Emperyalist Liberalizm ve Mısır Devrimi

16 Nisan 2013 admin
Aşağıdaki satırlarda benim emperyalist liberal düşünce eğilimi adını verdiğim konu başlığına ve onun 25 Ocak Devrimi’ni nasıl ele aldığına yönelik dört ayrı eleştiri yöneltilmektedir.
“Emperyalist liberalizm” derken, liberalizme, özellikle temsilî demokrasi ve bireysel özgürlüğe yönelik savunusu bazen doğrudan ve utanmaz bir biçimde ABD’nin küresel çıkarlarını savunma noktasına ulaşan sömürgeci ve batı merkezci kavramsal alet çantası ile sıkı sıkıya ilişkili olan ABD-Avrupa akademik geleneğinin gevşek bir biçimini kastediyorum.
İlk eleştiri şu: Mısır Devrimi’ni kısmen batıdaki klasik devrimlerden kısmen de yakın döneme ait kimi demokratik devrimlerden türetilmiş hazır bir tipoloji içine yerleştirmek, emperyalist liberalizmin en meşhur numaralarından biridir.
Bu tespit, ilk işaretlerini daha devrimin ilk günlerinde vermeye başladı. O dönemde olup bitenler henüz pek net değildi. Ama gene de 25 Ocak isyanının esasında devrim değil, bazı reformlar talep eden ve nihayetinde askerî bir darbe ile sonuçlanan bir halk ayaklanması olduğunu söyleyen bu türden analizler her yeri pıtırak gibi sardı.
Devrimi tanımlamak, sosyal bilimlerin ve siyaset biliminin belki de en karmaşık hususlarından biridir. Üstelik Mısır Devrimi, esasında kendi içinde tuhaf kimi kıvrımlara sahipti. Ancak buna rağmen emperyalist liberal analizlerin önemli bir bölümü hatalı ve tarihdışı varsayımlara dayanıyor.
Bu batı merkezci atıflardaki ana sorun, gözlemciyi 25 Ocak Devrimi’nde tek bir olayı, yani sonrasında Hüsnü Mübarek’in devrildiği, istisnaî bir nitelik arz eden Tahrir Meydanı’ndaki on sekiz günlük o oturma eylemini görmeye zorlaması. Bu açıdan bakıldığında, devrim uzamsal ve tarihsel açıdan sınırlı bir olaydır. O sanki Tahrir’de konumlanmış ve on sekiz gün sürmüş gibidir.
Mısır’daki “ayaklanma”yı “devrimciler”in iktidarı almayı başaramamasıyla sonuçlanan on sekiz günlük bir sapma olarak anlamak, esasta Latin Amerika ve Doğu Avrupa modellerinden türetilmiş eldeki hazır demokratik devrimler tipolojisine denk düşebilir. Ama bu konu Mısır örneğine tatbik edildiğinde yanlış anlamalara yol açacaktır.
11 Şubat 2011’de “devrimciler” iktidarı alamamış olabilirler. Bu doğrudur. Ancak 11 Şubat’tan itibaren Mısır’ı sarsan ve devrimin Tahrir’in sınırları ötesinde, on sekiz günden daha uzun sürdüğüne tanıklık eden politik ve sosyal depremleri görmezden gelmek, belirli bir teorik körlüğün yansıması olarak anlaşılmalıdır.
Görece daha geniş bir tarihsel bakış açısı esasında bize Mısır Devrimi’nin (henüz) muzaffer, başarısız, ihanete uğramış ya da çalınmış olarak kategorize edilemeyeceği hususunu anlamamıza yardım edebilir. Aksine Mısır isyanı yankıları hâlâ devam eden bir olaydır.
Bunun en basit nedeni, ne iktidar mücadelesinin ne de aşağıdan gelen halk hareketlerinin henüz daha sonlanmamış, hatta 11 Şubat sonrasında dinmek yönünde bir işaret bile vermemiş olmasıdır.
İkinci eleştiri, emperyalist liberal yazındaki hâkim özellik olan indirgemeciliğe yöneliktir. İlkin Mısır Devrimi saf anlamda bir politik-demokratik devrime indirgenmekte, ardından da demokrasi basit bir biçimde oy sandığına doğru kapatılmaktadır.
Ama devrimi basit bir demokratik devrim olarak etiketlemek tartışmalı bir meseledir. Devrimimizin görece daha derin yönleri olduğuna ilişkin elde ciddi işaretler mevcuttur.
Bitmeyen sosyal ve ekonomik mücadeleler, tüm cephe ve alanlarda süren küçük ayaklanmalar bize Mısır’ın politik iktidarın uygulama yöntemini değiştirmekten çok daha farklı ve daha derin bir şeylere tanıklık ettiğini anlatmaktadır.
Ancak buradaki hile tam da şudur: liberal emperyalistlerin iddiasına göre, Mısır çoğulcu bir politik sisteme doğru geçişe tanıklık edip görece serbest seçimler gerçekleştirdiğinden devrime devam etmekten bahsetmenin de âlemi yoktur. Bu argümanın temel dayanağı, yeni sistemi alt etmek yerine, onun usullerine ilişkin kimi yönlerine kendimizi lâyıkıyla ayarlamaya odaklamamızın gerekli olduğu tespitidir.
Bu tarz bir argüman, demokrasinin dönemsel seçimlerden başka bir şey olmadığına ilişkin tanımı kabul etmedikçe pek bir anlam taşımaz. Bu argümana göre, toplanma hakkı, ifade özgürlüğü ve azınlıklarla kadınların hakları ile elbette ilgilenilebilir ama seçimler demokrasinin ana merkezini teşkil eder.
Bu düşüncenin emperyalist niteliği belirli bir “iyi model” oluşturup pazarlama, ardından da ona bağlı olmayanları suçlama üzerine kuruludur. Buradaki ana sorun, bu modelin savunucularının demokrasiyi temsilî demokratik kurumlar inşa etmeye indirgeyecek kadar resmî politikaya kafayı takmış olmalarıdır.
Ama bu “model tapınıcılığı” yaklaşımı, karmaşık ve her vakit değişen bir gerçeklik karşısında başarısız olur. Peki ya Mısırlılar temsilî demokrasi modelinden ayrı ve yeni bir doğrudan demokrasi biçimi icat ediyorlarsa? Çelişkili biçimde Mısırlılar, resmî politik sürece dönük ilgilerini kaybediyorlar ve Müslüman Kardeşler ile birçok analistin hâlâ iman ettikleri bu sisteme giderek artan ölçüde şüpheyle yaklaşıyorlar.
Mısırlıların başlarda oy sandığı demokrasisini epey bir coşkuyla karşıladıklarını da unutmayalım elbette. Devrim sonrası yapılan anketlere yansıyan katılım oranları dikkatle incelendiğinde, oranların başta yüksek ama sonrasında Mısırlıların politik sürecin devrimin ve toplumun talepleri ile ilişkisiz olduğunu keşfetmeleriyle azaldığı görülür.
Bu, “model”in sınandığı ve kusurlu bulunduğu anlamına gelir. Ama emperyalist liberallerin anlamak istemedikleri gerçek işte tam da budur.
Üçüncü eleştiri, emperyalist liberalizmin zihin dünyasının bir özelliği olarak halkın protesto eylemlerini küçük düşürme girişimleri ile ilgilidir. Bazı emperyalist liberaller alay edercesine Mısırlıların hiç durmaksızın protesto etme eğilimi içinde olduklarını söyleyebilmektedirler.
Bu kesim, resmî siyaset ile halkın çıkarları arasındaki ilişkinin karşılıklı katılım üzerine kurulu bir ilişki olmadığı gerçeğini görmezden gelmektedirler. Ayrıca yaptıkları yorumlarda ve yazdıkları yazılarda emperyalist liberaller resmî siyasete ait araçlarla kıyaslandığında, protestonun pek de önemli olmadığını söylemektedirler.
Oysa bu iddia sağlam ya da doğru bir iddia değildir, zira protesto ve resmî siyaset her bir vakada farklılaşan, süreç içinde bir noktadan diğerine değişen ve zamanla değişik bağlamlara kavuşan karmaşık bir yol dâhilinde iç içe geçer.
Emperyalist liberal eğilimin protestoyu küçümsemesinin bir dizi farklı açıklaması olabilir.
Bu tarz açıklamalardan biri, örneğin çartizm gibi, ulus genelinde hüküm süren büyük sosyal hareketlerin geçmişe ait bir şey olduğunu söyleyen ve bugünlerde moda olan bir teoriye dayanır. Bu iddianın sahiplerine göre, bugün küçük hedefleri olan lokal hareketlerin zamanıdır.
Diğer bir açıklama ise en azından kısmen kitleler arasında demokrasi kültürünün eksikliğini ama daha kapsamlı olarak şiddetin giderek yayılmasını suçlayıp duran, şiddeti sürekli lânetleyen batılı analistlerin sömürgeci/ırkçı düşünme tarzının ürünüdür.
Elbette bu düşünce, on sekiz günlük ayaklanmanın barışçıllığını romantize etme eğilimi ile ele gider.
Ancak bu muhakeme tarzı, şu en temel ve en basit soruyu asla sormaz: madem Mısırlılar 25 Ocak’tan 11 Şubat 2011’e uzanan süreçte gayet medenî idiler, o vakit takip eden aylar içinde onların başına ne geldi de bu kadar şiddete meylettiler? Biçimsel, usullere bağlı demokrasinin onların hayallerine ihanet etmiş olması ve taleplerinin gerçekleşmemesi olabilir mi bu sorunun cevabı? O zaman mevcut durumun değişmemesi karşısında, halkın kitlesel eylemliliğe geçmesi, hatta savunma amaçlı bir şiddete yönelmesi mantıklı değil midir?
Emperyalist liberaller, politik İslam ile ilgili tek taraflı ve yüzeysel bir görüşe sahipler. Onlar genelde ikili karşıtlıklar üzerinden düşünmeye meyillidirler, bu konuda en meşhur karşıtlıksa ılımlı-aşırıcı ikiliğidir.
Çelişkili biçimde geleneksel İslamcılar ve emperyalist liberaller dünyayı tek boyutlu kavramaktadırlar.
İslamcılar dünyayı Müslüman/Müslüman Olmayan, Doğu/Batı ve iyi/kötü gibi ikili karşıtlıklara ayırmakta ve merkezinde, İslamî medeniyeti yeniden diriltme hedefine uygun olarak, İslam’ı kurtarma, Batı ile sürekli yüzleşme ve kimlik üzerinden sürekli körüklenen bir çelişkinin durduğu bir projeye göre hareket etmektedirler.
Diğer yandan emperyalist liberaller ise merkezinde özgürlüğün, özelde bireysel özgürlüğün durduğu bir düşünceye odaklanmaktadırlar. Bu düşünce karşılığını, onların iddialarına göre, ekonomi alanındaki bireysel özgürlüğün cisimleşmesi olan serbest pazara dönük tapınmada bulmaktadır.
Adil olmak gerekirse, bu liberaller tek bütünsel bir birim olarak İslamcıları asla tehdit etmemektedir. Gene de onlar ılımlı olan ve olmayan İslamcılar arasında ayrım yapan geniş bir kategorizasyona sıkı sıkıya bağlıdırlar.
Buradaki “ılımlı” sözcüğü özel bir anlayışa muhtaçtır zira bu sözcük esasında hiçbir anlamı olmayan hayli politize edilmiş bir sözcüktür.
Ilımlı/ılımlı olmayan sınıflandırması ile ilgili en önemli husus, onun neyi anlattığından ziyade neyi gizlediğidir. Ilımlılık, bu epey politize edilmiş bağlam dâhilinde, gerçekte ana akım görüşün belirlediği kuralları kabul etmek ya da bu kurallara tabi olmak anlamına gelir. Burada esasında dile getirilmeyen hakikat ise şudur: ılımlılar uluslararası hâkim güçlerin, yani ABD’nin çıkarlarını tehdit etmeyen insanlar demektir.
Elbette emperyalist liberaller Müslüman Kardeşler’in sıkı bir ılımlı olarak kendi liberalizmi içinde emsal teşkil edecek bir örgüt olduğunu düşünmemektedirler. Onların Müslüman Kardeşler gibi anti-liberal demokratlar ile Selefîlerin önemli bir bölümü gibi anti-liberal demokrat olmayanlar arasında kategorik bir ayrım yapmalarının nedeni de budur. (Tabiî bu noktada söz konusu ayrımı bir ânlığına ihmal etmek gerekecek, zira Selefîler ilgili kategorizasyonu geçersiz kıldılar ve demokrasi oyununa katılmayı kabul ettiler.)
Ama bu noktada Müslüman Kardeşler’in demokrat bile olmadığı, çünkü onun devrime ve taleplerine düşman olduğu gerçeği bugün itibarıyla artık kavranmış bir gerçekliktir. Dolayısıyla karşılıklı mutabakata dayalı olmayan sekter bir anayasa kaleme almanın yanında Müslüman Kardeşler, eski rejimin cinayet ve işkence araçlarını muhafaza etmiş ve medya ile eylemcileri hedef almıştır.
Ama bu gerçek emperyalist liberaller için önemsiz bir husustur zira daha önce de belirttiğimiz gibi, ılımlılık, merkezinde hegemonyayı elinde bulunduranın çıkarlarına hizmet etmenin durduğu demokrasinin somut anlamına bağlı kalmamayı öngören bir kavramdır.
Atıf Said

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>