Gazali ve Abbasiler

25 Şubat 2012 admin
Gazali Bağdat’a geldiğinde, siyasî yapının dayandığı varsayımlar ve bunun yarattığı beklentiler zaten bir hayli kuramlaştırılmıştır. Tarih boyunca siyaset kuramı, siyasî düzen meşrulaştırılmak ya da değiştirilmek istendiğinde hatırlanır. Siyaset-i şer’iyye (hukukî siyasî metinler) adıyla bilinen tür, Ortaçağ İslamî toplumunda siyaset kuramının formüle edildiği kanal oldu. Bunun belki de en etkileyici örneği, Mâverdî’nin (ö. 540/1058) Büveyhîlerin iktidarı ele geçirmelerine cevaben yazdığı el-Ahkâmü’s-sultâniyye’dir.(1) Gazali’nin yakında Müstazhirî ile katkı yapacağı siyaset-i şer’iyye müessesesinin merkezinde, İslam toplumunda halifenin otoritesini ayakta tutmaya dönük ihtiyacı ve arzusu yatmaktadır. Halifenin konumu tarihsel olarak değişmiştir ve fiilî rolü önemsizleştiğinde ve görece olarak iktidarı zayıfladığında dahi, sembolik olarak de facto iktidar sahipleri ve ulemâ için meşruiyet kaynağı da olan bir düşünsel (ideolojik) iktidara sahip olmuştur.
Sünnî İslam’ın Peygamber’den sonraki tarihi, bir yandan vahyin gereklerini yerine getirmenin yollarını ararken bir yandan da vahyin ideallerini korumak için mücadele eden bir toplumun tarihi olarak yorumlanabilir. Allah, bu ideallerin herkesi kapsayan kaynak olarak görülürken, Allah’ın talepleri de Allah’ın yasaları olarak ifade edilebilir. Allah’ın ideallerinin ve taleplerinin kesiştiği nokta toplumdur (cemaat): Cemaat, hem bu ideallerin bekçisi hem de O’nun taleplerinin (şeriatın temelleri) anlam kazandığı tek akla yakın bağlamdır. Üstelik cemaat biçimsiz ve soyut bir zümre değildir ve kimliğini geniş ölçüde Peygamber’den sonra cemaatin ve dolayısıyla şeriatın muhafızı olarak algılanan halifenin otoritesi ile karşı karşıya kaldığında kazanır.
İnsan hayatının ve faaliyetinin bütün sahaları içinde, Kur’an’ın açık referans yapmadığı tek alan, toplumun siyasî yapısıdır. Başka bir deyişle, Kur’an toplumun örgütlenmesi için anayasal bir model barındırmaz. Bu nedenle de siyaset-i şer’iyye anlaşmalarının kendi anayasal fikirlerini oluşturmasında görece serbest bir zemin var olabilir ve aslında öyle de olmuştur. Her şeye rağmen, Mâverdî’den beri siyaset-i şer’iyye anlaşmalarının yazım biçiminde genel bir konsensüs hâkim olmuştur. Selçuklu sultanının gücü tarafından yerinden edilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan halife bir kenara bırakılsa bile, iç savaş yüzünden Selçuklu hâkimiyetinde de bir kırılma vardır. Savaş güç yapısında, Selçuklu hanedanının geleceği ve halifenin konumu konusunu yeniden gündeme getiren, bir boşluk oluşturmuştur. 487/1094’te Halife Muktekî’nin vefatı ve Müstahzir’in genç yaşta halife olmasıyla, Gazali’ye Müstazhiriyye’nin faziletlerini, tercihen Müstazhir’in halifeliğini destekleyecek olanları methedecek bir kitap, adıyla müsemma, Müstazhirî’yi yazması görevi verilir. Güç yapısındaki süregiden boşluk halifenin konumunu sarstığından, Gazali’nin ulemânın Nizamiye’ye mensup bir üyesi olarak bundan etkilenmesi kaçınılmazdır. İç savaş Selçuklu ailesi, Halife Müstazhir ve Gazali için hangi konumdan bakıldığına göre değişen bir önem arzeder. Her bir aktörü motive eden ihtiyaç ve arzuları yansıtan beklenti ve kavrayış repertuarı bu perspektifleri belirler. Selçuklu prensleri Berkyaruk ve Tutuş için mücadele, kökleşmiş kabile dürtüleri tarafından kamçılanan güç ve itibar içindir. “En iyi olanın hayatta kalması” gibi bir dünya görüşüne dayanan bu dürtüler, daha göçmeye başlamalarından itibaren Selçuklu karakteristiği haline gelmiştir. Selçuklu liderliği de, diğer Türk boylarında olduğu gibi, rekabete açıktır. Liderliğin barışçı bir biçimde veraset yoluyla birbirini izlemesi nadirdir. Tuğrul Bey, Alparslan ve Melikşah devirleri de bu öldürücü rekabetten asla muaf değildir. Geniş Selçuklu ailesinde iktidar, devamlı değişen ve büyük ödülü -boyun liderliğini- amaçlayan hiziplere dönüşen ittifaklarla belirlenir. Berkyaruk ile Tutuş arasındaki mücadelenin arkaplanında da bu vardır. Bu çekişme bir doğu-batı ayrımına dönüşmüştür: Berkyaruk, Irak ve Horasan’a (Selçukluların doğusuna) hâkimken; Tutuş, Suriye (imparatorluğun batı kısımları) üzerinde geçici bir hâkimiyet kurar. Bu kutuplaşmanın arasında, her birinin başında önde gelen birisinin bulunduğu, daha zayıf hizipler korosu bulunmaktadır: Melikşah’ın karısı Terken Hatun (ö. 487/1094); Nizamülmülk’ün halefi Tâc el-Mülk (ö. 485/1093); ve Melikşah’ın Horasan’da bulunan kardeşlerinden Arslan Argun (ö. 487/1094).
Melikşah’ın 485/1092’de ölmesinden sonra bu iç çekişmelerin ortaya çıkması, Alparslan’dan beri Selçuklu himayesinde bulunan halife Muktedî’yi (467 – 487/1075 – 1094) rahatlatmış olmalıdır. Muktedî o kadar etkisiz hâle gelmiştir ki, Melikşah, ölmeden sadece iki hafta önce, ona on gün içinde halifeliği bırakmasını ve Bağdat’ı terketmesini emreder. Melikşah’ın amacı, Muktekî ile Melikşah’ın kızının bir ittifak evliliğinden olma çocuklarını, yani beş yaşındaki torunu Cafer’i halifenin yerine geçirmektir. Yazık ki Melikşah verilen ültimatomun süresi dolmadan ölür ve iki yıl daha halife kalan Muktedî taze bir soluk alır. Bundan sonra da kendi tayin ettiği veliahdı Müstazhir bir sonraki halife olur.(2) Melikşah’ın, halifeliği Selçuklu soyuna bağlama çabasının, böyle bir birleşme için ilk deneme olmadığını anmak yerinde olur.
Benzer bir evlilik bağı, Tuğrul Bey tarafından da, bu sefer Tuğrul Bey Halife Kâim’in kızıyla evlendiğinde denenir. O zaman da bu girişim, Tuğrul Bey’in evliliğin ardından kısa bir süre sonra ölmesiyle boşa düşer.(3) Buradaki önemli nokta, bu çabaların, halifelerin Selçuklu sultanlarına bağışlamak zorunda kaldığı “Melikü’l-Meşrık ve’l-Mağrib (Doğu’nun ve Batı’nın Hükümdarı)”, “Muhyi’l-İslâm (İslam’a yeniden hayat veren”, “Melikü’l-İslâm ve’l-müslimîn (Müslümanların ve İslâm’ın hükümdarı)” unvanları hesaba katıldığında, kabına sığmayan bir hırs ve meşruiyet ihtiyacını göstermeleridir.
Selçuklu sultanlarının amacı, otoritenin kaynaklarından farklı olarak iktidarın kaynakları arasında varolan her türlü açıklığı kesin olarak daraltmaktır. Bunun, Nizamülmülk’ün Siyasetnameadlı incelemesinden daha açık bir beyanı olamaz. Bu inceleme, Selçuklu sultanlarının görev ve ahlakî sorumluluklarını sıralayan elkitabı biçiminde yazılmış ve Melikşah’a hitaben kaleme alınmıştır. Nizamülmülk, sultanı Sasani örneğinden mülhem, gücünü tanrıdan alan ve sadece ona karşı sorumlu olan, egemen hükümdar olarak resmeder.(4)
Müstahzir sahneye çıktığında, Selçuklu iç savaşı neredeyse iki yılını doldurmuştur. Dönemin bazı vakanüvislerinin Müstahzir’i bağımsız bir iradeye sahip karizmatik bir figür olarak tasvir etmeleri ilginçtir.(5) Müstahzir’in kendi siyasî ihtirasları olduğunu iddia etmeye eşit sayılabilecek bu bağımsızlığın bir örneği İbnü’l Cevzî tarafından kaydedilmiştir. Ona göre, Müstahzir, halife olduktan sonra Bağdat’ta Tuğrul Bey zamanında inşa edilmiş Medinetü’l-Tuğrul adındaki bir pazaryerinin yıkılmasını emretmiştir.(6) George Makdisi, dikkat çekici “The Topography of Eleventh Century Baghdad” (11. yy Bağdat’ının Topografisi) adlı çalışmasında çeşitli tarihsel kaynaklara dayanarak Müstahzir’in eylemlerinin öneminin üzerinde durur. Makdisi’ye göre, Medinetü’l-Tuğrul’un yıkılması, Melikşah döneminde inşa edilmiş ve pazaryerine bitişik bir camiinin, Sultan Camii’nin de yıkılmasını gerektirmiştir. Üstelik yıkımdan sonra, Müstahzir bu yere kendi ismini taşıyan bir duvar yapmayı tasarlar.(7)
Bu eylemlerde yapılacak çıkarsamalar bazı şeyleri ortaya döküyor. Halifelik makamına göz diken Selçuklu hırsının tarihini iyi bilen Müstazhir, halifeliğin gücünü canlandırma ihtirasına pekâlâ kapılmış olabilir. Dolayısıyla onun eylemleri, Makdisi’nin yerinde belirttiği gibi, tahta sahip olmak için öldürücü bir iç savaşa tutuşan Selçuklular nezdindeki gücünü arttığının göstergesi olan bir hamledir.(8) Yine de Müstahzir’in siyasî tutkularını abartmak akıllıca olmaz, çünkü onun halifeliği bir yılını doldurmadan iç savaş, onun Berkyaruk’u açıkça sultan olarak tanıdığı -iç savaşta Tutuş’u desteklediği söylenir- kesin bir nihayete erer.(9) Bütün bunları tamamlayan, Müstahzir’in halifeliğinin birinci yılında yazılan Müstazhirî’dir. Bu kitap, başka şeylerin yanında, dönemin siyasî iklimine ve -Gazali’ye göre, kitabı ısmarlayan ve kitabın ithaf edildiği- Müstahzir’in karşılaştığı duruma açılan bir penceredir.
Bu pencerenin merkezî siması, yine de, Gazali’nin kendisidir. İktidar ve otorite sorunları Müstazhirî’nin tam da merkezinde yer alırken, bizi Gazali’nin dur durak bilmeyen aklıyla, yazının izin verdiği kadarıyla, yüzyüze getirirler. Bu sorunları ele alışı, yaşadığı toplumun karşı karşıya geldiği ikilemlerin karmaşıklığını tam olarak açığa vurur. Yine bu ele alış, cevapları bir taraftan kendi bilincinin diğer taraftan sözcü olarak üstlendiği konumun kaçınılmaz taleplerinin emrettikleri arasında sıkışıp kalmış bir entelektüelin ikilemlerini de yansıtır. Kendinden önceki ulemâlar gibi, Gazali de, idealist ve realist tutumlar arasındaki en iyi dengenin nasıl yakalanabileceğini enine boyuna düşünmek zorundadır. Bu bağlamda idealizm, halifenin yeniden bütün ve dolayısıyla iktidar ve otoritenin kaynağı olduğu idealize edilmiş cemaat anlayışına geri dönüş için duyulan arzuyu anlatır. Buna karşı, realizm, tarihî değişimi kabullenerek başlar ve anarşi ihtimallerini ortadan kaldırarak, istikrarın korunmasını ve cemaatin birliğinin sağlanmasını hedefler. Ulemâ ise, siyaset-i şer’iyye metinlerinde tasvir edildiği gibi ve felsefe metinlerinin, diyelim ki Nizamülmülk’ünkinin, aksine bir eğilimi diğeri aleyhine meşrulaştırmaktan ziyade, daha çok bu iki yönelim arasında müzakere ve kabul edilebilir bir uzlaşma peşinde koşmuştur. Müstazhirî’de bu denge arayışı iki strateji etrafında örülmüştür: ilk strateji, cemaatin İslamî temelini sürdürmek için yerine getirilmesi ve uygulanması gereken asgari gereksinimlerin tespiti; ikinci strateji de cemaat içinde ulemâ’ya siyasî bir rol ve yer biçmektir.
Gazali’nin iç savaş konusunda Müstazhirî’deki suskunluğu değişik şekillerde yorumlanabilir. Bu, ulemâya pek de yabancı olmayan, yansız görünmek ve mağlup tarafı tutmuş olmanın sonuçlarından kaçınmasına izin veren, hanedanlar arası alışageldik mücadelelerde tarafsız kalmak tavrını yansıtabilir. Bu, Gazali “apolitik kalmıştır” demek değildir. Bunun yerine, bazı belli başlı konularda, bu konuda olduğu gibi, kendisini böyle göstermesi daha uygundur; ya da belki suskunluğu Selçuklularla halife arasında hâkim olan düzenlemeleri mutabakata erdirmekten doğan daha derin bir çelişkiyi yansıtır. Gazali’nin karşılaştığı sorular arasında şu tip sorular bulunabilir: Selçuklu iktidarının siyasî gerçekliği devam edecek mi? Edecekse, devam eden iç savaşın sonucuna bağlı olarak, süregiden varlığını nasıl meşrulaştıracak? Eğer bu devam etmeyecekse, alternatifler neler?
Müstazhirî’deki suskunluk, satır aralarında kendini gösterme ihtiyacı duyan bir tavır olarak okunmalıdır. Ancak bundan sonra Gazali’nin bu eserde ortaya koyduğu İslamî devlet kuramı anlaşılabilir. Geliştirilen kuramsal modelden bağımsız olarak, Gazali’nin kuramının creatio ex nihilo (yoktan varolmak) olmadığının akılda tutulması yerinde olur. Bu kuram, siyaset-i şer’iyye geleneğinin çerçevesi ve temel kabulleri içinde formüle edilmiştir. Gazali’ye gelene kadar, bu gelenek halifenin, Türk sultanlarının ve ulemânın arasındaki iş ilişkisinin etrafında şekillenerek oluşmuştur. Hem sultana hem de ulemâya yerine getirmeleri için yetki bahşeden halife, bu ikisinin kimliklerini devşirdikleri sembolik bir doruk olarak anlaşılır. Türk sultanları genelde ehli’l-hal ve’l akd(tayin ve azil yetkisini haiz olanlar) diye adlandırılırken, ulemâya ise, halifenin dinî otoritesinin bir uzantısı ve şeriatın de factokoruyucuları olmak bakımından, el ulemâ-u verasetü’l enbiyâ (nebilerin varisi) denilmiştir.(10)
Bu, Gazali’nin çağının siyasî gerilimleri için bir modus vivendi formülü aradığı bir iskelet görevi görmüştür. Yine de bütün bu müzakereler Gazali’yi Müstazhirî’yi yazarken etkileyen siyasî ortamın bir yüzünü temsil eder. Diğer yüzde ne olduğunu ise metnin başlığının diğer yarısı ele verir: Fezâihu’l-Batıniyye (Batınîlerin Rezaletleri).
Faruk Mitha
Dipnotlar
1. H. A. R. Gibb, “Al-Mawardi’s Theory of the Caliphate”, Stanford J. Shaw ve William R. Polk, ed., Studies on the Civilization of Islam içinde (Boston, 1962), s.151–65.
2. Bosworth, “Political and Dynastic History”, s.100–2.
3. Bu sürecin büyüleyici bir anlatımı için bkz.: G. Makdisi, “The Marriage of Tughril Beg”, International Journal of Middle East Studies, Sayı: 1 (1970), s. 259–75.
4. Nizam al-Mulk, Siyasat-nama, İngilizce çevirisi: Herbert Drake, The Book of Government or Rules for Kings(2. baskı. Londra, 1978), s. 9–13.
5. Bosworth, “Political and Dynastic History”, s.106–7.
6. G. Makdisi, “The Topography of Eleventh Century Baghdad”, Arabica, Sayı: 6 (1959), s. 290–305.
7. A.g.e., s. 292-5.
8. A.g.e., s. 303.
9. Bosworth, “Political and Dynastic History”, s.106–7.
10. G. Makdisi, “Authority in the Islamic Community”, G. Makdisi, ed., La Notion d’autorite au moyen age: Islam, Byzance, Occident içinde (Paris, 1982), s.122

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>