Fehim Taştekin ile Ortadoğu Üzerine

24 Aralık 2012 admin
İştirakî: Ben genel olarak Arap Baharı sürecinin tersten, bugünden başlayarak geriye doğru değerlendirmesini almak istiyorum sizden. Mısırdan başlayalım. Şimdi Tahrir eski yönetimini (Mübarek) devirdikten sonra Mursi’yi de kabullenmeyen bir canlılıkla devam ediyor. Kitleler hâlâ oradan çekilmiyor. Başlangıçta ellerinde ekmeklerle çıktıklarını görmüştük. Şu anki mevcut durum nereye doğru gider? Mursi’nin, Türkiye’nin rol model örneğine aday bir Mısır, bu eksende değerlendirmeler de yapılıyor (yerine doldurmaya dair). Ne kadar gerçekçi ya da değil?
Fehim Taştekin: Şimdi, şunu kabul etmek gerekiyor. Bir, siyaseten bu ülkenin normalleşmeye ihtiyacı var. Mübarek’in devrilmesi de bu ihtiyacın bütün kitleler nezdinde kabul gördüğünü, kabul edildiğini ve kitlelerin buna yanıt vermek için bir diktatörü devirdiğini, devirerek ortaya koyduğunu gördük. Bu normalleşme beraberinde şunu getirir doğal olarak: Oradaki Müslüman Kardeşler ve Selefî grupların da iktidarda karşılık bulmasını gerektirir. Doğal olan budur. Fakat Müslüman Kardeşler ve diğer Selefîler bu “devrim” sürecinde, (bu arada devrim kavramını her yerde kullanmam), epeyce zaman dışarıda kalmayı tercih ettiler. Hatta Selefîler daha da iktidara yakın bir çizgi takip ettiler. Bu bir kere Müslüman Kardeşler’e yönelik belirli bir algı oluşturdu, yani devrime omuz vermeyen ama devrime sonradan müdahil olup bu süreci çalan gibi bir yakıştırmayla karşı karşıya kaldılar. Bir şeyi peşinen kabul etmeniz gerekir derken, bir siyasal normalleşmede toplumun bütün unsurlarının siyasetin yelpazesinde payına düşeni alması, temsil esilmesi kendi rengini bulmasını kastediyorum. Bu son derece kaçınılmaz bir şey. Burada Müslüman Kardeşler iktidarına peşinen refleks duyulmasını anlamıyorum tabii ki… Yani burada bir norm olarak bunu önceden kabullenmemiz gerekiyor. Bu günkü sorunun buna tahakkuk eden bir tarafı var. Bu kitleler iki nedenle Müslüman Kardeşler’e tepki gösteriyor: Birincisi, Mursi’nin ve Müslüman Kardeşler’in dominant çıkmasından ve müzakereci yolu birazcık terk etmelerinden kaynaklanan; yani baskın olmalarından kaynaklanan bir neden var. Burada sorumlu Müslüman Kardeşler… İkincisi de Müslüman Kardeşler’in iktidarını kabullenmekten kaçınan, bunu kendine sindiremeyen kitlelerin refleksi var. İkisi birlikte nüksediyor. Tahrir’de olan birazcık da bu ve burada liberaller, solcular, eski rejim yanlıları da ortak bir ses bulabiliyorlar. İstismar edilen bir durum olabiliyor. Bu genel çerçevede olup bitenleri anlamak açısından söyleme ihtiyacı duyduğum şey bu… Şimdi o toplumun yapısında kuşkusuz farklı ideolojik şeyler var. Kökleri eskiye dayanan kamplar var. Bu kampların ve azınlıkların; yani dinsel azınlıkların Kıpti’lerin vs. yer alabileceği güçlü bir anayasal süreç bu ülkede gerçek anlamda Mısır’ı düze çıkaracak bir yoldu. Ama bu süreçler, yine iki nedenle kirletildi ya da halk desteklemedi. Birincisi, kurumsal yapının direnci yani eski rejim kalıntılarının kurumlar içerisindeki varlıklarını sürdüren bu kalıntıların bu süreçleri baltalayan hamleleri… (Yetki vardı çünkü ellerinde). İkincisi de meclisin çoğunluğunu elde etmiş, Kurucu Meclisi’nde hakeza çoğunluğunu elde etmiş İslamcıların kendi gündemlerini fazlasıyla dayatma çabası… İşin açıkçası orta yolu bulmak o kadar da kolay değil. Yani birisi kendi dünya görüşünü anayasada tamamen oturmasını, yer almasını istiyor. Öteki ise, bunu kendi varlığına tehdit olarak görüyor. İkisini bir araya getirmek için çok akıllı bir uzlaşı sürecinin işletilmesi, müzakere sürecinin işletilmesi gerekiyordu. Bu süreç işletilmedi. İşletilmediği için de liberaller, solcular, Hıristiyanlar Kurucu Meclis’ten çekildiler. Şimdi Kurucu Meclis’ten çekildikleri gibi bir de mevcut laik kurumsal yapı, bu meclisi feshetme tehdidinde bulundu. Yani bir dava açıldı ve Anayasa Mahkemesi bu meclisi muhtemelen feshedecek. İslamcılar kendi renklerini epeyce kapsayabildikleri bir anayasa taslağının tamamen çöpe atılmasını önlemek için de Mursi olağanüstü yetkilerle kendini donattı ve bu süreci sağlama almaya çalıştı. Ama bunu yaparken yani bir taraftan şunu söylüyor: “Evet, ben eski Mübarek uzantılarının bu süreci baltalamasını engellemek istiyorum” diyor. Bu son derece haklı bir çıkış ama bunu yaparken de kendisine, kendisini Mübarekleştiren bir sürecin de önünü açmış oluyor. “Geçici yetki” diyor ama bunun geçici olup olmamasını kim garanti edecek?
İ: Refleksler herhâlde bunun üzerinden geliyor. Yani bu, “Mübarek sürecinin bir benzeri dönemine yeniden giriyoruz” refleksi mi?
F.T.: Evet. Bu refleks, muhalefetin haklı refleksidir ama muhalefetin burada bu sürece “nasıl daha olumlu bir katkıda bulunabilirim” diye de kendisine sorması gerekiyor. Yani muhalefet haklı ama muhalefetin de Mursi’nin işini kolaylaştıran bir yol izlemesi gerekiyordu. O da olmadı. Her iki tarafta da uzlaşma kültürünün eksikliğinden kaynaklanan çok ciddi bir sorun var. Yani müzakere etmek, herkes tamamen istediğini alamaz bu süreçte. Herkesin bir adım ileri, bir adım geri atarak bir noktada buluşması gerekiyor. Şimdi Hıristiyanlara bir takım haklar veriliyor. Mesela Hıristiyanlar ve Yahudilerin kabul ettikleri değerlerin anayasanın da kaynağı olduğuna dair bir madde var. Bu, Hıristiyanları memnun eden bir madde ama aynı şekilde Selefîleri de memnun edebilmek için Şeriatın da yasamanın kaynağı olduğu (ki eski anayasada da bu vardı) söylenmeli. Hiç bir şey değişmedi. Değişen başka bir şey var: Onları da memnun etmek için ilave bir madde daha ekliyorlar. Orada da kritik olan şey şu: İslam ulemasının kabul ettiği doktrinlerin ve Şeriatın genel kurallarının, oradaki Şeriata atıf yapan yani kaynağın temelini oluşturduğu vurgusu var ve El Ezher ulemasına danışılması gerektiğine dair anayasa maddesi var. Bunlar çok kritik şeyler. Belli ki bunlar, Selefîleri ve İhvan’ı memnun etmek için konmuş maddeler… Ama bu maddelere karşılık, örneğin kadın haklarıyla ilgili vs. güçlü ifadelerin olmadığı bir metin ortaya çıkıyor. Liberallerin, solcuların itirazları var. Onların da kaygılarını karşılayacak bir düzenleme gerekiyor. Belki de bunların hiçbirisinin anayasaya girmemesi gerekiyor. Daha basit, daha anlaşılır, daha kuşatıcı bir metin olması gerekiyor. Detaylı anayasa daha fazla çatışmayı beraberinde getirebilir. Yol yanlış belki de… Bu kadar detaya giren El Ezher’i garantiye alan ve ona vurgu yapan, bağımsız bir kurum olduğunu belirten bir maddeye belki hiç gerek yok. “Sünni Ulema” diye bir maddeye hiç gerek yok. Bunlar ayrıştıran ve toplumu bölen unsurlara da dönüşebilir. Hâlbuki anayasanın daha kuşatıcı ve daha ilkesel, daha tepeden bir belirleyici özgürlükleri garanti altına alan basit bir metin olması gerekiyor. Bundan uzaklaştıkları anlaşılıyor ve bundan uzaklaştıkça da çatışmanın derinleştiğini görüyoruz.
Sorun buradan kaynaklanıyor. Şimdi, Mursi Firavunlaştığında bu sorunun yanıtını hemen şimdi “evet Firavunlaştı” diye veremeyiz. Ama potansiyel olarak yönelim var mı? Evet var. Türkiye’nin yaşadığı süreçleri çok andıran bir yapısı var. Yani AK Parti iktidarının da ilk üç-dört yılında, beş yılında özgürlüklerle ilgili inanılmaz bir takım şeyler yaşandı, açılımlar yaşandı ama bugün öyle bir noktaya gelindi ki hiçbir şeyi konuşamaz hâle geldik. Yani inanılmaz bir baskı oluştu. Hangi dizinin nerede yayınlanacağından ya da yayınlanmayacağından tutun da kimin nerede yazması gerektiğine varıncaya kadar müdahale eden bir başbakan profili ortaya çıktı. Şimdi orada Mursi devrimi ilerletmek, süreci ilerletmek ve anayasayı orada çıkarmak, siyaseti normalleştirmek için böyle bir yetki kullanıyor ama başka örneklere baktığınız zaman; bir adım sonrasına baktığınızda da, bunun yeni bir Mübarek olarak karşımıza çıkmayacağının garantisi yok. Mursi burada yanlış bir hesap yapıyor, Türkiye’de yapıldığı gibi… Yani %51 benim oyum var, çok sağlam örgütsel bir tabanım var, bu tabanı mobilize edebilirim, bu tabanı bir karşı güç olarak sokaklara dökebilirim ve halk benim yanımda… Şimdi bu, normalleşme diye çerçevelendirdiğimiz bir süreci karşılayan ve bu sürecin anlamlı kılınmasına yardımcı olan bir argüman değil. Çünkü siz bir sistemi yeniden kurmaktan bahsediyorsunuz. Bu yeniden kurma eğer toplumun bütün katmanlarını kuşatamıyorsa hiçbir anlamı olmayacaktır ve çatışmanın temelini oluşturacaktır. Barışın ve uzlaşının değil, çatışmanın temelini oluşturacaktır. Mısır’daki tehlike biraz bu…
İ: Hâkim süreç içerisinde, belki Tunus biraz daha ağır basıyor gibi görünebilir ama Mısır’ın ayırt edici yanı, Libya’dan ya da diğerlerinden bir köprü olarak Osmanlı’dan, İskenderiye’den geliyor olması… Bugünkü süreçte diğerleri, o diktatöryal yapılardan sıyrıldıktan sonra yerine geleni benimserken, buradaki karşı duruşu o köklerden mi alıyor yoksa bir aydınlanma süreci mi yaşanıyor genel olarak? Yani biz genelde baktığımızda ardı ardına gelen bu süreç içerisinde artık eskisi gibi yönetilmek istemeyen bu toplulukların yerine bir alternatif yaratma doygunluğunda, yetkinliğinde olmasa da onu reddetme gibi bir çıkışı gösterdiğini görüyoruz. Mısır diğerleriyle, o domino süreci içerisine giren diğer ülkelerle böyle bir ayrılık gösteriyor…
F.T.: Şu kesinlikle doğru: rejim yıkmak kolaydır. Ama kurmak zordur, nasıl kurduğun çok daha önemli ve kritiktir. Kurucu olmak daha zordur. Şimdi burada, kendiliğinden oluşan bir refleks var. Yani bu refleksin kendi iç dinamikleri var doğru ama bu iç dinamikler, bir formülasyonu olan, programı olan, ne istediğini net olarak ortaya koymuş bir liderlikten ve bir hareketten yoksun… Yani çok temel sorun, bugün yaşadığımız sorun budur Mısır’da…
İ: Belirleyici bir irade yok.
F.T.: Belirleyici bir irade yok. Sadece bir şeyi yıkma hedefiyle birleşmiş fakat birbirinden çok farklı kitleler bütünü görüyoruz. Şimdi bunlar biraraya gelmeyi başardılar yıkmak için… Ama kurmak için biraraya gelemiyorlar. Temel sorun burada. Şimdi Mısır’ı diğerlerinden ayırt eden, Mısır’ın daha kurumsal bir yapıya sahip oluşu. Ordusuyla, bürokrasisiyle, bir takım sivil örgütleriyle… Burada sivil toplum geleneği topluma nüfus etmiş, toplumun çok daha iç içe geçtiği bir yapı içerisinde eskiden beri var. Müslüman Kardeşler Örgütü geçen yüzyılın başından itibaren o topraklarda varlığını göstermiş; sadece bir fikir hareketi değil, aynı zamanda sosyal yardımlaşma, eğitim, hatta sendikalaşma gibi…
İ: Oradan soruyorum hocam, mesela süreç başlamadan önce ciddi işçi direnişleri yaşanıyordu.
F.T.: Evet işin doğrusu, eğer mesela o sendikalar; işçi sendikaları, aynı zamanda eğitim sendikaları, farklı alanlardaki sendikalar vs. bu sürece girmeseydi Mısır’da sistemi kilitlemek ve Mübarek’i istifaya zorlamak mümkün olmazdı. O sendikalarda Müslüman Kardeşler’in de önemli bir üstünlüğü olduğunu da unutmayalım. Yani hiçbir şeyi tamamen birine mal ederek, “onun sayesinde oldu” diyerek izah etmek o kadar kolay değil. Yani bir, sendikalar bu işe girmeseydi Mısır’da Mübarek Rejimi devrilemezdi. İki Müslüman Kardeşler de bu işe girmeseydi kolay kolay bu rejim devrilemezdi. Yani Müslüman Kardeşler sonradan girdi oyuna ama oyunun puanını değiştirdiler devrimciler lehine, öyle söyleyeyim. O nedenle “Müslüman Kardeşler geldi devrimi çaldı” gibi çok peşinen yargılayıcı söylemlerden şimdilik uzak durmayı tercih ediyorum. Bu önümüzdeki süreçlerde; anayasayı yazım süreci, seçim süreci, hükümetin kuruluşu gibi henüz her şeyin başında olduğumuz bu süreçlerden ne çıkacağına bağlı… Müslüman Kardeşler’in ne kadar uzlaşmacı, ne kadar kucaklayıcı, kapsayıcı bir politika izleyeceğine bağlı… Eğer iktidarlarını perçinlerler de daha sonra dışlayıcı, hükmedici ve yargılayıcı bir yönteme yönelirlerse o zaman devrimi gerçekten çalmış olacaklardır. O zaman onu, o dönem geldiğinde konuşuruz. Şimdi sadece Mübarekleşiyor mu, diktatörleşiyor mu sorularının arkasındayız. Burada Mısır devlet olarak diğer Arap ülkelerinden daha farklı bir şekilde kurumsal bir yapıya ve toplumsal örgütlenmelere sahip olması, önemli avantaj ve üstünlük sağlıyor. Yani şunu biz gördük: Rejim tamamen kontrolden çıkacağı bir noktada ordu devreye girdi ve Mübarek’e “tamam artık bırak” dedi. Yani ordu orada bir şekilde yönetimi devraldı. Burada Türk Ordusu’na benzer kurumsal bir ordu yapılanması görüyoruz. Bu hem iyi, hem kötü… İyi tarafı, süreçler tamamen kontrolden çıktığı anda bir sigorta olarak devreye giriyor. Kötü tarafı da vesayet sistemini sürdürüyor. Henüz devrimciler diyelim, kendi aralarında bir kavgayı verirken belki bir aşama sonrasında asıl vermeleri gereken kavga bu vesayet sistemi ile ilgili olacaktır. Çünkü ülke ekonomisinin yaklaşık %17’si tamamen ordunun tekelinde… Yani ordu orada, petrolle iştigal ediyor, su işiyle iştigal ediyor, süt üretiyor, ekmek üretiyor, ekmek fabrikaları var. Ordunun girmediği hiçbir ekonomik alan neredeyse kalmamış. Bütün emekli generallerden tut da, muvazzaflara kadar hepsi bu sektörün içerisinden kendine yer edinir. Bu ekonomik pastanın bölüşülmesi, dizayn edilmesi ya da kontrol edilmesi burada sağlıklı bir sistem kurmak için asıl kritik aşama olacaktır. Henüz buralara kimse gelmedi. Henüz işin başında, suyun başında kavga çıktı. O zaman Müslüman Kardeşler iktidarı orduyla ne kadar uzlaşacak, orduyu ne kadar geriletecek? Şimdi Mursi mesela, en önemli hamlesini hatırlarsanız; Sina Yarımadası’nda, Selefiler bir takım silâhlı eylemlere kalkıştığında (Gazze Sınırı’nda, Refah’ta başladı), Mursi buradaki güvenlik zafiyetini ve istihbarat zafiyetini bir koz olarak kullanıp Askerî Yüksek Konseyi’nin başkanını, diğer bir takım kilit isimleri, istihbarat şefini vs. uzaklaştırarak vesayette bir tırpanlamaya gitti. O fırsatı iyi kullandı, oradan elde ettiği güçle biraz ayağını sağlama aldı ve Anayasa Mahkemesi’nin kurucu üyesinin feshetme ihtimaline karşı da yine Gazze’de sağladığı ateşkesle uluslararası alanda ve Arap dünyasında kazandığı prestiji kullanarak deklarasyonu yayınladı, eline bir “demir yumruk” geçirmiş oldu. İki fırsatı da çok iyi değerlendirdi. Şimdi dediğim gibi, burada vesayet sistemi ne kadar gerileyecek, ne kadar sivil alan açılacak onu zaman gösterecek. Ama endişelenmek için de ciddi nedenlerimiz var.
İ: Peki, bu noktada İsrail’e bir geçiş yapayım. Yani bu Gazze saldırısından sonra ateşkes ilân edilmesi ile ilgili… Bunu biraz ABD merkezli bir yerden, zaman dilimi açısından, paralellik açısından söylüyorum. Mesela Pentagon’da bir operasyon çekildi, orada bir askerî yönetim ile ilişkili… Hemen seçimin ardına geldi… Bence saldırı da İsrail tarafından yapıldı. O da zamanlama olarak seçimi bekleyip ardından yapılan bir şeydi. Komplo teorisi gündemleşmiştir. Bunu birleştirip bir art arda değerlendirme yapıldı. Hakikaten o merkezin o zaman dilimi içerisinde olmasının bunların art arda gelmesi tesadüf mü, bir rant var mı? İsrail bu seçimlerin geçmesini bekleyip, sonrasında…
F.T.: Şimdi bu hem İsrail’deki seçimlerle, hem Amerika’daki seçimlerle ilintili bir saldırı planı olabilir. Yani 2008’de Gazze’deki Dökme Kurşun Operasyon’u da hakeza hem Amerikan seçimlerine denk getirildi hem de İsrail’deki seçimlerin öncesine denk getirildi. Yani İsrail’deki liderler, İsrail’deki hâkim psikolojiyi, güvenlik mitini çok iyi kullanıyorlar. Seçim öncesinde bunlar işe yarıyor. Şimdi Amerikan seçimlerinin öncesine denk gelmesinde ise ilginç olan şudur; ilk saldırıda yani 2008’deki saldırıda, Obama yönetimi belki Ortadoğu’da daha cesur adımlar atmaya niyetliyken birden bire, bir oldubittiyle, İsrail’in yaşattığı oldubittiyle, kendi gündemini kaybetti. İsrail orada, Amerikan yeni başkanının bu saldırıyla birlikte desteğini garantilemiş oldu. Şimdi Obama’nın İsrail yönetimiyle sorunları olduğunu biliyoruz. Yani birbirlerinden haz etmediklerini biliyoruz. Ama Amerikan kurumsal yapısı da İsrail’in güvenliğini garanti eden bir politikaya sahip ve bunu açıkçası öyle hiçbir başkan şimdiye kadar çok fazla değiştiremedi. Ama bir nüans var. O nüans da Obama burada bir barış sürecini ilerletme çabası içerisinde. Bunu en fazla baltalayan da İsrail yönetimidir. Şimdi yine bir oldubittiyle, bu sefer Gazze’ye yönelik saldırıda oldubittiyle, Amerikan başkanının ikinci bir dönemini de ipotek altına almış oldu İsrail. Yani İsrail burada Amerikan yardımlarının ve Amerikan desteğinin sürebileceği bir psikolojik ortam yarattı ve Obama istemeye istemeye İsrail’in arkasında durdu, durmak zorunda kaldı. Öyle bir intihar politikasını da dayattığı için BM’de Filistin’in statüsü yükseltilirken Amerika iki tane ada devlet ile birlikte ret yasasını getirmek zorunda kaldı. Yani Amerika izole etti BM’de… Şimdi Gazze saldırısını, bu kadar İsrail yönetimine angaje olmasaydı, arkasından daha rahat davranabilirdi. Ama davranamadı ve sanki İsrail yönetiminin esiri pozisyonuna düştü. Bu Amerika açısından bir trajedidir. Sonuçta aslında Amerika’nın Ortadoğu’daki tüm prestiji iyice aşınıyor. Bunun bir sebebi de İsrail’in politikalarını verdiği tek taraflı ve sarsılmaz destek. Ama bu işin, bu saldırının başka bir boyutu var bence. Yani bunlar doğru. İsrail birden fazla hedef güdüyor. Birden fazla kuşu hedef alıyor. Hem içeride kamuoyunu mobilize ediyor kendi güvencesiyle, kendi sandığını garantiye alıyor; hem Amerikan desteğini garantiye alıyor dediğim gibi… Burada ayrıca Arap Baharı’yla oluşan İsrail’in güvenliğini ve geleceğini bir şekilde riske eden bütün gelişmelere karşı da “ben buradayım, benim vurucu gücümü hesaba katmak zorundasınız” mesajı veriyor. Yani Mursi’ye de ayar çekiyor, diğer Ortadoğu liderlerine de ayar çekiyor. Bir başka şeyi yaptı o da; İran’a saldırdığı takdirde bölgedeki unsurların Hizbullah gibi, Hamas gibi unsurların ne kadar kapasitesi var bunu görmek istedi ve de savunma sisteminin “demir kubbe” dedikleri o savunma sisteminin zafiyetleri nelerdir, bunu görmeye çalıştı. Şimdi ikisi ortaya çıktı: bir; Hamas’ın elinde Tel Aviv’i vuracak füzeleri var, herkes gördü. İki, bu füzelerle nerede, Hamas’ın demir kubbeyi nasıl deldiğini, delebileceğini gördü. Şimdi o zaaflarını giderecek ve İran’a karşı Ortadoğu operasyonunda ön savaş yapmış oldu. Çünkü İsrail siyasî aklı, İran’a eninde sonunda saldırmayı kafaya koymuş durumda. Yani henüz buna cesaret edemiyor, henüz Amerika’yı buna ikna edebilmiş değil. Ama bir gün o noktaya gelineceğini düşünüyor. Sekiz ay sonra, bir yıl sonra, iki yıl sonra buna kendileri sürekli tarih koyuyorlar, o nedenle söylüyorum. İran’ın nükleer silâh geliştirme kapasitesini (-ki böyle bir şey yok), tehdit ve tehlike henüz ortada yok ama İran’ın kapasitesine ilişkin bir takım öngörülerle bir saldırı planı ya da bir saldırı takvimi koymaya çalışıyorlar. Bunu kullanıyorlar da tabiî ki… Yani “İsrail hep tehdit altında” argümanıyla uluslararası toplumu kendi arkalarında tutmanın bir yolu olarak bunu hep kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar.
İ: Çok nötr bir yerde mi kaldılar İsrail tarafından? Yani bu süreci biz böyle işleteceğiz ve eninde sonunda buraya gidecek mi? Burada bir müdahil olmaya başlayacağı zamanlarda Türkiye çok arıza çıkarır pozisyonunda olmaz gibi mi?
F.T.: Bu süreyi çok da kale aldıklarını söyleyemem. Yani Türkiye ile konuşurken Amerika ile konuşuyorlar. Yani önce Amerika ile konuşuyorlar, Amerika konusunu Türkiye ile… Ne yapacaksa Amerika yapsın. Çünkü Türkiye belli krizler yaşasa da sonunda Amerika ile kafa kafaya gelmek istemeyecektir ve Amerika’nın Türk siyasetindeki belirleyici etkisi sürmeye devam edecektir. İsrail’in güvencesi ve garantisi budur. Şimdi biz Kürecik’e niye radar kurduk? Kürecik’e radarı İran’a karşı kurduk. Amerika istedi de kurduk. Yani Türkiye’nin saldırı tehdidi altında olduğunu kim söyleyebilir? Hiç kimse söyleyemez. Bu radar kuruldu, şimdi Patriotlar geliyor ve Patriotlar da radarın bir parçasıdır. Radarın varsa Patriot’un da olur. Birisi avcıdır, ikincisi de radardır, adı üstünde… Kalkan iki şeyden oluşur. İkisi birlikte olmadığı zaman kalkan olmaz. Şimdi Amerika kalkanını Çek Cumhuriyeti’ne ve Polonya’ya kuracaktı, orada arıza çıktı. Polonya’da avcılar, Çek Cumhuriyeti’nde de radar olacaktı.
İ: Yani Patriotlar’ın geliş nedeni, Suriye’den Türkiye’ye yönelik bir saldırı beklentisindense Tahran’dır…
F.T.: Asıl nedeni NATO’nun kafasında olan. Türkiye’nin kafasında olan ise her ikisi birliktedir. Türkiye burada iki şeyi birden yapıyor. Bir; radarı kurduğunuz zaman hedef hâline geldiniz. Yani radar Türkiye’yi hedef yapar ve yaptı. Olası bir İsrail saldırısında İsrail’i koruyacak olan bu radar aynı zamanda İran’ın da hedefidir. Çünkü savaşın bir parçası hâline gelecektir. Buna karşı siz bir caydırıcı güç olarak bir gerçekliğe ihtiyacınız olacaktır. İkincisi Suriye krizi Türkiye’nin güvenlik ve savunma kapasitesindeki zafiyeti ortaya çıkardı. Şimdi uçak düştü, Türkiye bir şey yapamadı, sınırda birtakım bir şeyler oluyor, Türkiye bir şey yapamadı. Zaten yapmaması gerekiyor, bana sorarsanız. Çünkü burada bizim hatalarımız var. Yani Türkiye önce kendi politikalarını sorgulamalı ondan sonra Suriye’nin yaptıklarını. Burada bizim hatalarımız konuşulmadan sadece Suriye’yi konuşamayız. Burada ciddi bir algı oluştu içeride… Suriye karşısında Türkiye aciz… Şimdi bu algıyı yıkmak için böyle bir işi NATO’ya havale etme ve krizi NATO’nun krizine dönüştürme politikası izliyor hükümet. Hâliyle buradan iki net sonuç çıkacaktır: Birincisi Türkiye’nin böyle bir savunma kapasitesi var, NATO çerçevesinde vardır, bu bir caydırıcı etkiye sahip olacaktır. İkincisi de bu caydırıcı etki Suriye toprakları üzerinde de etkisini gösterecektir. Yani bir korunaklı alanın daha rahat bir şekilde muhaliflerin kullanımına sunulacağı anlamına gelir. Muhalifler o bölgede Türkiye sınırları içerisinde bu sınırların önemli bir kısmında da Türkiye’nin Kürt tehdidi olarak çerçevelediği başka bir sorun yatıyor. Bu sınırlar boyunca muhaliflerin daha rahat hareket edebileceği, korunaklı bir şekilde alan bulabileceği bir durum ortaya çıkarılacaktır. Burada bir tampon bölge var zaten. Türkiye angajman kurallarını değiştirerek bir tampon bölgeyi bir şekilde oluşturdu. Bu oluşan tampon bölgenin çok daha korunaklı hâle geleceği bir senaryo üzerinde durulabilir. Bu tehditler bir senaryonun parçası olabilir. Saldırı amaçlı değil dense de sonuçta Suriye’den bir tehdit var mı? Tehlike var mı? Yok. Suriye’nin Türkiye’ye savaş açma gibi bir iradesi var mı? Yok. “Buna neden ihtiyaç duysun?” diye insan soruyor. Yani siz bunu kışkırtırsanız, siz bir savaşın çok ciddi anlamda unsuru, savaşın bir tarafı hâline gelirseniz, bu tehlike belirir. Tabiî o zaman şunu sormak lâzım: Hakikaten Türkiye böyle bir tehlikenin içine kendini sokuyor mu, savaşın ciddi anlamda tarafı mıdır? Bu soruyu sormak gerekiyor. Elbette bir savaş var ve Türkiye bu savaşın tarafı hâline gelmiştir. Ama Suriye’de mevcut pozisyon Türkiye’yi bu anlamda bir füzeyle şunla bunla tehdit etme pozisyonu değil. Çünkü Suriye bunu yaptığı takdirde intihar etmiş olacaktır. Her ne kadar Türkiye bu savaşın bir tarafı hâline gelmiş olsa da Suriye’deki yönetim kendi geleceği açısından, sistemin ve ülkenin kendi geleceği açısından böyle bir çılgınlık yapmadı ve muhtemelen yapmayacaktır.
İ: Burada Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürt politikasında PYD ile kurduğu ilişki ile Suriye’deki PYD ilişkisi arasında çelişkili bir hâl var. Mesela PYD hakkında söylenen güçlü bir milis kuvvetinin olduğu biliniyor. Aynı zamanda, son zamanlarda ne kadar tutarlıdır bilmiyorum ama bir özyönetim politikasını orada işletmeye çalıştığı, hatta daha ileri gidip buradaki özerklik tartışmalarıyla işleyen politikanın paralellik arz ettiği Suriye-PYD-PKK dayanışması çok daha organik bir ilişki olduğu… Ama mesela Türkiye burada politika izlerken aslında PYD ile daha uzlaşmacı bir politika izlemesi gerekli mi? Siz de söylemiştiniz galiba, “Evet doğru olan buydu ama bu örselendi. Yanlış bir politika olarak izlendi”. Üstelik sebep ne yani sadece PKK ile…
F.T.: Şimdi burada Türkiye hemen hızlı ve çabuk bir şekilde güvenlikçi politikanın etkisi altına girdi. Yani bu Türkiye’de böyle güçlü bir damar var. Bu damar birçok sivil inisiyatifi ve açılımları da ters düz edebiliyor. Aynı şeyin Suriye’de de bir klasik devlet refleksi ile alt üst olduğunu gördük. Yani burada Kuzey Irak’taki, hatta neredeyse fiilen bağımsız devlet gibi davranan bir yapıyı çok aşağılayarak inkâr eden, yok sayan bir politikadan vazgeçiyor, onu stratejik ortak hâline getiriyor, bir tarafta onun gibi çok daha özerklik istemeyen ama yerinden yönetim konusunda talepleri olan daha uzlaşılması kolay bir yol izleyen PYD’yi dışlıyor. Şimdi bunu yaparken birincisi kendisiyle çelişiyor, yani çifte standarda düşüyor, ikincisi de Suriye politikasında izlediği yolu kendi kendine çürütmüş oluyor. Suriye’de bir diktatöre karşı halkların yanında olduğu söylemini Suriye politikasının temel ekseni hâline getiriyor ama bu diktatörden en çok zulüm görmüş olan Kürtlerin haklarını garanti edecek herhangi bir açılıma da izin vermiyor. Vermediği gibi, “orada fiilî bir durum yaratırsanız ben bunu önlerim” diyerek de askerî tehditte bulunuyor. Şimdi Suriye’deki Kürtlerin politikası da şu; daha önce kurulan rejimler karşı karşıya geldiler, ağır bir bedel ödediler, rejimin öldürücü gücünü biliyorlar, yok edici gücünü biliyorlar ve burada başka bir taktik izliyorlar. “Kentlerimizi koruyacağız” diyorlar. Ne Suriye Ordusu girsin ne de diğer muhalif ordular girsin. Şimdi ikisinden biri girdiğinde ötekinin de saldırıya geçmesiyle savaş alanına dönüyor ve büyük bir yıkım yaşanıyor. O nedenle Kürtler stratejik bir tercihte bulundular. “Burada ben kendi sahamı her iki gücün de kontrolünde istemiyorum” dediler. Yani Kürtlerin son yıllardaki en akıllı, en zekice politikalarından bir tanesi… Bu politika Kürtleri Esat’çı yapmaz, bu politika Kürtleri de Özgür Suriye Ordusu’nun ya da diğer muhaliflerin düşmanı yapmaz. Şimdi Özgür Suriye Ordusu ve Suriye Ulusal Konseyi, Türkiye’nin patronajlığında bulunan konsey, Kürtlerin haklarını garanti edecek bir söylemden oluşturmaktan kaçındılar. Kaçınınca hâliyle Kürtler ayrı bir yapılanmaya gitti. Bunun sebebi Türkiye… Yani eğer Suriye Ulusal Konseyi Kürtleri daha çok kuşatabilseydi, Türkiye Kürtlere bu anlamda daha faza hamilik yapabilseydi o zaman Kürtler belki de ayrı bir yapılanma olarak ortaya çıkmazlardı. Şimdi hem garanti vermiyorsun hem de ortaya çıkan yapıyı tepelemeye çalışıyorsun. Bu olmaz, bu çelişkidir. Yani burada PYD kendisi çatı bir örgüt kurdu, diğer 14-15 Kürt parti, Kürt Ulusal Konseyi’ni kurdu. Ayrı bir çatı hâline geldi ve sonra burada Kürt bölgesinde bir iç çatışmayı; Kürt’ün Kürt’le çatışmasını önlemek için de Barzani’nin arabuluculuğu ile bir şura oluşturdular. Kürt Yüksek Konseyi oluşturdular. Şimdi bu konsey, bir de Halk Koruma Komiteleri diye, orada durumu idare eden bir yapı oluşturdu. Tabiî sadece PYD’nin milis gücü olduğu, daha mobilize bir güç olduğu için ve daha resmî olduğu için (yani söylenilenin aksine halk desteği de var), halk desteği olduğu için buradaki o yapılar da dominant hâle geldi. Şimdi PYD halkın tek başına yaptığı işi yüzde 50-50 paylaştı. Diğer partiler de bu anlamda bir etkinlik gösterdiği takdirde oradaki durum birazcık daha farklı olabilir. Tabiî ki PYD burada fikir oluşturmakla, ortaklığın ruhuna aykırı davranmakla suçlanıyor. Bunların doğruluk payları da vardır. Ama PYD’ye de sorduğunuzda diyorlar ki: “bu işleri kim yapacak? Hadi sizde bir katkı sağlayın, diyoruz katkı sağlamıyorlar. Benim milis gücüm var ben bunu sağlıyorum. Onlar da gelsin katılsınlar, henüz yanıt vermiyorlar, aylardır bekliyoruz” diyorlar. Karşılıklı suçlamalar var. Ama Kürtler bir şeyi başardılar, burada birlik oldular ve bu birliği sağlayan akil adam olarak da Barzani var. Türkiye Barzani’nin nüfuzunu kullanarak burada PYD’nin elemine edilmesini, minimize edilmesini istiyor. Ama Barzani bunu yapabilecek güçte değil. Barzani bu çatışmanın içerisine girmeyecektir. “Girmem” diyor zaten. “Ben yeniden Kürt’ün Kürt’le çatıştığı herhangi bir oyunda olmam” diyor. Hâliyle burada PYD’yi elemine etmek kolay değil. Yani herhangi bir başka Kürt partisini elemine edebilirler, çok büyük arıza çıkmaz ama PYD’yi elemine ettikleri takdirde savaş çıkar. Barzani bunu biliyor. PYD’de de Barzani olmadan fazla uluslararası varlık gösteremeyeceğini biliyor ve Barzani’nin buradaki rolünün inkâr edilemez bir rol olduğunu kabul ediyor. Hâliyle iki yapının uzlaşması kolaylaştı. Burada onun dışında kalan Türkiye oldu. Yani orada ister istemez, Türkiye istese de istemese de bir Kürt devleti oluşacaktır. Bu devlet, yıllar sonra Türkiye’nin Kuzey Irak’a yaptığı gibi Türkiye tarafından da benimsenmek zorunda kalınacaktır. Ama neden bir on yıl daha bu çatışmacı, güvenlik penceresinden bakan ve sınırlarımızı bu şekilde riskli hâle getiren bir politikada Türkiye ısrar ediyor? Bunu önleyemeyecek çünkü… Amerika burada bir şey yaptı. Suriye Ulusal Konseyi, Kürtleri içine almadığı için bu konseyin üzerini çizdi. Onun yerine doğuda Suriye Ulusal Konseyi’ni kurdurttu. Bunun iki nedeni vardı: Bir, orada Kürtler yok. İkincisi, sağdaki insanların temsilcileri yok. Yeni koalisyon kuşkusuz her iki hedefe de ulaşabilmiş değil. Ama inisiyatifin Türkiye’den başka bir alana kaymasının nedeni, Amerika’nın Kürtlerin haklarının verilmesi konusunda attığı daha ileri bir adımdır. Demek ki burada Suriye rejimi yıkılırsa, Kürtler burada bir faktör olarak oyun tahtasında yer alacaklar. Türkiye de bunu hazmetmek zorunda kalacak. Engelleyemeyecek, hazmetmek zorunda kalacak ama ne zamana kadar. Bir başka şey; eğer PYD’yi bu anlamda gözdağıyla karşısına almasaydı, PYD’ye yardım etseydi, Türkiye’deki Kürt sorunu çözümünde de çok büyük bir avantaj elde edecekti. Çünkü sonuç itibarıyla PYD ideolojik olarak PKK ile aynı şeyi paylaşıyor. Organik bağı yok. Ama ideolojik bir havuz düşünün ve Öcalan’ın onlar üzerindeki çok belirleyici bir etkisi olduğunu da görmek gerekiyor. Türkiye’de iki bin küsur kişinin yargılandığı KCK yapılanmasının pratiğini PYD yapıyor şu anda. Şimdi bu bize bir ilham verebilir. Yani Kürt sorunu çözümünde eğer Kuzey Iraklı Kürtler ile barıştık, bu çok güzel. Suriye’deki Kürtlerle de barışırsanız buradaki çatışma potansiyeli düşer. Uzlaşma potansiyeli öne çıkar. Türkiye’deki siyasî aklın yaptığı hata budur bence.
İ: Rusya’nın Suriye politikası… Röportajlarınız var bu konuda. Orada; Rusya’nın Suriye’nin arkasında durması gerek. Ama belirleyen, kendi içerisindeki Müslüman topluluklar… Türkiye bu politikada Suriye üzerinde bir bölünme elde edilirse, Tahran’dan Şam koparılırsa diyorsunuz… Aynı politikanın kendisi üzerinde de oynanacağını düşünüyor. Bir başka yaklaşım; çeşitli çevrelerde bunun çok gerçekçi olmadığını, kendisinden çok emin fakat Akdeniz’de hâkim olma hamlelerinden doğuyor.
F.T.: Şimdi ilkten başlayalım. Önemli bir faktördür Tarsus Üssü’nün olması Rusya açısından ama mutlak belirleyici değildir. Kırgızistan’da Kırgızlar Amerikalılara üs verdiklerinde Ruslar “ne oluyor ya!” falan dediklerinde o sırada dövüş verdiler. Birbirine yakın iki tane üs var. Birinde Amerikalılar var, birinde de Ruslar. Şimdi siyasî hukuk açısından Ruslara Kırgızistan’daki üs düştü. Daha yakınlar, daha tanıyorlar, dillerini biliyorlar, kültürlerini biliyorlar vs. ve Amerikalılar tonlarca mesai kat ediyorlar Kırgızlarla birlikte olabilmek için ama Ruslar bir-iki hamle ile Amerikalıların kat ettiği mesafeye rağmen kat edebiliyorlar. Şimdi Ruslara da Suriye’de “sen Tarsus Üssü’nü kullanmaya devam edebilirsin” garantisini verebilirler. Eğer Esat rejimini devirmek istiyorlarsa, devirebilir. Mesele sadece Tarsus üssü olsa, Rusya’ya bir takım garantiler verildiğini de sanıyorum. Yani pazarlık konusu edildiğini sanmıyorum. Ama Rusya dışarıdan müdahale ile rejim değişikliğine bir devlet politikası olarak inkâr ediyor. Bunu reddediyor. Yani Balkanlarda bu refleksi gösterdi. Eski Sovyet coğrafyasında; Ukrayna, Gürcistan vs. bu tür yerlerde ve Kırgızistan gibi yerlerde de aynı refleksi gösterdi. Bu tür nüfus hareketlerine ve dışarıdan müdahale ile rejim değişikliklerine Rusya’nın bir refleksi var. Bu Rusya’nın devlet politikasıdır. Bir başka şey; Rusya, Libya’da aldatıldı. Yani Suriye’de aynı şeyin başına gelmesini istemiyor. Orada uçuşa yasak bölge yetkisini konseyden çıkartırlarken bir askerî müdahale, bombardımanla rejimi yok etme gibi bir yetkiyi vermediğini düşünüyoruz. Ya da orada oyuna getirildiğini düşünüyoruz. Başka bir şey; Amerika’nın 2003-2004’te Rusya’nın denediği rejim değişikliği operasyonlarının geçici olmadığını ve her fırsatta bu tür hamleleri yapmakta ısrar edeceğini düşünüyoruz. Soğuk savaş henüz Amerika’da Rusya’ya yönelik olarak bitmiş değildir. Biz hep Rusya’yı suçlarız ama bir yasa vardı; Rusya ile ticareti kısıtlayan yasa, hâlâ o yasa duruyor. Soğuk savaş döneminden kalan bir yasadır (Jackson Vanik Yasası). Şimdi mesela Çeçenistan meselesi doğrudur ama Kafkasya’da potansiyel olarak bir bağımsızlık arzusu ve bunun altyapısı her zaman var olacaktır. Bugün bastırılmış olabilir, bugün Putin %80-90 oy alabilir ama bu bölge halklarının Rus hâkimiyetine karşı rezervini hiçbir zaman ortadan kaldırmaz.
İ: Operasyon formülü bunu geçerli kılacak bir şey değil.
F.T.: Zaten var. Zaten kılınıyor. Bu cumhuriyetlerin özerkliklerini budadı Putin. Önemli bir rahatsızlık konusu… Ama Rusya bu bölgelere güvenmiyor. Bu bölgenin tarihî bir fırsat yakaladığını ve kopabileceğini düşünüyor. Çeçenistan’ın hakeza çok kolay bir halka olarak kopabileceğini düşünüyor. Başka böyle bir sürü yer var Rusya’da… Rusya, buraların dış müdahaleye açık olmasından korkuyor. Yani bu sadece Suriye bağlamında değil, çok genel bir politikadır. Mesela 2014’te Soçi’de (Rusya) olimpiyatlar oynanacak ve bu olimpiyatlar Çerkeslerin katledildiği, soykırımın yaşandığı vadide oynanacak. Bu çok simgesel bir şey… Şimdi bakıyorsunuz mesela, Amerika’da Sovyet refleksiyle ayakta kalmış hâlâ vebalini çeken bir takım kurumlar tarafından bu mesele çok ciddi bir şekilde işleniyor. Yani James Town gibi vakıflar bununla ilgili konferanslar düzenliyorlar, Çerkes politikalarının tanınmasıyla ilgili soykırımın tanınması gerekiyor, o ayrı bir şey ama Amerika bu tür fırsatları hiç kaçırmak istemiyor ve kullanıyor. Rusya da bunu görüyor. Dışarıdan müdahale bir model hâline geldiğinde Rusya açısından söylüyorum, -bu tür devlet aklının ne düşündüğünü anlatmaya çalışıyorum- model hâline geldiğinde, bunun yarın kendi hinterlandında, kendi federatif cumhuriyetleri içerisinde de deneneceğini ve uygulanacağını düşünüyorum. O nedenle bu alan hiçbir zaman meşru görmüyor. Kategorik olarak bunu yadsıyor ve karşı çıkıyor. Halkların hâkimiyeti her zaman Rusya için önemli ve doğrudur. Rusların Araplar ile diyalogu, kurduğu ilişkiler çok eskidir ve böyle sessiz sedasız hiç gürültü koparmadan, hiç işgal etmeden, hiç askerî hareketlerde bulunmadan da müttefikler edinebiliyor. Bu Sovyetler döneminde de böyleydi şimdi de böyle… Mesela Irak yönetimiyle yaptıkları savunma anlaşması, şu anda bir soruşturma aşamasında, yolsuzluk yapıldığına dair iddialar nedeniyle… Bu anlaşma ilerler de nihayete ererse çok büyük, yeni bir ittifak ortaya çıkacaktır. Çünkü Irak savunması, savunma konsepti Rus silâhlarıyla, yani İran’dan sonra -ki İran artık kendi savunmasını geliştiriyor- ama tabanı Rus’tur, yani Rus menşelidir. İran’dan sonra hâkim Ruslar. Sistemin dışında duran ikinci bir ülke Irak olacaktır Ortadoğu’da… Bu Amerika açısından kötü bitsin yani hâliyle… Rusya da böyle şeyleri kullanıyor. Fakat Rusya’nın düşündüğü, bu meselenin Suriye ile sınırlı kalmayacağı bir aşama sonrasında sınırın Irak’a, şu anda hâlihazırda sistemin yeni oturtulmaya çalışılmış olmasına rağmen Irak’a geleceğini, İran’a geleceğini öngörüyor. Kendi ittifak alanı içerisinde yapılan bir operasyona hâliyle direniyor. Bir halkların hâkimiyeti değil sadece, orada bölgede kurduğu bütün ilişkileri dinamitleyen bir süreç var. Bu süreç Rusya’nın çıkarlarıyla doğrudan ilintilidir. Yani özetlersek halkların hâkimiyeti bir faktördür. Ama bu faktör çok büyük bir faktör değildir. Ortadoğu’daki Rus ilişkileri Rusya açısından tehlikeli geliyor. Bu bir model olursa dışarıdan müdahale, kendi emperyallığının tehlikeye gireceğini öngörebiliyor ve daha genişletilmiş bir operasyonun bir parçası olduğunu düşünüyor. İşin ucunda İran olacaktır diye endişeleniyor vs. vs.
İ: Türkiye’nin iç politikasına dönük yansıması ne olur?
F.T.: Şimdi iç dinamikler çok çatışmacı hâle geldi, yani toplum çok inanılmaz derecede paralize oldu, kutuplaştı aynı zamanda. Yani bu çok sağlıklı bir gidişat değil. Türkiye kazanımlarını yavaş yavaş kaybedecek birçok alanda. Ama burada belki dış politika üzerinde durulması gereken bir şey var: Türkiye inanılmaz derecede dış politikada çok gerilimli hatlara sahip şu anda. Komşularla sorunları giderek kritik aşamalara geldi. Yani İran, Irak, Suriye zaten belli, Yunanistan ile ilişkiler bir şekilde ilerleyemedi, Kıbrıs meselesi kalmış durumda, Ermenistan ile bir şekil açılım yürümedi zaten orada iflas durumu var, Rusya ile ilişkiler devam etmesine rağmen gerilim var, Azeriler ile bile güvenli, sağlıklı bir ilişki yok. Bu kadar bozuk bir dış ağ sürdürülebilir bir politika ortaya çıkarmıyor. Bu politikanın sürdürülemez olduğunu ortaya çıkarıyor daha doğrusu. Bir noktadan sonra bu ilişki biçimi bölgedeki Amerika’nın da çıkarlarını belki örseleyen bir zehirlenme sürecini de beraberinde getirebilir ve bilmiyorum ama Amerikan yönetimi daha fazla AKP ile çalışmak istemeyebilir şu aşamadan sonra… Yani Suriye’deki ortaklığa rağmen… Türkiye’nin Amerika açısından üstün tarafı, birçok kişiyle birçok yerde rahat konuşabilen bir ülke olmasıydı. Amerika İran ile konuşamıyor ama Türkiye, Amerika adına İran ile konuşuyordu. O kartı yitirdi. İsrail konusunda önemli bir avantajı kaybetti. Artık Mısır da Mursi iktidarı Türkiye’nin doldurabileceği birçok alanı rahatlıkla doldurabilecek bir potansiyele sahip. Mursi eğer Ortadoğu’da oyun kurucu olursa Amerika ile işbirliği yaparsa, Türkiye’ye olan ihtiyaç önemli ölçüde azalabilir ve bu durumda Ak Parti’nin en önemli güvencesi -daha önce iktidarlığını sağlamlaştırması sürecinde Amerikan ve Avrupa desteğiydi- bu iki destek şu anda iki ayaklı destek de önemli ölçüde kırılgan bir yapı arz ediyor. Ama bu, Amerika’nın Ak Parti’ye olan ihtiyacı tamamen yok oldu demek değil. Türkiye’ye de ihtiyacı var, birçok yerde var, Afganistan’da da var. Ama bir değişiklik ihtiyacı dışarıdan da görülebilir. Bu hoş bir şey değil. Yani dışarıdakiler bizim ülkemiz için ne düşünüyor diye kaygılanmak benim hoşlandığım bir şey değil. Fakat içerideki iktidarın müttefikleri açısından cepte biraz yavaş yavaş renk, tablo değişiyor, onu vurgulamaya çalışıyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>