Barış Savaştır: Oslo Anlaşması’nın Ardından

25 Temmuz 2014 admin

1973 Savaşı’nın ardından, ABD, Vladimir Jabotinsky’nin tasarladığı modele tamamen uyan sözde “barış sürecinin” belirli bir versiyonunu erkenden başlatmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’ni, Dışişleri Bakanı Henry Kissinger temsil ediyordu. Kissinger’ın, birkaç sene içerisinde Camp David Mutabakatı’nda Mısır’ın teslimiyetine sebep olacak planı nihayetinde FKÖ’yü “barış” görüşmelerine dâhil edecekti; FKÖ bu barış görüşmelerine ancak Mısır, Ürdün ve Suriye Yahudilerin yerleşimci sömürgeciliğinin kalıcılığını tanıdıktan ve kabul ettikten sonra davet edilecekti.

1970’lerde, o zaman dahi Filistin halkının pek çok hakkından taviz verebileceğini bildiren ancak yine de kendini Yahudi sömürgeciliğinin geri dönülmez olduğu gerçeğine tamamen teslim etmeye hazır olmayan bir FKÖ ile görüşmeyi kabul eden Kissinger şunları da ekliyordu: “FKÖ’nün (mevcut) taleplerinin asgarisini dahi karşılayamayız; o halde onlarla konuşmanın manası nedir?” Kissinger’ın açıklamalarına göre, “Bekledikleri tanınma, ancak Arap yönetimleri tatmin olduğu zaman gerçekleşebilecekti.” ABD, 1970’li yılların FKÖ’sünün taleplerinin asgarisini dahi karşılayamazken, İsrail aynı asgari talepleri 1990’larda karşılayabilecek konuma gelecekti.
İşte FKÖ yirmi yıl önce bu şartlarla kuşatılmış bir ortamda, Oslo Anlaşması olarak bildiğimiz sürecin ardından İsrail’e tamamen teslim oldu ve Filistin’in sömürgeleştirilmesini kabullendi. Sömürgecilik karşıtı mücadelenin bir köşeye bırakılması, ilkin Filistin Kurtuluş Örgütü’nün gayri-resmî olarak dağılmasıyla, bilhassa ismindeki “Kurtuluş” sözcüğünün silinmesiyle ve hiçbir şeyden kurtulmaya çalışmayan, sömürgeciliğe neredeyse hiçbir direniş göstermeyen bir yönetim olan Filistin Ulusal Yönetimi adı altında yeniden zuhur etmesiyle resmiyet kazanacaktı. Filistin Ulusal Yönetimi direnmek şöyle dursun, bir yandan iktidarda kalabilmek için kendisine verilen az miktarda imtiyazı koruması için İsrail’den teminat isterken, öte yandan Filistinlilerin Yahudi sömürgeciliğine gösterdiği en ufak direnişi bastırmak üzere egemen güçlerle işbirliği yaparak İsrail’e hizmet edecekti.
Ancak Filistin Ulusal Yönetimi Jabotinsky’nin düşündüğünden de iyi bir işbirlikçi oldu İsrail’le. Jabotinsky, yenilgiyi kabul ettikten sonra tam özgürleşme ve kurtuluş talep eden Filistinli liderlerin ortadan kaybolacağını ve “liderliğin, onlara her iki tarafın da ortak tavizler vererek üzerinde anlaşmaya varabileceği tasarılarla gelecek küçük gruplara geçeceğini” varsaymıştı. Şöyle devam ediyordu Jabotinsky: “Ancak böyle bir değişiklikten sonra dürüst ve açık bir şekilde pratik sorunları; örneğin Arapların yerlerinden edilmeyeceği teminatını, Arap vatandaşlar için eşit haklar ya da Arapların ulusal bütünlüğü gibi mevzuları tartışmayı umabiliriz.”
İhanet
Herkesin bildiği üzere, Filistin Ulusal Yönetimi böyle taleplerde bulunmadı. İsrail’de yaşayan Filistinli yurttaşları kendi kaderlerine terk etti; Oslo’da bile onlardan bahsetmedi ve aslında Filistin Ulusal Yönetimi o sırada- biz Ürdün Vadisi’nde görüştüğümüz esnada- Filistinlilerin İsrail tarafından kendi topraklarından çıkarılmasına ses etmezken, bir yandan da Batı Şeria’daki Filistinlileri kendilerine bağlı iş adamlarının mali destek sağladığı inşaat projeleri aracılığıyla topraklarından sürerek bu eyleme iştirak ediyordu (Rawabi projesi bunun bir örneğidir).
Arapların “ulusal bütünlüğüne” gelince, Filistin Ulusal Yönetimi zaten İsrail’den bunu “garanti etmesini” hiçbir şekilde talep etmiyor; talep ediyormuş gibi de yapmıyor. Jabotinsky, Filistin’in kendilerine teslim olması noktasında oldukça karamsardı. Şöyle diyordu Jabotinsky: “Filistinli Araplara Filistin karşılığında yeterince güçlü bir tazminat veremeyiz. Dolayısıyla, iki tarafın da aklına yatan bir anlaşmaya varmak mümkün değildir. Yani böylesi bir anlaşmayı Siyonizm’in bekası için olmazsa olmaz koşul addedenler olan bitene “hayır” diyebilir ve Siyonizm’le olan bağlarını kesebilirler.”
Ancak Jabotinsky’nin bu kötümserliğinin aksine ve Oslo Anlaşmasının bir parçası olarak yeterli miktarda tazminat teklif edildi; Filistin Ulusal Yönetimi Filistin’e karşılık olarak bu miktarı kabul etti. Söz konusu miktar 23 milyar dolara kadar çıktı; dahası da verilecek.
Oslo Anlaşması imzalanırken de öne sürdüğüm gibi, İsrail’in barış anlaşması algısı, yani FKÖ’nün de riayet ettiği “barış için toprak verme” formülü, İsrail’in “Araplara” vermekte beis görmeyeceği bir toprak parçasına sahip olduğunu ve İsrail’le savaştan sorumlu tutulan “Arapların” da İsrail’e yıllardır hasretini çektikleri barışı bu toprak parçasını alarak geri vereceğini  varsaymak suretiyle bütün bir süreci daha başından zayıflatmaktadır.
Aslına bakarsanız, bu formül Avrupalı Yahudiler olan İsraillileri, Filistinlileri ve diğer Arapları karakterize eden ırkçı görüşlerin bir yansıması niteliğindedir. İsraillilerden istenen ve sanki uymaya çok gönüllülermiş gibi sunulan husus, Batı burjuvazisinin her daim bir hak addettiği toprak mülkiyeti üzerinde müzakere etmekken, Filistinliler ve diğer Araplardan istenen meşru olmayan, yalnızca medenîleşmemiş barbarlara atfedilebilecek (tanınmamış) bir hak olarak şiddet kullanımından vazgeçmeleri, ya da daha açık şekilde söylemek gerekirse şiddet “araçlarını” bir köşeye bırakmalarıdır.
Zamanında Oslo Anlaşması’nın ne anlama geldiğini yazmıştım:
İsrail; toprakları, suları, sınırları, ekonomiyi, Yahudi yerleşimlerini, kısacası kontrol etmek istediği her şeyi kontrol etmeye Yahudi çocukların muhtemel ölümüne yol açabilecek Filistin direnişi ve onu bastırma zorunluluğu kalmadan devam edecek. FKÖ böyle bir direnişe izin vermeyeceği yönünde bir vaatte bulundu. Artık, İsrailli Yahudi çocukların kendilerini tehlikeye atarak öldürmek zorunda kalacakları Filistinli erkekleri ve kızları Filistinli çocuklar öldürecek. Bu arada, İsrailliler de dünyanın geri kalanına Filistinlilere karşı önceden yürüttükleri canice kampanyaların haklılığını göstermişlerdir; değil mi ki artık Filistinliler dahi böylesi vahşi ve uslanmaz bir nüfusun kontrol edilmesi gerektiğini bizatihi kabul etmişlerdir.
Jabotinsky ve Ben-Gurion’a benzer şekilde, İsrail’in o zamanki dışişleri bakanı Şimon Peres İsrail’in nihayetinde artık Yahudi sömürgeciliğini ortadan kaldırmaktan vazgeçmesi sebebiyle FKÖ’yü Filistinlilerin temsilcisi olarak tanıdığını kabul etmişti. Verdiği beyanatta da bu gerçeği dile getiriyordu: “Biz değişmedik, onlar (FKÖ) değişti.”
Oslo Anlaşması’ndan bu yana, Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te devam eden Yahudi sömürgeciliği ikiye katlandı; ancak İsrail’e 1980’de resmî olarak eklenen Doğu Kudüs’ü saymazsak, Oslo’dan bu yana Batı Şeria’da devam eden sömürgecilik faaliyetleri, aslına bakarsanız, üçe katlandı. Üç katına çıkan bu sömürü süreci Oslo Anlaşması’nın şemsiyesi altında “barışçıl” bir şekilde yürütüldü.  Filistinlilerin bu sömürgeciliği ortadan kaldırmak için gerek ikinci intifada esnasında, gerek Hamas’ın seçim başarısı aracılığıyla gösterdikleri bütün mücadelelerle İsrail ordusuna karşı her gün sergilenen direniş İsrail ve Filistin Ulusal Yönetimi tarafından bastırılıyordu. Hamas’ın faaliyetleri, Mısır’da Mübarek rejimiyle işbirliğine gidilmesi ve son dönemlerde de el-Sisi’nin darbe rejimiyle anlaşma sağlanması sonucu daha da yoğun bir şekilde bastırılmaktadır.
“Barış savaştır” stratejisi aracılığıyla İsrail aynı zamanda kendi sömürgeci projesini tanımlamak için kullanılan kelimeleri değiştirmeye de çalışmıştır; bunu da Filistinlileri, ABD ve Avrupa medyasının Siyonist sömürgeciliğin üzerini kapatmak için kullandıkları şekilde isimlendirerek ve onları da bu isimlendirmeyi kabul etmeye zorlayarak yapmıştır.
Kelimeler Neyi Değiştirir?
Sömürge savaşlarının ve sömürgecilik karşıtı direnişlerin tarihinde, bilhassa yerleşimci sömürgecilik bağlamında, yerli halkların Avrupalı sömürgecilere karşı mücadeleleri her zaman “kurtuluş” mücadeleleri olarak isimlendirilmiştir. Bu mücadelelere, Cezayirlilerin Fransız sömürgeciliğine ve sömürgecilerine karşı mücadelesi, Zimbabwelilerin İngiliz sömürgeciliği ve sömürgecilerine karşı mücadelesi ve Güney Afrika’da beyaz sömürgecilerin ırkçılık yaparak devşirdikleri imtiyazlarına karşı ırkçılık karşıtı mücadeleleri örnek gösterebiliriz.
Bu direnişlerin hiçbirinde sömürgecilikten kurtuluş mücadelesi birincil ya da ikincil olarak bir “sorun” olarak adlandırılmadı. Aslına bakarsanız hiçbir zaman Cezayir-Fransa sorunu ya da Beyaz-Siyah Rodezyalı veya Güney Afrikalı “sorunu”  gibi teknik terimler kullanılmadı; sömürgeciler bile kullanmadılar bu tarz terimleri. Bu durumlarda, hem yerleşimci-sömürgeciler hem de onlara direnenler mücadelelerini sömürgecilere, ırkçı imtiyazlara ya da sırasıyla ırkçılığa ve yerleşimci sömürgeciliğe karşı olarak adlandırmada hiç de çekingen davranmadılar. Aynı isimlendirme şüphesiz Filistin’deki Siyonist yerleşimci-sömürgeciler ve Filistin direnişi için de geçerli olacaktı.
Filistin’de 1880’lerde başlayan ve o zamandan beri bitmek bilmeyen Avrupalı Yahudi sömürgeciliği Filistinlilerin Siyonizm’le karşı karşıya geldiği en sancılı saha olmaya devam ediyor; aynı zamanda gayretkeşlikle korunan fakat bir o kadar da açık bir sır olma özelliğini de muhafaza ediyor. İsrail’e İsrail’de veya İsrail destekçisi Avrupa ile Amerika’da (Filistinlilerin ve Arapların hep söylediği gibi) “yerleşimci Yahudi sömürgesi” demek bir tabu ve bu tabunun sarsıldığı nadir durumlar da fazlasıyla kınanıyor; işte Filistin mücadelesinin hal-i pür melali budur. Aslında, yapılan yalnızca Filistin’in Avrupalı Yahudilerce sömürge haline getirilmesinin Siyonizm ve onun Avrupalı, Amerikalı müttefikleri tarafından yeniden sözde Filistin-İsrail “sorunu” olarak isimlendirilmesi değildi; Siyonizm, aynı zamanda Filistinlilerle ve Araplarla herhangi bir “diyalog” kurmak için, bırakın “barış” müzakerelerinde görüşmek, onları “diyalogun” taraflarından biri olarak bile kabul etmek için öncelikle bu isimlendirmeyi benimsemeleri gerektiği konusunda ayak diriyordu.
“Kurtuluştan” Vazgeçmek
Siyonizm, sömürgeciye “sömürgeci” demenin ve yerleşimci sömürgeciliği açık etmenin artık rağbet görmediği bir dünyada varlık gösterdiğini kavradığından mütevellit, propaganda faaliyetlerini yürütürken temelde bu yeniden isimlendirmeden yararlandı. Filistin halkıysa İsrail’in stratejisini tam manasıyla kavradı ve kurtuluş çağrısı yapan, özgürlükçü isimlerinden vazgeçmeme konusunda ısrarcı davranmaya aşikâr şekilde devam ettiler. Filistin direnişini temsil eden örgütün 1993’e kadar kendisini Filistin Kurtuluş Örgütü olarak adlandırmasının, sonrasında örgütü oluşturan gerillalarının kendilerine Filistin Kurtuluş Hareketi (el-Fetih olarak bilinir), Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ya da Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi demesinin sebebi, sömürgecilere karşı direndiğini ve onların uzantısı olan ırkçı yapılarla mücadele ettiğini kavramış olmasıdır.
1993’ten sonra FKÖ’nün Filistin Ulusal Yönetimi’ne dönüşmesinin ardından yaşanan tek hadise, Filistin liderlerinin yeni hedeflerini Filistin ve Filistinlileri sömürgeden kurtarmaktan ziyade, bir “ulusal yönetim” tesis etme olarak belirlemesi değildi; aynı zamanda “sömürgecilik” kelimesi de bu meseleyle ilgili kelime dağarcığından silinip gitmişti. Avrupalı Yahudilerin Filistin’deki sömürgeciliğinin müzakereler aracılığıyla sağlanacak “barışçıl bir anlaşma” yoluyla “çözümlenmesi” gereken bir Filistin-İsrail “sorunu” olarak yeniden kavranışı, İsrail’in 1991’de Filistin halkına karşı başlattığı “barış” saldırısı boyunca etkinliğini sürdürdü.
Yirmi yıl süren “barış” müzakereleri daha fazla sömürgeciliğe, Filistinlilerin topraklarına daha fazla el konulmasına, daha fazla Filistinlinin ölmesine, yoksullaşmasına, Filistinlilerin hareketlerinin daha fazla kısıtlanmasına, daha fazla işsizliğe; kısacası her cephede Filistinlilerin daha fazla baskı ve zulümle karşılaşmasına sebep oldu. Ancak, Filistin Ulusal Yönetimi lafı hiç dolandırmadan Yahudilerin Filistin’i daha fazla sömürgeleştirme, 1948’de Siyonistlerin el koydukları topraklarda bir Yahudi yerleşimi kurma ve aynı zamanda 1967’de el koydukları Batı Şeria ile Doğu Kudüs topraklarında da sömürgeler oluşturma haklarını tanıdığını beyan etti.
Bunlarla birlikte Ulusal Yönetimin talebi; İsrail’in (Doğu Kudüs için olmasa da) Batı Şeria’daki mevcut Yahudi sömürgelerini arttırmaması ve Filistinlileri, egemenlik sahibi olmasalar da, yönetebilmek için Bantustan benzeri bir bölgenin kurulmasıydı. İsrailliler bu koşulları çok memnun edici bulmakla beraber Ulusal Yönetimi açık ve net bir şekilde şu beyanata zorlamaya devam etmektedirler: Ulusal Yönetim Bantustan “politikası” adı altında nasıl düzenlemelere giderse gitsin, mevcut Yahudi sömürgelerinin Filistin’in her yerini sömürgeleştirmeye devam etmesini ve hatta ilerdeki sömürü faaliyetlerini de kabul edeceklerine; kısacası hiçbir şekilde “barış” anlaşması yapmaya çalışmayacaklarına dair koşullar olduğu gibi korunacaktır.
İsrail, elbette Filistin Ulusal Yönetimini kendi kapsamlı sömürgeleştirme projesine rıza göstermenin önemine ikna etmek amacıyla “barış” konusundaki ısrarını sürdürecektir. Şu anda İsrail ve Filistin Ulusal Yönetimi arasında devam eden gizli müzakerelerin hedefi FUY ve İsrail’in bu mutabakatının gerçekleşmesi, böylelikle de Filistin topraklarının tamamının Yahudiler tarafından sömürgeleştirilmesinin nihayetinde bizatihi Filistinliler tarafından desteklenmesi ve kutlanması; böylelikle bir asırdır Filistin halkına karşı sürdürülen Siyonist savaşın “barış” bayrağı altında İsrail tarafından kazanılması için doğru formülün bulunacağı bir plan tasarlamaktır. Tek sıkıntı; Filistin Ulusal Yönetimi liderlerinin aksine, Filistin halkının Siyonist sömürgecilik projesine boyun eğmeyi reddetmesidir; nitekim onlar işbirlikçi yönetimlerinin yaptıkları anlaşmalara ve İsrail’in kendilerine barış adı altında açtığı savaşa bakmaksızın topraklarındaki sömürgeciliğin bir gün tersine döneceğini ve direnişlerinin en nihayetinde bu duruma bir son vereceğini umut etmekten vazgeçmemiş, bu umutlarını her daim korumuşlardır.
Joseph Massad
Çeviri: F. Büşra Helvacıoğlu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>