Bolşevikler ve İslam

16 Ağustos 2009 admin
Irak’ta muhtemel bir felâketle yüzleşecek olan politik nizam İslam’ı günah keçisi olarak belirledi. Temmuz 2005’te Londra’da bombaların patladığı gün Blair’in dışişleri sekreteri Jack Straw yeni bir saldırı beklentisi içinde olduğunu söyledi ama bu saldırının Irak ile ilişkisini de kurmadı. Müslümanlarla savaş karşıtı hareket içinde gerçekleştirilen dayanışma, sağın en etkin müttefiklerince ve sol liberal referanslarca ayağa düşürüldü.(1) Avrupa gazetelerinde yayımlanan ırkçı karikatürlere yönelik tepki, liberal çevrelerde ve solun karışık kafası içinde mevcut olan İslamofobinin boyutlarını da ele vermiş oldu.
Devrimci sol ise İslamî örtünme konusunda iki kutba ayrıldı. Komünist Devrimci Lig üyesi Gilbert Achcar ortada bir konum aldı ve Fransız soluyla kendi parti üyelerini örtünme konusundaki fikirleri hususunda eleştirdi, ama öte yandan da Britanya Müslüman Birliği gibi İslamî köktenci kimi yapılarla seçim ittifakına gitmesi noktasında Sosyalist İşçi Partisi’ne suçlamalarda bulundu.(2) Achcar, sağın İslam’ın özgün anlamda diğer dinlerden farklı olduğu kabulünü de onaylıyor ve Kur’an’ın Hristiyanlıkta görülen “kurtuluş teolojisi” türünden solcu yorumlara cevaz vermediğini söylüyor. Achar’a göre, Kur’an Müslümanları gerici bir zihniyet içine hapsediyor.(3)
Oysa gerçekte İslamî inanışa sahip insanlar arasından çıkmış birkaç solcu örgüt mevcut. Malcolm X 1960’larda devrimci Kara Panterler Partisi liderlerine etkide bulunmuş önemli bir isim, ayrıca Şah’a karşı verdikleri gerilla mücadelesinde İslam ile marksizmi kaynaştırmayı deneyen Halkın Mücahitleri’nden de söz edilebilir. Aynı zamanda İslam ülkelerindeki yönetici sınıf halk desteği için sık sık sol bir retorik kullanıyor; örneğin 1973’te Afganistan’daki askerî darbenin liderleri ya da yetmişlerin ortasında Pakistan’daki millîleştirme programına paralel, Zülfikar Butto gibi isimler, kendilerini “İslamî sosyalist” olarak takdim ettiler.
O hâlde beklenebileceği üzere Müslümanlar da devrimci fikirlere sahip olabilirlerse, onları sosyalizme kazanmak için çabalayan marksist örgütlerin tarihsel deneyimi bu hususta ne söylüyor? 1917 Devrimi sonrasında, yüzde onu, yani yaklaşık on altı milyonu Müslüman olan eski Rus İmparatorluğu halkları arasında Lenin ve bolşeviklerin yaptıkları işler unutuluyor. Bu makalenin amacı da sözkonusu boşluğu bir biçimde doldurmak. Bu noktada bolşeviklerin 1917’den 1920 ortalarına dek ortaya koydukları politikanın, Stalin tarafından İslam’a karşı yürütülmüş cadı avından farklı olduğunu ve o yıllarda bolşeviklerin Müslümanları partiye alıp geniş bir ölçek dâhilinde İslamî örgütlerle birleşik bir cephe oluşturduklarını göstermeye çalışacağım.
Amacım Lenin’i sağcılar tarafından ona sürülmüş lekeden kurtarmak ve bolşeviklerin tecrübesinden kimi dersler çıkartmaktır. Müslüman kitlelerle ilişki meselesi, otuz yıllık bir ekonomik darboğazdan geçen, tecrit içindeki bir ülkenin doğurduğu küçük ve hırpalanmış devrimci solu için en önemli meselelerden biridir. Alex Callinicos’un belirttiği üzere, “örtünme, Avrupa toplumunun altında duran, ekonomik sömürü ve ırkî zulümden mustarip olan ama bir biçimde kendisini Müslüman inancına bağlayan insanların nasıl kucaklanacağına ilişkin hakikî bir meseleye ait gerçek bir semptomdur.”(4) Eğer inançları uyarınca giyindikleri kıyafetler yüzünden işçileri hor görürsek, kendimizi sekterlik çölüne fırlatıp atmış oluruz. Ancak elbette bu noktada solun ırkçılık ve emperyalizme karşı Müslümanlarla birlikte olmak gibi enternasyonalist bir görevi olduğunu söylemek de abartılı olacaktır.
Ayrıca bu derinlemesine kişisel bir konu ise eğer, kendi inançlarımla ilgili birkaç laf etmem gerekir. Çocukken düzenli olarak iştirak ettiğim Anglikan kilisesindeki ayinler etkilerdi beni. Bununla birlikte yirmili yaşlarıma dek saf bir dinî inanca sahiptim ve kaderimin yüksek bir varlığın ellerinde olduğuna güçlü bir duygu ile inanıyordum. Geçmişe dönüp baktığımda bunun muhtemelen benim yaşadığım değişimin, sefaletin ve ümitsizliğin bir yansıması olduğunu görüyorum. Topluma karşı fena hâlde öfkeliydim ve dinî tarikatlar, şiddet, özellikle dinî şiddet beni fazlasıyla etkiliyordu. Ancak ben gene de bunun yerine dünyaya yönelik daha etkin bir anlayış ve onu değiştirme konusunda bir kılavuz öneren marksizmle tanıştım.
Bolşevik İdaresi Altında Hristiyanlar
SSCB hakkında dindar insanlara soru yönelttiğinizde alacağınız cevaplarda genelde Stalin tarafından işlenen suçları dinlersiniz. Çoğunlukla tüm sosyalistler de aynı torbanın içine atılırlar. Ancak gerçek şu ki, stalinizmin Lenin dönemindeki bolşevik parti ya da Rusya’daki idarenin ilk yılları ile bir ilişkisi yoktur. Başlangıçta parti programı alenen ateist olmasına karşın ateizm parti üyeliği için asla bir koşul değildir: bolşeviklere göre din her yurttaşın özel meselesidir. 1905’de Lenin parti programındaki ateizme yönelik sert bir eleştiri yazısı kaleme alır ve şu noktada ısrarcı olur: “Proletarya kapitalizmin karanlık güçlerine karşı vereceği kendi öz mücadelesi aracılığıyla aydınlatılmadıkça, tek bir bildiri ve tek bir vaaz onu aydınlatılamaz.”(5)
Demek ki sosyalistler, insanların sosyalist örgütlerle temas kurdukları noktada dinî fikirlerini muhafaza etmelerini kabullenmeli ve onların dünyayı değiştirme gayreti içinde dinî inançlarını terk etmelerini beklemelidirler. Marx da “din halkın afyonudur” ifadesi ile dinin insanların zulmün gerçekliği hakkında bir şeyler söylemelerine ve o zulme karşı dirence ilişkin arzuları ifade etmelerine imkân veren bir dil temin ettiğini söyler:
“Din aynı zamanda hem gerçek ıstırabın ifadesi hem de gerçek ıstıraba karşı protestodur. Din mazlum varlığın iç çekişi, kalpsiz dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Din halkın afyonudur.”(6)
Lenin, işçilerin devrimci partiye girmeden önce dinî inançlarını terk etmeleri hususunda ısrarcı olmanın politik bir intihar olduğu noktasında gayet açıktır. Aksine o müminlerin partiye alınmasını teşvik eder. “1909’da, “(işçilerin) dinî inançlar(ın)a saldırılmasına kesinlikle karşıyız.” diye yazar. Bunu yapanlara “anaokulu materyalistleri” der:
“Bugün dinin en derin kökü, emekçi kitlerin zulme uğrama koşulları ve gün gün saat saat en korkunç ıstırap ve en caniyane işkence ile savaşlar, depremler vs.’nin etkilemesinden binlerce kez daha fazla etkileyen kapitalizmin kör güçleriyle yüzleşen bu emekçi insanların tümüyle aşikâr çaresizliğidir.”(7)
Rus marksistleri ayrıca işçilerin tecrübe ettikleri radikalleşme süreçlerini dinî inançlarında yansıtabildiklerini anlarlar. Troçki otobiyografisinde, Ukrayna’daki işçilerin 1890’ların sonundaki grev dalgasında Rus Ortodoks kilisesinin “resmî dine karşı savaş veren başka bir inanca duhul etmelerinin çoğunlukla devrime doğru yaşadıkları ilerlemenin geçici aşaması olarak sosyalist siyasete attıkları ilk adım anlamına geldiğini söyler.(8) Zamanında Rusya’da on milyon gibi bir tiraja ulaşmış olan ve Hristiyan dinî tarikatların üyelerini hedefleyen gazetede, 1903’te sunduğu teklifin arkasında benzer bir gözlem yatar. Rassvet‘in (Şafak) dokuz sayısı 1904’te “bir deney olarak” yayımlanır.(9)
Bolşeviklerin Hristiyanlığa yönelik sekter olmayan yaklaşımları ilkin Ocak 1905’te Petersburg’daki genel grevde sınanır. Grev 9 Ocak’ta iki yüz bin işçinin saraya yürüyüp çara dilekçe sunmak istemeleri ile zirvesine ulaşır; yürüyüş askerî birliklerin gerçekleştirdiği kıyımla sonuçlanır. Hareketin lideri, üzerinde polis ajanı olduğuna dair şüpheler bulunan papaz Georgy Gapon’dur. Bu tip söylentilere rağmen bolşevikler gösteriye katılırlar, sonrasında Lenin Gapon ile buluşarak onunla konuşur, hattâ onu bir biçimde örgütler.(10) Gapon çara sıkı biçimde bağlı olan Rus Ortodoks bir papazdır ve köy hiyerarşisinin en alt seviyesindendir. Ona bağlı papazlar Yahudilere karşı pogromlar düzenlemiş, rejime muhalif işçilere saldıran Kara Yüzler’i örgütlemiştir. Ancak gerçek şu ki çarlığın Ortodoksluğu sınıfsal nizamının bir silâhı olarak kullanmış olması bolşevikleri Rusların birbirinden farklı gerekçelerle Ortodoks inancına bağlı oluşu gerçeğine karşı körleştirmez.
Bolşevikler Ekim 1917’de iktidara gelirler ve Sovyet devletini din karşıtı değil, din dışı olarak nitelerler. Aralık 1917’de Rus Ortodoks kilisesinin devletten ayrıştırıldığını, mallarını yitirdiğini, doğum, evlilik, boşanma ve eğitim gibi konuların devletin din dışı işlevleri olduğu ilân edilir. Kiliseler okul, barınma yerleri, kulüpler vb. olarak kullanılmaya başlanır, ancak dinî grupların dilekçe ile başvurarak herhangi bir binayı ibadet için kullanmalarına izin verilir. Okullar sekülerdir ancak kesinlikle din karşıtı değildir.
Bir kararname yayınlamak bir şeydir, ancak kiliseyi pratikte devletten ayrıştırmak başka bir şeydir. Kimi yerlerde Ortodoks inancı yükselir ve kilise malları konusunda bolşeviklerle bazı çatışmalar yaşanır. Kiliseye yönelik halk desteği zayıflatılır, ancak 1921 sonunda kilisenin lideri Patrik Tikhon milyonları bulan kıtlık kurbanlarının beslenmesi için kilise mallarının döviz karşılığı satılmasına itiraz eder. Troçki’nin kilise mallarının müsaderesi kampanyasına karşı direniş örgütledikleri için 45 rahibi idam etmesinin genel bağlamı da budur. Bu sert politika, kiliseye yönelik şeytanî bir saldırı değil, kıtlığın yol açtığı aciliyetten kaynaklanan bir eylemdir.(11)
Öte yandan kimi Hristiyan kiliseleri bolşeviklerin idaresinde güçlenirler. Örneğin Sovyetlerin ilk on yılında Baptistleri, Evanjelik Hristiyanları, Pentekostçuları ve Adventistleri içeren evanjelik Protestan kiliselerinin yüz bin olan üye sayısı bir milyonu aşar. Bu evanjelikler Sovyet anayasasının dinî propaganda hürriyetine ilişkin kararı uyarınca yaygın ve güçlü bir dinî propaganda yürütme imkânı bulurlar. Dinî çalışmalarla ilgili bir nizamname yayınlarlar, vaiz eğitimi için İncil okulları açarlar, yardım programları düzenlerler, tarım ve imalat kooperatifleri kurarlar.(12)
Evanjelizmin yükselişinin bir nedeni de Troçki’nin Ekim 1918 tarihli (birkaç ay sonra hükümet tarafından destek gören) kararıdır. Karar uyarınca savaşta tıbbî hizmet vermek için askerliğe izin veren dinî inançlara sahip olduğunu kanıtlayanlara bu inançları uygulama izni verilmektedir. Bu, iç savaşın en civcivli zamanında alınmış bir karardır. Rus evanjelikleri üzerine çalışmaları bulunan ve bolşeviklerden nefret eden akademisyen Paul Steeves, hareketin genişlemesi ile pasifizm arasında doğrudan nedensel bir ilişki kurmanın imkânsız olduğunu, ancak Baptistler bağlamında “1917-1926 arasında pasifist görüşlerin Rus Baptist Birliği’ne hükmettiğini, bu esnada hareketin sayısal açıdan muazzam büyüdüğünü söylemektedir.(13) Başka bir deyişle gençler askerlikten kaçmak için evanjelistlere katılırlar. Bu sebeple bolşevik liderlik, dinî hürriyetle ilgili politik ilkeyi kaldırmak için ödemeleri gereken bir bedel belirler.
Devrimden sonra Lenin ateist propagandanın ılımlı seyretmesi gerektiğine karar verir. Kasım 1918’de, “Dinî önyargılara karşı mücadele ederken aşırı dikkatli olmalıyız; bazı insanlar dinî duygularına yönelik saldırılarda sözkonusu mücadeleden gereğinden fazla zarar görüyorlar. Bu noktada propaganda ve eğitimi devreye sokmalıyız. Mücadeleyi keskinleştirdiğimiz takdirde halkın öfkesini üzerimize çekmekten başka bir şey yapmış olmayız.” der. 1921’de kendi tavsiyesini ihlal eden parti üyelerini kınayıcı bir karar almaları yönünde parti merkez komitesini ikna eder: “Bizim dinî inançlarından ötürü insanlara zulmettiğimizi tek bir milliyetin düşünmesine ya da düşmanlarımızın bu yönde beyanlarda bulunmasına imkân verecek her şeyden kesinlikle uzak durun.”(14)
Ancak gene de kimi komünist grupların dinî duygulara yönelik saldırılarda bulundukları kimi durumlar yaşanır. 6 Ocak 1923’te Genç Komünistler Birliği’nin örgütlediği “Kızıl Noel”de öğrenciler ve işçi gençler palyaço kıyafetleri içinde Enternasyonal söyleyerek dinî figürleri yansıtan heykelleri yakarlar. Ancak bu türden olaylar istisnaîdir ve bolşevik liderliğin saldırısına maruz kalır.(15) Öte yandan ateist propaganda tek başına başarısız olmuştur; bunun yanı sıra Rus iç savaşı sonrası devrimci dalga durulmuş, Alman Devrimi yenilgiye uğramıştır. Bolşevikler dinin yok edilmesinin ancak temiz, sıcak ve sağlıklı yaşam koşulları oluşturarak, elektrifikasyonla, gelişmiş tarımla ve yüksek yaşam koşulları ile mümkün olacağını görürler. Ancak 1920’lerin ortalarında bile hâlâ yedi yıllık savaşın belâlı sonuçlarından kurtulmak için mücadele etmektedirler.
Lenin’in “Militan Materyalizmin Önemi” isimli makalesi Mart 1922’de yayımlanır. Bezbozhnik’in (Ateist) ilk sayısı bir yıl sonra çıkar. Ancak hiçbir sonuç alınamaz. Editörleri malzeme için çırpınırlar. Tanrısızlar Birliği 1925’te demoralize olmuş küçük bir ateist grupça oluşturulur, ancak hiçbir etkide bulunmaz. Grup, 1929’da Stalin’in tüm dinî faaliyetleri yasadışı ilân etmesi ile etkinleşecek Militan Tanrısızlar’a dönüşür. Bu noktada birlik sayıca bir patlama yaşar: 1931’de üye sayısı beş milyona çıkar.(16)
İslam ve İmparatorluğun Çöküşü
Müslümanlar Rus emperyalizmin zulmü altında çok çile çekmişlerdir. I. Dünya Savaşı sırasında Orta Asya’da yapılan askerlik çağrıları ile öfke su yüzüne çıkar, 1916 Yaz’ında 2.500 Rus sömürgecinin öldürülmesine yol açan kitlesel bir ayaklanma yaşanır. İsyanı muazzam bir baskı takip eder. Ruslar 83.000 insanı katlederler. Bu sebeple 1917’de çarlığın yaşadığı kriz milyonlarca Müslüman’ı radikalize ederek onların o güne dek inkâr edilen dinî özgürlüklerini ve millî haklarını talep etmelerine zemin sunar. 1 Mayıs 1917’de Birinci Tüm Rusya Müslümanları Kongresi Moskova’da toplanır. Bin delegenin iki yüzü kadındır. Ateşli tartışmalarından ardından kongre sekiz saatlik işgünü, özel toprak mülkiyetinin ilgası, büyük toprakların tazminatsız müsaderesi, kadınlar için eşit politik haklar ve çokeşlilikle örtünmenin sona ermesi konusunda oylama yapar. Kongreye göre Rus Müslümanları, o dönemde İslamî toplumlarda yaygın olan kimi sınırlamalardan kadınları kurtaran ilk güçtür.(17)
İmparatorluk koşullarında yaşayan İslam monolitik bir inanç olmaktan uzaktır. Örneğin Tatarlar ve Kırgızlar kadının örtünmesi konusunda hiçbir geleneğe sahip değildirler. Örtünme ve kadınların toplumdan uzak tutulması Orta Asya’da görülen bir şeydir, pratikler çoğunlukla Rus sömürgeciliği sonrasında yaygınlık kazanmıştır ve zengin ailelerdeki şehirli kadınlar arasında görülür.(18) Orta Asya’daki İslam içinde varolan entelektüel bir akım olan Cedidîler ya da “yeni yöntemlerin insanları” devrim için muazzam bir önem kazanmaya başlarlar. Bu insanlar Rus işgalinin ışığı altında Müslüman mirası yeniden yorumlamanın yollarını ararlar.
Cedidîler, Orta Asya toplumunun yüzyıl dönümünde yaşadığı değişime şiddetli bir eleştiri yöneltirler, “saf” İslam’ın yolundan çıkan toplumlarının “yozlaştığını” ve “çöküş”e geçtiğini iddia ederler. Ancak “saf İslam” onlara göre kutsal metinlerin, milletlerin güçlü ve müreffeh olmalarını sağlayacak modern bilginin öngereklilikleri uyarınca yapılacak akılcı yorumu demektir. Önde gelen düşünürleri teknoloji ve ilerleme karşısında büyülenen, aynı zamanda toplumlarını İslam yoluna sokmak isteyen kişilerdir. Feodalizm karşıtı, orta sınıfa mensup bu aydınlar, dinin eğitimden çıkartılmasını ve kadınların toplumda daha aktif rol oynamalarını talep etmişlerdir.(19)
Bu sebeple Cedidîlerin ana yönelimi “ilerici” ve modern olan Batı’ya yöneliktir ve Müslüman toplumu geri götüren İslamî din adamlarına zıt yöndedir. İsimleri Rus liberalizmi ile birlikte anılan Cedidîler 1914 savaşını desteklerler. Ancak cenazeler gelmeye başladıkça ilk fikirlerinden vazgeçerler. Bir sonraki patlama, Troçki’nin Batı emperyalizminin Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını öngören gizli planlarını 1918’de yayımlamasıyla gerçekleşir.
O günden sonra Cedidîler, 1908 Türk devriminin lider kadrosu olan Genç Türklere (Jön-Türk) atıfla “Genç Buharalılar” olarak isimlendirirler (Buhara, Orta Asya’daki dinî ve kültürel bir merkezdir.). Dönemin en etkili Cedidî’si olan Abdurauf Fıtrat 1919’da “İngilizleri Hindistan’dan atma görevinin bir hayvanın ayakları altında çiğnenen Kur’an sayfalarını kurtarmak kadar önemli” olduğunu, bunun “camiye giren bir domuzu çıkartmak anlamına” geleceğini yazar. Bolşevizm Cedidîler için önemli bir alternatif hâline gelir. Yığınsal olarak Sovyet rejimi tarafından inşa edilmiş hükümet organlarına akın ederler.(20) Moskova’daki Müslüman Komiserliği Rusya’nın İslam’a yönelik siyasetini denetler; Müslümanlar birkaç komünistin referansı ile örgütün önemli konumlarına gelirler.(21)
Eski imparatorluk unsurları arasında bolşevizme yüzünü dönme noktasında Cedidîler yalnız değildirler. Sosyalist ilkelerle İslamî değerler arasındaki benzerlik hususunda kapsamlı bir tartışma hüküm sürmektedir. “İslamî sosyalizm”in destekçileri Müslümanların sovyetler hâlinde örgütlenmeleri konusunda ricalarda bulunurlar. Halkın ağzındaki sloganlar şunlardır: “Din, hürriyet ve millî bağımsızlık!”, “Yaşasın sovyet iktidarı, yaşasın şeriat!”(22)
Önceleri Japonya’da profesör olarak çalışan Muhammed Bereketullah 1919’da Afganistan’daki monarşiye danışmanlık yapar ve İngilizlere karşı yürütülen savaşın hızlandırılmasında rol oynar. Bereketullah (o günlerde Türkistan olarak bilinen) Orta Asya’yı baştanbaşa dolaşarak, Bolşevizm ve İslamî Birliğin Siyaseti isimli broşürünü dağıtır. Broşürün Farsçadan çevrilmiş olan bir kopyası Hindistan’da İngiliz gizli servisinin eline geçer. Bu broşürden uzunca bir alıntı yapmakta fayda var:
Çar aristokrasisinin uzun karanlık gecelerinden sonra insanî hürriyetin şafağı, insanî esenliğin bu gününe ışık ve ihtişam veren Lenin ile birlikte, Rus ufkunda belirdi. (…) Rusya ve Türkistan’daki geniş bölgelerin idaresi emekçilerin, çiftçilerin ve askerlerin eline geçti. Irk, din ve sınıf ayrımı ortadan kalktı. (…) Ancak bu saf ve biricik olan cumhuriyetin düşmanı, Asya milletlerini ebedî kölelik hâlinde tutmayı uman Britiş emperyalizmidir. Britiş emperyalizmi, henüz kökleşip güçlenmeye başlayan mükemmel insanî hürriyetin genç ağacını kesmek amacıyla askerî birliklerini Türkistan’a sevk etti. Vakit artık tüm dünya Muhammedîlerinin ve Asya milletlerinin Rus sosyalizminin asil ilkelerini kavramaları, onu ciddiyetle ve şevkle kucaklamaları vaktidir. Onlar bu yeni sistemin öğretmekte olduğu aslî faziletleri kavrayıp anlamalı ve hakikî hürriyetin müdafaası için gasıpların, despotların, yani Britanyalıların saldırılarını savuşturmak için bolşevik birliklere katılmalıdırlar. Modern bilimleri, asil sanatları, pratik fiziği, mekaniği vb. öğrenmeleri için evlatlarını zaman kaybetmeden Rus okullarına göndermelidirler. Hey Muhammedîler! Dinleyin bu kutsal çığlığı. Lenin ve Rusya’nın Sovyet hükümetinin sizlere yaptığı hürriyet, eşitlik ve kardeşlik çağrısına cevap verin.(23)
Müslümanlar ve Sovyetler
Dinî hürriyet, eski Rus sömürgelerine mensup mazlum halklar için millî hürriyetin önemli bir yönüdür. Mümkün olduğu ölçüde bolşevik siyasetin amacı, millî azınlıklar ve bu azınlıkların dinlerine karşı çarlığın işlediği suçların zararlarını gidermektir. Bu, sadece temel adalet ve ilksel demokrasi meselesi değil, ayrıca Müslümanlar arasında sınıfsal ayrışmaların açığa çıkması için bir gerekliliktir. Millî özerklik ve bağımsızlık dolayısıyla sovyet siyasetinin kilit unsurlarıdır. 24 Kasım 1917’de yeni Sovyet hükümetince yayımlanan ve “tüm Rusya ve Doğulu Müslüman işçilere” çağrı yapan beyanname şu tespitlerde bulunur:
“(…) tüm camileri ve ibadethaneleri yıkılan, inançları ve gelenekleri Rus çarları ve zalimlerinin çizmeleri altında çiğnenmiş olan Rusya Müslümanları: millî ve kültürel kurumlarınız artık sonsuza dek hürdür ve kutsaldır. Devrimin güçlü muhafazası altında olan tüm diğer Rusya halkları gibi siz de haklarınızı bilin.(…)”
Bugün için olumlu bir eylem olarak nitelenecek yoğun bir program yürürlüğe konulur. Korenizatsiia, yani “yerlileşme” olarak bilinen bu program, Rus ve Kazak sömürgecilerini, ayrıca onların Rus Ortodoks Kilisesi’ndeki ideologlarını kovmakla işe başlar. Rusçanın hâkimiyetine son verilir, yerel diller okullarda, hükümette ve yayıncılık hayatında tekrar kullanılmaya başlanır. Yerli halklara mensup insanlar devlette ve komünist partilerde önemli konumlara gelmeleri hususunda teşvik edilirler. İstihdam süreçlerinde öne çıkarlar. Yeni bir Rus olmayan liderler kuşağının yetiştirilmesi için üniversiteler kurulur.(24)
Çarlar tarafından yağmalanmış olan kutsal İslamî anıtlar, kitaplar ve nesneler camilere tekrar yerleştirilir: Petrograd’da, 1917 Aralık’ında yapılan törenle Halife Osman’ın kutsal Kur’an’ı Müslüman Kongresi’ne teslim edilir.(25) Müslümanların dinî kutlama günü Cuma tüm Orta Asya’da resmî tatil günü ilân edilir.(26)
Şeriat hukuku 1917 Şubat Devrimi süresince Müslümanların ana talebi olarak gündeme gelir. İç savaşın 1920-1921 arası dönemde sönümlenmeye yüz tutması ile Orta Asya ve Kafkasya’da paralel mahkeme sistemi devreye sokulur. Sovyet hukuk kurumları yanında İslamî mahkemeler şeriata göre işlemeye başlar. Amaç insanların dinî ve devrimci hukuk arasında tercih yapmalarını sağlamaktır. Sistemin denetlenmesi için Sovyet Adalet Komiserliği içinde bir Şeriat Komisyonu kurulur. 1921’de Rus yasalarının Orta Asya’ya uyarlanması amacıyla Sovyet idaresinin bölgesel birimlerine bir dizi komisyon eklenir. Bunların amacı reşit olmayanların evlenmeleri ve çokeşlilikler gibi konularda iki sistemi uzlaştırmaktır.
Recm ve baş kesme gibi kimi şer’i hükümler yasadışı ilân edilir. Şeriat mahkemelerinin bu meselelerle ilgili kararları üst adalet organlarınca onaylanmak zorundadır. Bazı şeriat mahkemeleri kadın lehine alınan boşanma kararlarını küçümser, iki kadının şahadetini erkeğinkiyle eş tutmayı sürdürür. Bu sebeple 1922 Aralık’ında taraflardan birisi talepte bulunduğu takdirde sovyet mahkemelerinin devreye girebilmesini sağlayan bir karar alınır. Davaların yüzde 30 ilâ 50’si şeriat mahkemelerinde çözülür, örneğin Çeçenya’da oran yüzde 80’e ulaşır. Bunun dışında sovyet mahkemelerinin etkisi o denli güçlü değildir: şeriat hukuku sovyet memurları üzerindeki hükmünü sürdürür. Alkol tüketimi ya da bir eve peçesiz bir kadınla girilmesi hâlâ cezalandırılan hususlardır.(27)
Öte yandan paralel bir eğitim sistemi oluşturulur. 1922’de elde edilen haklar uyarınca vakıf mülkleri Müslüman idaresine bırakılır. Sonuçta medrese sistemi, dinî okullar yaygınlık kazanır. 1925’te Kafkasya Dağıstan eyaletinde 1.500 medresede 45.000 öğrenci eğitim almakta, bunun yanında sadece 183 devlet okulu bulunmaktadır. Kasım 1921’de Orta Asya’da bin sovyet okulu mevcuttur, bu okullarda 85.000 öğrenci okumaktadır.(28)
Bolşevik politikalarının etkisi İslamî hareketi solcu ve sağcı olarak ikiye böler. Tarihçiler Müslüman liderlerin işçi devletine koşullu destek verdikleri noktasında ortak fikirdedirler. Bu liderler için sovyet iktidarı altında dinî hürriyet konusunda görece daha büyük bir şans mevcuttur.(29) Bolşevikler bu sayede Kazak pan-İslamist grup Üç Cüz(30) (grup 1920’de Komünist Parti’ye katılır.), İranlı pan-İslamist gerillalar Cengelîler ve mistik bir Sufi kardeşlik örgütü olan Vaisicilerle(31) işbirliği kurarlar. Dağıstan’da sovyet iktidarı, Müslüman lideri Ali Hacı Akuşinski’nin partizanları sayesinde kurulur. Çeçenya’da bolşevikler güçlü bir Sufi tarikatının lideri olan Ali Mataev’i saflarına katarlar, Mataev sonrasında Çeçen Devrimci Komitesi’ne liderlik eder.(32)
Moskova, önemli bir bölümü Müslüman, Rus olmayan askerî birlikler oluşturur(33), bu birliklerle Orta Asya’da bolşevik karşıtı Tatar, Başkır, Kazak, Özbek ve Türkmen güçleri ile savaşır. Kızıl Ordu’daki Tatar askerler iç savaşta Doğu ve Türkistan cephelerindeki askerî birliklerin yüzde ellisinden fazlasını teşkil etmektedirler. Kafkaslardaki Kızıl Ordu’da Kabartaylı molla Katkahanov’un “Şeriat Müfrezeleri”nde on binlerce asker savaşmaktadır. Tatar bolşevik lider Mir-Said Sultan Galiyev, ‘İç savaş süresince sadece dinî motifler için, Biçarahov ve Denikin’in askerî birliklerine karşı yürütülen savaşta yer alan dağlı halklara ait köyler ve onlardan müteşekkil kabileler görülebilmektedir: onlar ‘sovyet iktidarı bize Beyazlardan daha fazla dinî hürriyet veriyor.’ demektedirler.” diye yazar.(34)
Bazı Müslümanlar devrimci sonuçlara ulaşıp komünist partilere katılırlar. Troçki’nin 1923’te ifade ettiğine göre, güney cumhuriyetlerinde parti üyelerinin yüzde on beşi Müslüman’dır. Troçki onları “kapımızı çalan saf, devrimci yeni üyeler” olarak nitelendirir. Orta Asya’nın kimi bölümlerinde Müslümanlar Komünist Parti’nin yüzde yetmişini teşkil etmektedirler. Bunlar beraberinde dinî gelenek ve inançlarına ait kimi izleri getirirler partiye. 1920’lerin ortalarında Orta Asya’daki üst düzey Komünist Parti üyelerinin karıları bile peçe kullanmaktadırlar.(35)
Tarihçi Edip Halid’e göre, Türkistan’da Komünist Parti kurulduğu gün Cedidîler partiye hücum ederler.(36) Ancak Orta Asya’da 1917 sonrası devrimin bando arabasına atlamış olan Rus şovenistlerinin yereldeki köylü nüfusa karşı “işçi iktidarı” sloganını istismar ederek yürüttükleri saldırıları bastırmak için büyük bir mücadele yürütülür. İki yıl süresince iç savaş nedeniyle bölgenin Moskova ile ilişkisi kesilir. Bu, kendine has usulleri olan yereldeki “bolşevikler”in bölgedeki halklara zulmetmek için ellerini kolaylaştırır. Sonuçta silâhlı İslamî isyan hareketi Basmacılar hareketten kopar. Lenin bu sorunların giderilmesinin tarihsel açıdan devasa bir öneme sahip olduğunu söyler. 1920’de, Rus hâkimiyetinin devamı olarak gördükleri (Orta Asya’daki) sovyet iktidarı etrafında kümelenmiş ve çar döneminin ürünü olan polis teşkilâtı, ordu, güvenlik güçleri ve idarî yapının eski üyeleri olan kişilerin Rusya’da toplama kamplarına gönderilmesi emrini verir.(37) Bu tasfiye sürecinin bir parçası olarak Orta Asya’daki parti politikası, sadece Ruslar için “dinî önyargılardan kurtulma”nın bir ihtiyaç olduğu tespitinde bulunur: 1922’de, Türkistan’da bin beş yüzden fazla Rus Ortodoks, dinî inançlarından ötürü partiden atılır, ancak atılanlar arasında tek bir Müslüman yoktur.(38)
Stalin’in İslam’a Saldırısı
Bolşeviklerin dinî hürriyeti ve millî hakları güvence altına alma gayretleri, sovyet endüstrisinin zayıflığı ve halkın en temel ihtiyaçlarının karşılanmasına dönük mücadele tarafından sürekli kesintiye uğrar. Yoğun sefalet koşulları rejimi zora sokar. 1922’de Moskova’nın Orta Asya’ya yönelik desteği kesilmek zorunda kalır ve birçok devlet okulu kapatılır. Öğretmenler ücretlerin ödenememesi nedeniyle işlerini bırakırlar. Bu, Müslüman okullarının cemaat tarafından desteklenmesini tek çıkış yolu hâline getirir:
Eğitim komiseri Lunaçarski, “Ekmek temin edemezseniz onun yerine bir şey koymaya da cesaretiniz olamaz.” der. 1924’te şeriat mahkemeleri tüm merkezî para desteğini yitirir. Ancak ekonomik faktörler Müslümanların şikâyetlerini mahkemeye getirmeleri önünde bir engel teşkil eder. Örneğin bir kız kararlaştırılmış bir evliliğe ya da kuma olmaya itiraz ediyorsa önünde çok az şans vardır, zira iş sahibi değildir ve başka bir yerde de yaşama imkânı yoktur.(39) Rusya’da kadınların konumu işsizlik ve devletin annelik yardımında bulunamaması gibi durumlar yüzünden zayıftır, bu zayıflık kadını eve hapsetmekte ve geleneksel aileyi yeniden diriltmektedir.
Kontrolünü merkezîleştirip güçlendirmek için çareler aranırken, stalinist bürokrasi Rus milliyetçiliğini bulur karşısında. Stalinizm ile çarlar arasındaki sürekliliğe vurgu yapılır, bunun ana gruba, yani Ruslara mensup işçileri rejime entegre etmek için gerekli harç olduğu düşünülür. Bu sebeple Stalin Rus olmayan cumhuriyetlerdeki “milliyetçi sapmalar”a saldırmaya başlar ve Rus şovenizminin yeniden doğumunu teşvik eder. O bu noktada eski çar subaylarının desteğini alır, bu unsurlar devlet ve ekonomide öne çıkarlar. 1922’de Lenin, “süt kazanına düşmüş sinek misali, Büyük Rus ayaktakımı denizinde boğulmamaları” konusunda bolşevikleri uyarır.
Bu eğilimlerin güçlenmesiyle, 1920’lerin ortalarında stalinistler İslam’a karşı, “geleneğe bağlı suçlar” başlığı altında “kadın hakları”na, Özbekistan ve Azerbaycan gibi yerlerde özel olarak peçeye yönelik giderek yoğunlaşan, kapsamlı bir saldırı başlatırlar. Kampanyanın sloganı “hücum”dur. Etkisiz bir propaganda ile geçen iki yılın ardından hücum 8 Mart 1927’de, Uluslararası Kadınlar Günü’nde kitlesel eylem aşamasına geçer. Kitlesel mitinglerde kadınlara örtülerini çıkartmaları söylenir. Yerel halka mensup bazı kadınlar podyuma çıkıp peçelerini şenlik ateşine atarlar.
Hücumun tarihini yazan bir yazar, bolşevik iktidarının daha ilk yıllarında Müslümanları peçeden vazgeçme konusunda teşvik etme -bu anlamda zorlama- fikrinin bolşeviklerin aklına girdiğini söyler:
“Özetle söylemek gerekirse, 1926 öncesi peçenin muhtemel toplumsal tehlikeleri ve zararlı etkileri en iyi hâliyle tali bir konu idi. Doğrusu 1926 öncesi parti politikası epeyce açıktı: (peçenin kaldırılması) Zhenotdel’in (Kadın Departmanı) yoğunlaşması gereken ana mevzu değildi. Gerçekte tersi geçerliydi -otoritenin farklı konumlarındaki birçok bolşevik peçenin kaldırılması hususunda, bunun parti çıkarlarına zarar vermekten başka bir anlama gelmeyecek ilkel bir tutum, hattâ daha da kötüsü, bir çılgınlık olduğunu sesli biçimde tartışıyorlardı.”(40)
Kızıl Ordu lideri Mikhail Frunze Mayıs 1920’de, Birinci Türkistanlı Kadınlar Kongresi’nde hepsi peçeli olan 118 delegeye sovyet otoritelerinin gözünde paranjilerinin (yere kadar uzanan başörtüsü) kendi politik görüşleri ya da kendileri açısından olumsuz bir nitelik arz etmediğini söyler. Esasında iç savaş süresince bu başörtüleri askerî amaç doğrultusunda kullanılmışlardır: delegelerin Türkistan’ın kurtarılması konusunda katkı sunabileceklerini söyleyen Frunze, paranjilerinin altında onurlu birer kalbin çarptığını, onun altında kadının inançlı bir biçimde devrime hizmet edebileceğini ve paranjinin kimi zaman Kızıl Ordu için bir cesur bir asker saklayabileceğini söyler.(41) 1923’te Orta Asya’daki parti liderleri, Özbek kadınlarının başörtülerini çıkartmak için çalışanlar üzerinde “sol sapma” suçlamasıyla, sert önlemler alırlar. Ağustos 1925’te tüm Özbek Kadınları Departmanı’ndaki ana konuşmacı, başörtünün çıkartılması girişimini bolşevik olmayan bir eylem olarak niteler ve kadın sorununun çözümünü için temel güzergâhın kadınların ekonomik ve maddî güvenliği olduğunu söyler. Bir bolşevik, Cedidîlerin kadınların paranjilerini çıkartmaları suretiyle kurtulacaklarına ilişkin anlayışlarına itiraz ederek, kadınların politik ve ekonomik düzlemde tam bağımsız olmalarının teşvik edilmesi gerektiği üzerinde durur.(42)
Oysa hücum, marksist pratiği başaşağı çevirmeyi önerir: kadınları geleneksel aile dışında okuma, çalışma ve yaşamaları hususunda fırsatlar sağlayarak onların bağımsız olmalarını teşvik etmek yerine, hücum kampanyası çokeşliliği, reşit olmayanların evlenmelerini ve başlık parasını yasaklayarak onları propaganda gücü ile ikna etme yolunu seçer. Kampanyanın amacı, cinsler arası ilişkileri ve aile hayatını acilen dönüştürmekten başka bir şey değildir. Dahası parti, yerli halka mensup kadınların parti saflarına katılmadığı bir ortamda böylesine hızlı bir kampanyaya başvurur. 1926’da Özbekistan Komünist Partisi’nin üyelerinin yüzde 93,5’i erkektir; Temmuz 1927’de partide sadece 426 Özbek kadın mevcuttur, bunlar toplam kadın üyelerin dörtte birinden azını temsil etmektedirler. Cumhuriyetin nüfusu o günlerde beş milyondan fazladır.(43)
Hücum kampanyası yereldeki halkların önemli bir bölümünce kaçınılmaz olarak yabancı bir unsur olarak görülür ve Rus sömürgecilerin zoraki dayatması olarak anlaşılır. Meselenin tam da bu yönünü vurgularcasına Moskova’nın hücum için seçtiği iki lider de Rus’tur. Bunlar Lenin tarafından büyük Rus şovenistleri olarak anılan isimler arasında gösterilebilirler.(44) Bu tip bürokratlar için Müslüman kadınların endişelerinin bir önemi yoktur. Bu kadınların kurtuluşa ilişkin yüksek fikirleri olamaz. Onlar daha çok düşük değerli emek güçleridirler.(45) Kampanya, Orta Asya’daki yerli halklarla Ruslar arasındaki derin ırkî gerilimler zemininde seyreder. Bu dönemdeki milliyetçiliğin değerli bir tarihçesini sunan bir yazar konuyla ilgili şunları yazmaktadır:
“Elbette birçok çelişki şiddetli değildi. Daha sık görülen, sembolik düzeyde seyreden bir şiddetti. Orta Asya cumhuriyetlerini kendisinin addedenle yaşanan çelişki üzerinden sembolik konular özel bir önem kazanmaya başladı (…) sembolik şiddetin en sık rapor edilen örnekleri, Müslümanların dudaklarına domuz yağı sürmek ya da onları domuz eti yemeye zorlamaktı.”
Hücum kampanyasının ortaya koyduğu bu iradî delilik, ileride Stalin’in zorla gerçekleştireceği kolektivizasyonun habercisidir. Kampanya Komünist Parti ve kadınlar için tam bir felâket olur.(46) Örtünmenin ortadan kaldırılması hatadır: millet önünde örtülerini çıkartan kadınların büyük bölümü yeniden örtünür. Bu, tüm iç parti belgelerince de kabul edilmektedir. O hâlde kampanyaya yönelik ters tepki sözkonusudur. Bu, kendisini korku dalgası, düşmanlık ve nihaî olarak şiddet yoluyla ortaya koyar. Sonuçta ibadetlere ve cami toplantılarına katılımda artış gözlenir, Müslüman çocuklar, özellikle kızlar sovyet okullarını terk ederler, gençlik hızla Genç Komünistler Birliği’nden ayrılır. Peçesini çıkartmış olan kadınlara yönelik öfke artar, sokaklarda onları ayıplayan kimi tavırlar gelişir. Bazı köylerde gençlik çeteleri kadınlara tecavüz ederler. Bazıları bizzat kendi akrabalarınca katledilir. 1928’in ortalarında şiddet zirveye ulaşır ve kadın erkek ayrımı yapmaksızın dolaylı olarak “kültür devrimi” ile ilişkili herkese yönelir. Binlerce insan can verir. Yakalanıp cezalandırılan katiller yerel halk tarafından çoğunlukla şehit ilân edilirler.(47)
Hücum kampanyasının önde gelen tarihçileri, saldırının Sovyetler Birliği’nde İslam’ı güçlendirdiği noktasında hemfikirdirler. Peçeyi ortadan kaldırma konusunda ortaya konulan altı aylık çabanın ardından paranjinin çıkartılması vaadinin yerine getirilmesi partinin onlarca yılını alır. Elliler, hattâ altmışlara kadar örtünme, Orta Asya sokaklarında seyrek de olsa görülen bir gerçekliktir. 1991’de Özbekistan SSCB’den koptuğunda örtünme devlet desteği ya da teşviki olmaksızın, millî bağımsızlığın bir sembolü olarak hızla yaygınlaşır.(48)
Teori ve Pratik
Bolşeviklerin dinî demokrasiye ilişkin kayıtlarına bakıldığında sağ kanadın Lenin’in zamanını kolladığı, rejim zayıf olduğu dönemde gerçek niyetlerini sakladığı ve parçalamak için gerekli ânı beklediği konusunda ısrarlı olduğu görülür. Aksine Lenin’in devrim öncesi ve devrimi takip eden birkaç yıla ait yazıları ile politik pratiği arasında bir süreklilik mevcuttur. Yirmilerin sonunda karşı devrimci gericilik yerleştikçe ve kararlı biçimde leninizme sırtlarını döndükçe komünist partiler bu gelenekten ayrışırlar.
Eğer bolşevikler dinî azınlıkları sovyet iktidarını destekleme konusunda halkları aldatmak istemiş olsalardı, iç savaşın bitmesine rağmen şeriat mahkemeleri ve dinî okullar konusunda uzlaşmaya gitmeye gerek kalmazdı. Oysa sovyetler paralel hukukî ve eğitimsel sistemler kurdu, bunlar için merkezî devlet mekanizmasından önemli kaynaklar aktardı, yereldeki halkların istihdamı için öncelikler tanıyan “olumlu eylem” programları belirlendi, Kiril yazısı terk edildi, Rus yerleşimciler başka yerlere taşındı ve tüm fabrikalar eski imparatorluğun ücra bölgelerine götürüldü. Eğer bolşevikler insanları dinî inançlarından ayırmak gibi gizli niyetler barındırıyor olsalardı, 1918 sonrası dindar pasifistlerin askerlik hizmetlerinden kaçmalarına izin vermek gerçekten de anlamsız olurdu.
Elbette bu söylenenler bolşevikler arasında dine ve dolayısıyla millet meselesine yaklaşım hususunda genel bir tartışmanın olmadığı anlamına gelmiyor. Aralarında liderlik mensubu kişilerin de bulunduğu hatırı sayılır miktarda bolşevik, Lenin ve Troçki’yle uzlaşmaz, ancak bu iki ismin politikaları gene de ilk yıllarda hükmünü yürütür. Lenin ve Troçki’ye itiraz eden sözkonusu yoldaşlar, zalimin milliyetçiliği ya da dini ile mazlumun milliyetçiliği ya da dini arasında fark gözetmemektedirler. Onlara göre, tüm dinler düşmandır. Ta başlarda Lenin, dinî ve millî haklara yönelik bu soyut muhalefetin ileride yeni yeni dirilmekte olan Rus şovenizmi ile örtüşebileceğini söylemiştir.
Millet meselesi noktasında Lenin ve Stalin arasında bir fikir uyuşmazlığı zuhur eder. Temel politik ilke meselesi olan bu tartışma(49), Haziran 1923’te Moskova’da merkeze uzak cumhuriyetlerdeki bolşevik liderlerin gerçekleştirdiği kapalı bir toplantıda ayrıntısı ile yürütülür. Din, özel olarak İslam meselesi ele alınır tartışmada. Zamanla (Stalin’in konumu adına bayrağı taşıyan) Orjonikidze’nin desteğini alan aşırı solcular, Lenin’in millet politikasına partinin dine yönelik “liberal” yaklaşımına dönük eleştiri üzerinden saldırırlar. Örneğin Kırımlı bir Tatar olan Firdevs, Cedidîlerin desteğinde Orta Asya’da “yaşayan bir cami” yaratılmasından söz eden Türkistanlı lider Hocanov’a saldırır. Ayrıca bolşeviklerin doğudaki komünist memurların yerel dilleri, Ruslar gibi millî çoğunluğun zulmünün yeni biçimi olarak öğrenilmesi konusundaki ısrarına itiraz eder.(50)
Hocanov’un konuşması onun, partinin millet meselesine ilişkin beyanlarının ilke meselesinden ziyade saf anlamda “dışsal bir politik oyun” olduğu fikrinden fazlasıyla etkilendiğini açık biçimde gösterir. Stenograf kaydının da gösterdiği üzere Troçki acilen müdahale eder konuşmasına. Ancak Hocanov’un Türkistan’daki din siyasetine ilişkin fikirleri hâlâ Lenin’in taktiklerinin uygulanmasına dönük partinin gayretlerini yansıtmaktadır:
“Liberal Cedidîlerin yardımıyla yaşayan bir cami açığa çıkar. Dinî unsurlara, ulemaya karşı somut mücadele, kadılık kurumunun işlemesi için verilen mücadelede kendisini ifade etmelidir. Ayrıca bu noktada bizim Cedidîlerimiz bunların din adamları değil, liberal olmalarından emin olmamıza katkı sunacaklardır. Fergana’daki Kırgız halkı arasında kadılığın resmî insanlardan müteşekkil olmasına ihtiyacımız var, bu ise daha çok solcu unsurlara güvenmemiz gerektiği anlamına geliyor. Sonrasında vakıf mallarının işletilmesi ve idare edilmesi meselesi gündeme gelir. Bu meselelerle ilgili olarak bizim parti dışı aydınlar arasındaki solcularla, liberallerle ittifak yapmamız gerekiyor.”(51)
Benzer biçimde Azerbaycan’dan Ahundov da muhafazakâr Müslüman seçkinlerin “az çok liberal olan mollalar”ın Ramazan süresince Doğu’daki kadın mağdurlara yardım etmek amacıyla bağışta bulunmaları hususunda çağrıda bulunmalarını isteyerek, onların ikna edilmelerini sağlayacak bir kampanyadan söz eder. Doğu’ya yapılan bu türden yardımlar çoğunlukla dinî hiyerarşinin eline geçmektedir. Bu yolla Azerbaycanlı komünistler Hocanov’un “yaşayan cami”sinin gelenekçi Müslüman liderlerin eline geçmesine mani olmayı ummaktadırlar.(52) Çeçenyalı Elderhanov, dinî ve millî duygulara saldırmanın felâketle sonuçlanacağına işaret eder: “İşçilere bir yandan cılız ve yumuşak başlı konuşmalar yapılıp, gülücükler atılırken, bir yandan mollaların sakalını çekiştirmek ve süngü zoruyla vergi dayatmak, aşırıya kaçan ve hedeflenenin ancak yüzde beşine ya da altısına ulaşabilen askerî yöntemlerle huzur içindeki halkın acı çekmesine neden olmak, eşkıya çetelerinin dağlara kaçmasına neden olmak bugün itibarıyla sovyet iktidarına düşmanlık beslenmesine neden olur.”(53)
Bolşeviklere yönelik sağcı eleştirileri yankılayacak biçimde millî ve dinî hislere yönelik tavizler verildiğini, iç savaşın dayatması ile marksist ilkelerden sapıldığını iddia eden kimi yaklaşımlar bugün de sözkonusudur.(54) Tarihî kayıtların da açık biçimde gösterdiği üzere, Lenin ve Troçki aksi yönde hareket etmişler ve onlarla aynı fikirde olmayan bolşevikler tartışmada Stalin’in safını tutmuşlardır. Daha da önemlisi, kendileri ile uzlaşmazlık içinde olan insanların geçici desteğine ihtiyaç duydukları için bolşeviklerin ilkelerini yuttuklarını söyleyen bu miskin yaklaşım, her türden birleşik cephe olasılığını dikkate almaz. Birleşik bir cephede devrimciler müttefikleri ile aralarındaki daha kapsamlı uzlaşmazlıklara bakmaksızın, belirli bir mesele üzerinden savaşırlar ve müttefiklerine bağımsız örgütlenme ve bağımsız siyaset yapma hakkını tanırlar. Marksist ilkelerin terk edilmesi korkusu ile sadece seninle uzlaşanlarla birleşik bir cephe kurulabileceğini söyleyen fikir anaokulu materyalizmidir.(55)
Millî haklara yönelik bolşevik desteğinin ayrımcılık talebi için bir kılıf anlamına gelmesinin ötesinde Lenin farklı milliyetlere mensup işçilerin kendi yönetici sınıflarına karşı gerçekleştirecekleri birliği genişletmeleri amacıyla somut durumlara dayalı siyaseti değerlendirmenin gerekli olduğunu söyler. Millet meselesine ilişkin yazılarında Lenin dine fazla önem vermez, ancak bu noktada güvenle söyleyebiliriz ki, din hürriyetinin çarlık idaresi altındaki millî hareketlerin aslî talebi olduğu alabildiğine aşikâr bir husustur.(56) Özetle Lenin’in konumu şudur: dinî inanç temelinde gerçekleşen her türlü zulme karşı savaşmak gerekli mi? Elbette. Her türden dinî gelişme, genelde “dinî kültür” için dövüşülmeli mi? Elbette hayır.(57) Marksistlerin dinî hürriyete ilişkin talepleri aktif biçimde ele alıp almamaları soyut sloganlara değil, somut duruma bağlıdır.(58) Bolşeviklerin şeriat hukukuna yönelik tanıdığı açık serbestiyet, İslamî muhafazakârlığa ancak Büyük Rus şovenizmine ait siyasetin parçalanması aracılığıyla karşı konulabileceğinin kabulü üzerinden anlaşılabilir. Bunun yanında dinî seçkinlerin cami etrafında tüm sınıfları birleştirme kabiliyetleri zayıflatılmalı, Müslüman toplumdaki sınıfsal ayrışmaların su yüzüne çıkması için gerekli zemin oluşturulmalıdır.
Moskova’daki bolşevik liderlik tarafından desteklenen politikalarla tecrübesiz yoldaşların uzak bölgelerdeki uygulamaları arasında çoğunlukla ciddî farklılıklar gözlemlenir. Ruslar arasında yaygın olan şovenizm ve yereldeki unsurlarda mevcut olan aşırı solculuk sürekli sorunlara yol açar.(59) Moskova’nın siyaseti mollaların sakallarının çekiştirilmesine karşı iken, sovyet mahkemelerinin alkol alan insanlara para cezası vermesine de karşıdır. Ancak dinî hürriyet yobazların din adına her şeyi yapma hürriyeti anlamına gelmez. Dolayısıyla şer’i hükümlerin aşırı yorumlarına kimi sınırlamalar getirilmelidir. Kadınlar Departmanı’na mensup kadınlar, ıssız bölgelerdeki Müslüman cemaatlerde yaygın olan korkunç cinsiyetçilikle mücadele etmek için canlarından olmuşlardır.
1920 Eylül’ünde Bakû’de düzenlenen Doğu Halkları Kurultayı’nda Zinovyev ve Radek Batı emperyalizmine karşı “kutsal savaş” (gazavat) çağrısı yaparlar. Oportünist olsun olmasın, bu şiar ancak çağrının yapılmasına neden olan politik durumun değerlendirmesi ile yargılanabilir. Bolşevik Parti, kendi içindeki aşırı solcu damardan ve eski sömürgelerdeki şovenist sızmalardan mustariptir. Ayrıca liderlik, milyonlar tarafından anlaşılabilecek bir dille konuşma gayreti içindedir. Eğer insanları sovyet iktidarı için dövüşüp ölmek konusunda yüreklendiriyorsanız ve birçoklarının dinî ifadeler dâhilinde dövüşüp öleceğini de biliyorsanız, savaşın bu insanlar için kısmen dinî bir nitelik arz edeceğini de görürsünüz. Aynı zamanda Zinovyev ve Radek, savaşın sınıf savaşı olduğunu tekrar tekrar vurgular ve bu savaşın gerici mollalara karşı mücadeleyi de içerebileceğini söyler:
“Hükümetlerinizden sık sık kutsal savaş çağrıları duydunuz ve sizler de bu çağrılara kulak asarak Peygamber’in yeşil bayrağı altında biraraya geldiniz, ancak sadece kendileri için yol arayan efendilerin çıkarlarına hizmet eden tüm o kutsal savaşlar hileliydi; sonuçta siz işçi ve köylüler, sözkonusu savaşların ardından daima kölelik ve yokluk içinde kaldınız. (…) Şimdi biz sizi Komünist Enternasyonal’in kızıl bayrağı altında, ilk kez kendi iyiliğiniz, hürriyetiniz ve kendi hayatınız için gerçekleştirilecek bir kutsal savaş yürütmek amacıyla biraraya getiriyoruz.”(60)
Karşı devrimci güçlere katılıp sovyet rejimine saldıran muhafazakâr Müslümanların amanı yoktur. İmam Necmeddin Gotsinski1920 Eylül’ünde bolşeviklere karşı bir isyan başlatır. Onun genel yaklaşımını halefi Uzun Hacı şu şekilde ifade eder: “Mühendisleri, öğrencileri, genelde soldan sağa (yani Latin ya da Kiril alfabesi ile) yazanları asmak için ip örüyorum.” Ayaklanma kanlı bir biçimde bastırılır ve Gotsinski 1925’te yakalanır.(61)
Sonuç
Marksist anlayış uyarınca partinin eylemde değilse de sözde ateist, devletin ise din karşıtı değil, din dışı olması gerektiğini söyleyen Lenin ve Troçki yönetimindeki bolşevik liderlik haklıdır. Dinî cemaatler devrim sonrasında hürriyetlerine kavuşmuşlar, buna karşın çarlık imparatorluğunun resmî dini ise eski yönetici sınıfla güçlü bağları nedeniyle sınırlandırılmıştır. Müslümanlar dâhil tüm dindarlar kendilerini devrimci addettikleri ölçüde bolşevik saflarda hoşça karşılanmışlardır. Komünist olmayan, ama devrimi destekleyen dindarlar devlet aygıtında önemli mevkilere getirilmişlerdir. Kimi önemli Müslüman örgütler bütünüyle komünist partilere katılmış ya da devrim müdafaasında bolşeviklerle birleşmişlerdir.
Müslümanların dinî hürriyet talepleri millî haklara ilişkin taleplerle yakından bağlantılıdır. Bolşevikler Müslümanlarla birlikte bu hakları sadece çar yanlılarından ve Rus sömürgecilerinden değil, aşırı solcu komünistlerden de koparıp almak için birlikte mücadele etmişlerdir. Uğruna mücadele verilen ve devrimin bir parçası olarak elde edilen bu haklar, dindarların üzerine atlama fırsatı kollayan din karşıtı bir rejim tarafından bahşedilen birer taviz değildir. Sözkonusu haklara yönelik saldırılar, önemli bir bölümü iç savaş süresince devlet aygıtını istilâ etmiş ordu mensupları olan eski rejime ait Rus şovenistlerince gerçekleştirilmiş, bu unsurlar zamanla Stalin’i karşı devrimin lideri olarak görmeye başlamışlardır. Ancak sözkonusu unsurlar, bolşevikler arasında mevcut olup Lenin’in yaklaşımına itiraz eden, ayrıca millî ve dinî hakları horgören güçlü aşırı solcu akımların yardımını almışlardır.
Başörtüsü, Lenin yönetimindeki bolşevikler için önemli bir mesele değildir. Başörtüsüne ve örtünmeye yönelik saldırı 1927’de Rus şovenistleri ve stalinistler tarafından başlatılır, bu, birkaç yıl sonra zorla gerçekleştirilecek olan kolektivizasyonun da habercisidir. Başörtüsünün zorla çıkartılması leninizmi baş aşağı çevirir. Dolayısıyla bugün Avrupa’da Müslüman kadınların örtünme hakkı için ayağa kalkmaları, Irak, Filistin ve Afganistan işgallerine karşı Müslümanlarla birlikte yürümek, Müslümanların sözkonusu işgallere karşı muhalefet etme haklarının savunulması ve Saygı gibi birleşik cephe koalisyonlarına solcu Müslümanların iştirak etmeleri hususunda sosyalistler, kökleri Lenin ve Troçki’ye uzanan bir geleneği sürdürüyorlar.
Dave Crouch
6 Nisan 2006
Dipnotlar
1. Temmuz olaylarının ardından Yasmin Alibhai Brown, “kendinden nefret eden psiko sapıklar”ın “katıksız, yalan kötülüğü”nden ve “gözü dönmüş katillerden söz eder. (“Let Us Not Grace these Bombers with a Cause”, Independent, 11 Temmuz 2005). Polly Toynbee SİP’i “ilkel İslamî aşırıcıların yoldaşı” olmakla suçlar. (“In the Name of God”, Guardian, 22 Temmuz 2005); Nick Cohen, küfretmekten çekinmeyen, hakaretamiz bir ifade ile liberal solun “psikopat aşırı sağcılarla yoldaş” olduğunu söyler. (“I Still Fight Oppression”, Observer, 7 Ağustos 2005).
2. “Marxists and Religion: Yesterday and Today”, International Viewpoint’te yayımlandı, Mart 2005, www.zmag.org
3. “The Middle East through the Mirror of Marxism”, Londra’daki Temmuz 2004 olayı hakkında SİP’in düzenlediği Marksizm 2004’te yapılan konuşma. Burada Achcar, Hristiyanlığın ve İslam’ın farklı bir yorumu olduğunu söyler, birincinin mazlum bir hizbin ürünü, ikincinin ise güçlü bir imparatorluğun hızla yöneticisi hâline gelen bir grubun eseri olduğunu iddia eder. Ona göre Kur’an bu sebeple solcu yorumlara kapalıdır: “(Kur’an’ın) önemli bir bölümüne ilişkin radikal solcu bir yorumda bulunma noktasında oldukça zor zamanlar geçireceğiniz kesindir. Tanrının insanları sınıflar hâlinde yarattığının, bu sebeple sınıfların doğal olduğunun ve onları bastıramayacağınızın söylenmesinin nedeni budur. Kadın meselesine ilişkin laf etmeye gerek bile duymuyorum. (…) (bu mesele) tümüyle gerici politikalara yol açıyor.” Ancak şu söylenmeli: İslam’a marksist bir yaklaşım Kur’an gibi bir metindeki değil, toplumdaki maddî çelişkilerden yola çıkmalıdır.
4. “Building on the Success of the London ESF’, IST Discussion Bulletin, Ocak 2005.
5. “Socialism and Religion” (1905). Bu yazıda alıntılanan tüm Lenin makalelerine marxists.org-Lenin arşivinden ulaşılabilir.
6. K. Marx, Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Right (1843 -vurgular özgün metne ait), http://www.marxists.org/.
7. “The Attitude of the Workers’ Party to Religion” (1909).
8. L. Trotsky, My Life (Harmondsworth, 1984), 6. bölüm.
9. T. Cliff, Lenin, Cilt: I, “Building the Party” (Londra, 1986), s. 84-86.
10. A.g.e., s. 157-158.
11. W Husband, Godless Communists: Atheism and Society in Soviet Russia 1917-1932 (Illinois, 2000), s. 54-57.
12. P. Steeves, Keeping the Faiths: Religion and Ideology in the Soviet Union (New Jersey, 1991), s. 85-86. Nisan 1929’da, Protestan evanjelik hareketinin büyümesini kolaylaştıran tüm bu faaliyetler, iktidarın güçlendirilmesi adına Stalin tarafından yasaklanır.
13. “Russian Baptists and the Military Question, 1918-1929”, P. Brock ve T. P. Socknat (ed.), Challenge to Mars: Essays on Pacifism from 1918 to 1945 içinde (Toronto, 1999), s. 21-40.
14. Akt.: P. Steeves, a.g.e.
15. W. Husband, a.g.e., s. 58-59.
16. Bkz.: W. Husband, a.g.e., s. 59-66. “Dinî birliklerle ilgili” 17. Madde: “Dinî cemaatler aşağıdaki faaliyetlerden men edilmişlerdir: a) karşılıklı yardım amaçlı fonlar, kooperatifler, sınaî birlikler oluşturmak, genelde, dinî ihtiyaçların karşılanması dışında her türlü amaç için kendilerine tahsis edilmiş mülklerin kullanımı; b) üyelerine maddî destek sağlamak; c) Ya çocuklar, gençlik ve kadınların ibadetine ya İncil, edebiyat, el sanatı, emeğe ya da çalışma toplantılarına, gruplara, muhitlere ve departmanlara tahsis edilecek, ayrıca gezi programları, çocuklar için oyun bahçeleri, okuma odaları, açık kütüphane, cerrahi sanatoryum ve tıbbî klinikler olarak iş görecektir. (…)”
17. A. Bennigsen ve C. Lemercier-Quelquejay, Islam in the Soviet Union (Londra, 1967), s. 78; R. Pipes, The Formation of the Soviet Union (New York, 1954), s. 77.
18. D. T. Northrop, “Hujum: Unveiling Campaigns and Local Responses in Uzbekistan, 1927”, D. J. Raleigh (ed.), Provincial Landscapes: Local Dimensions of Soviet Power, 1917-1953 içinde. (Pittsburg, 2001), s. 125-145.
19. A. Khaleed, The Politics of Muslim Cultural Reform: Jadidism in Central Asia (Berkeley, 1998).
20. A. Khaleed, “Nationalizing the Revolution in Central Asia: The Transformation of Jadidism, 1917-1920”, R. G. Suny ve T. Martin (ed.), A State of Nations: Empire and Nation-Making in the Age of Lenin and Stalin içinde. (Oxford, 2001).
21. J. Smith, The Bolsheviks and the National Question, 1917-1923 (Londra, 1999), s. 131.
22. F. M. Mukhametshii, Musul’mane Rossii (Moskova, 2001), s. 48-49.
23. Halid’in sözünü ettiği çalışma, “Nationalizing…” içinde, a.g.e. Metnin tam hâlini British Library’nin bağırsaklarına dalıp oradan benim için çıkartan Irina Lester’a müteşekkirim.
24. Ayrıntılar için bkz.: “The Seeds of National Liberation”, International Socialism 94 (Bahar 2002), s. 115-142. Ayrıca bkz.: bana ait “Levye i prava malykh narodov”, Svobodnaya Mysl’-XX1, sayı: 7, 2004, ya da http://www.postindustrial.net/.
25. A. Avtorkhanov, Imperia Kremlia (Vilnius, 1988), s. 99.
26. A. Park, Bolshevism in Turkestan, 1917-1927 (New York, 1957), s. 214.
27. Bu ve bir önceki paragraf şuradan alındı: A. Park, a.g.e., s. 229-234; F. M. Mukhametshii, a.g.e., s. 45-48; V. O. Bobrovnikov, Musul’mane Severnogo Kavkaza (Moskova, 2002), s. 217-234; D. T. Northrop, Veiled Empire: Gender and Power in Soviet Central Asia (New York, 2004), s. 77-78, 274-275; G. Massell, The Surrogate Proletariat: Muslim Women and Revolutionary Strategies in Soviet Central Asia: 1919-1927 (Princeton, 1974), s. 202-203.
28. M. Bennigsen Broxup, “Russia and the North Caucasus”, M. Bennigsen Broxup (ed.), The North Caucasus Barrier: The Russian Advance Towards the Muslim Worldiçinde. (Londra, 1992), s. 7; T. Martin, The Affirmative Action Empire: Nations and Nationalism in the Soviet Union, 1923-1929 (New York, 2001), s. 130; A. Park, a.g.e., s. 242-243.
29. G. Massell, a.g.e.; A. Bennigsen ve S. Wimbush, Muslim National Communism in the Soviet Union: A Revolutionary Strategy for the Colonial World (Şikago, 1979); A. Khaleed, The Politics…, a.g.e.
30. Üç Cüz: Muhafazakâr Kazak direnişi İslamî söylemlerle esas olarak güney Kazakistan’da ortaya çıkar. Alaşların siyasî ve fikrî tutumundan memnun olmayan, özellikle Sır-Derya Kazakları 1912’den itibaren yeni arayışlara girerler ve Taşkent merkezli Üç-Cüz hareketini başlatırlar. Bunlar kadim Türkistan’a yakınlıkları dolayısıyla Kuzey Kazaklarına nazaran İslam kültürü ile çok daha iç içedirler. Bu siyasî oluşum dindar görünüşü ve söylemleri ile başlangıçta dinî çevrelerde taban bulmuşken, 1914’lerde Semireçie, Turgay ve Omsk gibi kuzey kentlerinde kadar yayılır. Ancak fazla bir varlık gösteremeden Bolşevik Devrimi ile birlikte kaybolur.
31. Vaisiciler: 1862’de Kazan’da Bahaddin Vaisi tarafından kurulmuş Sufi Müslüman tarikat. Rus devletine karşı olan tarikat Tatar yerine “Bulgar” olarak anılmak isterler. Hem Ruslardan hem de Tatar egemenlerinden baskı görürler.
32. A. Bennigsen ve S. Wimbush, a.g.e., s. 222-223; V. O. Bobrovnikov, a.g.e., s. 218; M. Bennigsen Broxup, a.g.e., s. 6; A. Avtorkhanov, a.g.e., s. 99.
33. İlk dönem bolşevik yazınında, hattâ tüm yazın dâhilinde “Müslüman” sözcüğü, dinî bir inancı tarif etmekten ziyade bir milliyeti ve coğrafyayı tarif etmek için kullanılan stenografik bir ifadedir: Troçki bile “Müslüman milliyetçiliği”nden söz eder. (“Vospitanie molodezhi i natsional’nyi vopros”, Pravda, 1 Mayıs 1923). Bu dönemin fikirlerini yansıtır ancak aynı zamanda Orta Asya’daki ulus-devletlerin yeniliğini de gösterir. Bennigsen ve Wimbush’un kitabı bu kafa karışıklığından ötürü fena hâlde sakatlanmıştır.
34. Mir-Said Sultan Galiev, “The Tartars and the October Revolution” ve “The Methods of Antireligious Propaganda among Muslims” (1921), her iki makale de Bennigsen ve Wimbush’un kitabında yayımlanmıştır, a.g.e., s. 138-157. Rusya’daki Müslüman bölgeler Sultan Galiyev gibi kimi parlak komünist liderler doğurmuştur. Bir öğretmenin oğlu olan Galiyev Kasım 1917’de 23 yaşındayken bolşeviklere katılır, birkaç ay sonra Müslüman Komiserliği’nin lideri olur. Üretken bir yazar ve iyi bir hatiptir. Günümüzde Üçüncü Dünya’da kendilerini “sosyalist” ya da “marksist” olarak niteleyen millî kurtuluş hareketleri mevcuttur: Sultan Galiyev bu düşüncelerin entelektüel babasıdır. (Meselâ Cezayirli Ahmed Bin Bella ondan sıkça alıntı yapan bir isimdir.) Sultan Galiyev millî kurtuluş hareketlerinin tam da sahip oldukları anti-emperyalist niteliklerinden ötürü sosyalist ve devrimci olduklarını söyler. Marksizmi milliyetçilik ve İslam ile kaynaştırma teşebbüsü bolşevizmden çıkışın bir işaretidir, şüphesiz ki bu çıkış, Rus devriminin yenilgisi ardından oluşan kimi özgül koşulların sonucunda şekillenmiştir. O, doğmakta olan stalinist bürokrasinin ilk önemli simalardan biridir.
35. L. Trotsky, “Tasks of Communist Education,” Problems of Everyday Life içinde. (New York, 1994), s. 118; A. Avtorkhanov, a.g.e., s. 102; D. Northrop, “Hujum…’, a.g.e.
36. A. Khaleed, The Politics…, a.g.e., s. 288.
37. Akt.: H. Carrère d’Encausse, The Great Challenge: Nationalities and the Bolshevik State, 1917-1930 (New York, 1992), s. 183. Bennigsen ve Lemercier-Quelqeujay’nin tespitine göre, “Eğer merkezde sovyet hükümeti her türden ikna politikasında Müslümanları etkilerken kaygıya düşmüş olsaydı, bu bir periferi meselesi olmaktan çıkardı.” Islam in the Soviet Union, a.g.e., s. 83.
38. A. Park, a.g.e., s. 209.
39. A.g.e., s. 242; G. Massell, a.g.e., s. 196-198, 258-259.
40. D. Northrop, Veiled Empire…, a.g.e., s. 78.
41. A.g.e., s. 80-81 (vurgular özgün metne ait).
42. A.g.e., s. 81. Devrimden önce Cedidîler kadının statüsünün yükseltilmesinde örtünmenin kaldırılmasını önemli görürler.
43. D. Northrop, “Hujum…’, a.g.e., s. 129 ve 11. dipnot.
44. G. Massell, a.g.e., s. 227-228.
45. A.g.e., s. 165-171.
46. Rusya’da kadının kurtuluş tarihinin önde gelen isimlerinden biri olan Richard Stiteshücum kampanyasının Stalin’in “cinsî Thermidor”unun bir parçası olduğunu ne yazık ki görememektedir. R. Stites, The Women’s Liberation Movement in Russia: Feminism, Nihilism and Bolshevism 1860-1930 (Princeton, 1978), s. 340.
47. G. Massell, a.g.e., s. 275-284; D. Northrop, “Hujum…’, a.g.e.
48. D. Northrop şunu yazıyor: “Hücum kampanyasının örtünmeyi hedeflemesi, kimi yönlerden sadece kendi cazibesini büyütmüştür”, s. 145.
49. Bu tartışmayı International Socialism 94’te ayrıntılı bir biçimde izah ettim, a.g.e.
50. Tainy Natsional’noi Politiki TsK RKP: Stenograficheskii Otchet Sekret-nogo IV Soveshchaniia TsK RKP, 1923g (Moskova, 1992), s. 256-257.
51. A.g.e., s. 113. Hocanov’un konuşması dört günlük konferansın sonunda Zinovyev tarafından birebir alıntılanır. (s. 223).
52. A.g.e., s. 162-163.
53. A.g.e., s. 197.
54. Örneğin bkz.: Hannah Sell’in “Islam and Socialism” adlı makalesi, Socialist Today, sayı: 87 (Ekim 2004) ya da G. Byrne’ın görece daha zayıf olan makaleleri, Solidarity, sayı: 46, 47, 48 ve 50 (2004).
55. “Devrimciler arasında görünürde olan ‘uzlaşma’ korkusunun arkasında politik bir eylemsizlik (…) ciddî politik mücadeleye ilişkin bir yanılsama saklanır.” –L. Trotsky, “On the United Front”, The First Five Years of the Communist Internationaliçinde, Cilt: 2 (New York, 1974), s .96.
56. Örneğin Lenin, Polonya köylülerinin “milliyet, din ve Polonya toprağı” için verdikleri mücadeleden (“Critical Remarks on the National Question”, 1913) ve ilk dönem kapitalizmin “tüm eski, ortaçağa ait kastların ve bölge kiliselerinin diktiği yarı millî, dinî ve diğer engelleri kaldırma gayretinden bahseder. (“The Rights of Nations to Self-Determination”, 1914). Troçki, “Müslüman milliyetçiliği”nden söz eder. (bkz.: üstteki 31. dipnot).
57. Lenin, “Critical Remarks on the National Question”.
58. Örneğin bkz.: SİP’in Konferans Öncesi Tartışma Bültenleri’nde Nick Grant ve Ger Francis arasında gerçekleşen inanç okulları ile ilgili tartışma, Sayı: 2 ve 3, 2005.
59. Bkz.: 35. dipnot.
60. “Manifesto of the Congress to the Peoples of the East”, Baku: Congress of the Peoples of the East içinde. (New Park Publications, 1977), s. 172. Kongre her türden sorunla uğraşmaktadır, ancak burada bu sorunlara girmek için yeterli yerimiz yok. 1922’deki Komünist Enternasyonal Dördüncü Kongresi ikinci kongrede kabul edilen siyasetini düzeltmiş ve emperyalizme karşı pan-İslamizmle kurulacak geçici ittifakları desteklemiştir. –E. H. Carr, The Bolshevik Revolution 1917-1923, Cilt: 3 (Harmondsworth, 1971), s. 476.
61. M. Bennigsen Broxup, “The Last Ghazawat: The 1920-1921 Uprising”, Bennigsen Broxup (ed.), The North Caucasus Barrier içinde, a.g.e., s. 112-145. Bennigsen Broxup’ın değerlendirmesi yereldeki bolşeviklerce yürütülen aşırı solcu politikaların Gotsinski ayaklanmasına katkı sunduğunu varsayar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>