sebep olur.

Bu tarikata “Kathar” isminin başkaları tarafından konulduğu konusunda bir ittifak söz konusudur. Gerçekten de Katharîler hareketlerine bir isim vermemişler, kendilerini sadece Bons Hommes et Bonnes Femmes (İyi Erkekler ve İyi Kadınlar) olarak adlandırmışlardır. En popüler teori “Kathar” sözcüğünün “saf olanlar” anlamına gelen Grekçe Katharoi sözcüğünden geldiğidir. İlk kayıtlı kullanımı, Köln’de 1181 yılında zındıklarla ilgili yazılar yazmış olan dinî otorite Ecbert von Schönau’a âittir: Hos nostra Germania catharos appellat (“Almanya’da biz bu insanlara Katharîler deriz.”)

Katharîler “Albigacılar” olarak da anılırlar. İsim 12. yüzyılın sonlarında doğar ve 1181 tarihinde Vigeoisli tarihçi Geoffroy du Breuil tarafından kullanılır. İsmin kaynağı, Toulouse’un kuzeydoğusundaki Albi şehridir (eski Albiga). Ancak hareketin belli bir merkezi yoktur ve İtalya’da (örn.: Lombardi ve Toskani), Almanya’da (özellikle Ren bölgesi), Kuzey Fransa, Belçika ve İspanya’nın Aragon ve Katalonya bölgelerinde yaygınlık arz eder. Katharîlerin İsa anlayışı doketistiktir, yani İsa’nın ölümlü bir bedene ve ölümsüz bir ruha sahip olduğu inancına dayanır; teolojik açıdan ifade etmek gerekirse, bu Batı’daki Modalistik Monarşizme ve Doğu’daki Adopsiyonizme, yani İsa’nın doğduğunda insan olduğuna, sonradan kutsal bir varlığa dönüştüğüne dönük inanca benzer. Basit bir ifadeyle birçok Katharî, İsa’nın maddenin sınırlarına tâbi olmayan ruhun zuhûru, gerçek bir insan olmayıp bir tür kutsal hayâlet olduğuna inanır. Yuhanna İncili’ni en kutsal metin olarak görürler ve Eski Ahit’in Tanrı’sını şeytan olarak kabul ettiklerinden, bu kitabı reddederler. İddialarına göre daha yukarıda Hakîkî bir Tanrı mevcuttur ve İsa da onun habercisidir.

Eski Ahit’teki Tanrı’nın Katharîlerin bildiği Aşk Tanrısı ile hiçbir ilişkisi yoktur. Eski Ahit Tanrısı, dünyayı bir “hapishane” olarak yaratmış olan, “mahkûmlar”ından da korkulu bir tâbiyet ve ibadet talep eden bir tanrıdır. Katharîlerin iddiasına göre bu yanlış tanrı, gerçekte en kötü bahanelerle “evlâtlarım” dediği kimselere işkence edip onları katleden kör bir gaspçıdır. (Bu Eski Ahit yorumu Katharîlere özgü değildir: söz konusu yorumda ilk dönem gnostik hareketlerin görüşleri yankılanır ve sonraki eleştirel sesleri önceden bildirir.) Teslis dogması ve Aşâî Rabbanî Âyini bir tür nefret biçimi olarak reddedilir. Ruhun başka bir bedene geçişi ya da ruhların göçüne dönük inanç, Roma Katolik inancına âit birer dogma olan cehennemin ve Araf’ın reddiyle sonuçlanır. Katharîler için bu dünya yegâne cehennemdir ve burada ölüm sonrasından korkulmasını gerektirecek hiçbir şey yoktur. Belki de sadece dünyayı geri dönüp ziyaret etme imkânı sözkonusudur. Katharîlerin Katolik Kilisesi ile ilgili teolojiye dönük anlayışları bu iken, onların temel uzlaşmazlığı esasında “kıyamet”in anlamı üzerinedir. Massacre at Montsegur (Montsegur’da Kıyım) adlı kitapta (Ortaçağ uzmanlarının genel bir kanıyla Katharî yanlısı bir eğilimi yansıttığı söylenen bu çalışmada) Katharîler “Batılı Budistler” olarak değerlendirilir, bunun nedeni ise reenkarnasyona dayalı inançlarının şiddet dışı olmasıdır. Bu tür uzlaşmazlıklar tarikatın imhasını getirmiştir.

(27) Monteforte: Zındıklığın İtalya’nın üst kısmı, sonrasında da Güney Fransa’daki ilk yerleşim alanı. 1030-1040 arasında Piedmont’taki Asti yakınlarında bulunan Monteforte Kalesi’nde önemli bir Katharî cemaati yaşamıştır.

(28) Peter Waldo/Valdo/Pierre de Vaux (ö. 1218): 12. yüzyıl Fransa’sında radikal çileci bir Hristiyan hareketinin kurucusu. Hayatının özel kimi ayrıntıları bilinmemektedir. “Ahlâksız tefecilik”ten para kazanan zengin bir tüccarken, 1160’ta radikal bir Hristiyan olduğuna ve gayrimenkulünü karısına, kalan eşyalarını da sadaka olarak fakirlere dağıttığına inanılır. Waldo, sokaklarda vaaz verip basitlik ve sefalete dayalı öğretilerini aktarır. Onun inancına göre, “kimse şu iki efendiye, Tanrı’ya ve mâmuna (servet tanrısı) hizmet edemez.” 1170’te etrafına bir grup mürit toplar ve bunlara “Lyonlu fakir insanlar”, “Lombardi’li fakirler ya da kısaca “fakirler” adı verilir. Ayrıca “Waldo’cular” olarak da adlandırılır. Bu tarikat Albiga’cılar ve Katharîlerden farklıdır. Katolik kilisesi Waldo’nun düşüncelerini dinî sapma addeder ve bu hareketi bastırmaya çalışır. 12. ve 13. yüzyılda çeşitli Avrupa ülkelerinde taraftarları kıyıma tâbi tutulur. Waldo’cular hareketini tanımlayan unsurlar kilise dışı laiklerin vaazı, gönüllü sefalet ve iyi işlere dayalı hayattır. Birçok müridi, Reform sürecinde yeni Protestan kiliselerine katılır. Ayrıksı kimliklerini Piedmont’taki Pellice Nehri’nin bulunduğu vadide ve bugün Kuzey İtalya olarak bilinen Alpine bölgesinde kazanır. Waldocu Evanjelist Kilise’de örgütlenen İtalyan Waldo’cular 1970’lerde Metodistlerle birleşip Waldo’cu ve Metodist Kiliseler Birliği’ni oluştururlar.

(29) Waldocular: Ortaçağ sonlarında yaşamış ve bugün çeşitli bölgelerde hâlâ varlıklarını sürdüren Hristiyan bir ruhanî harekettir. Zamanla tarikat, Cenovalılarla ya da diğer bir tabirle, Protestan Reformu’nun reforme edilmiş koluyla birleşir. Waldo’cuların tarihinin ilk dönemine ilişkin belirsizlik söz konusudur, bunun nedeni ise sağlam bir malzemenin mevcut olmamasıdır. Heretik olmaları sebebiyle 16. yüzyılda zulme uğrarlar, 17. yüzyılda imha siyasetine rağmen ayakta kalırlar ve takip eden yüzyıllar boyunca örgütlü ve genelleştirilmiş bir ayrımcılığa tâbi tutulurlar. Avrupa, Latin Amerika ve Kuzey Amerika’da faal dinî cemaatler oluştururlar. Günümüz Waldo’cuları ve tarihsel Waldo’cu ruhanî miras İncil’i, kenara itilmişlere hizmeti, toplumsal adaleti ilerletmeyi, dinlerarası çalışmayı güçlendirmeyi ve dinî farklılıkla fakir hürriyetine saygıyı savunmayı içerir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>