Barış Savaştır: İsrail’in Yerleşimci Sömürgeciliği ve Filistinliler

1 Mayıs 2014 admin
Siyonist güçler, sömürgeleştirme projesini devreye soktuklarından beri Filistin’i “barışçı yöntemlerle” sömürge hâline getirmeye çalıştıkları konusunda ısrarcı davranmaktadır; hatta siyonizm zaviyesinden bakıp söyleyecek olursak, ülkenin sömürgeleştirilmesi aslında yerli halka zarar vermeyecek, aksine onlara yarar sağlayacaktı.
Siyonist hareketin kurucusu olan Theodor Herzl barış içinde yaşanacak bu gelecek tasavvurunun iki yüzünü bizzat belirtmiştir: Birisi, fütürist romanı Altneuland’de geçen, yaygın olarak paylaşılan ve kabul gören bir anlatıdır; bu anlatıda Filistin bir Yahudi devleti olmakta, Avrupa’dan gelen Yahudiler tarafından sömürgeleştirilip medenîleştirildikleri için mutlu ve minnettar olan yerli Araplar ve Yahudiler aynı toprakları paylaşmaktadır. Bu gelecek tasavvurunun diğer yüzüyse Herzl’in Günlükler’inde açıkladığı, Yahudilerin Arap halkı ülkesinden sürme yönünde geliştirdiği gizli, lojistik ve çarçabuk uygulamaya konan stratejidir.
Herzl kamuya açtığı görüşlerinde barışçı bir yaklaşım sergiliyormuş gibi görünse de bu maskenin ardında Filistinlilerin topraklarını fethetme yönünde vahşet dolu bir siyonist strateji yatmaktadır; işte bu yaklaşım ta o zamanlardan beri sıkı sıkıya benimsenmiştir ve İsrail’in bugünkü politikasının da esasını oluşturmaya devam etmektedir.
Barış İçin Savaş Açmak
İşin aslı, George Orwell 1949’da yazmış olduğu romanında “savaş barıştır” ifadesini kullanmadan ve ifade bu bağlamda yaygınlaşmadan çok daha önce, siyonist güçler birbirine zıt terimler olan “savaş” ve “barış” sözcüklerinin kasıtlı ve istikrarlı bir şekilde birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılmasıyla sömürgeci stratejilerinin başarıya ulaşacağını çok iyi anlamışlardı; bu iki sözcük artık birbirinin ardına gizlenen tek bir strateji hâlini alacaktı: “barış” her zaman sömürgeci bir savaşın kamuoyundaki adı olacaktı ve “savaş”, bir kere gerekli hâle getirilip işgaller aracılığıyla bütün dünyaya duyurulduğunda, “barış” getirmenin başat yolu olarak ifade bulacaktı.
Barış için savaş açmak siyonist propaganda açısından o denli hayatî bir önem taşıyor ki İsrail’in 1982’de yirmi bin sivili öldürerek gerçekleştirdiği Lübnan işgali “Celile Barış Harekâtı” olarak adlandırılmıştı. Şu durumda, görüldüğü üzere, barış ve savaş aynı projenin iki farklı yüzüdür; nihai amaç Filistin’in Avrupalı Yahudilerce sömürgeleştirilmesi ve Filistin halkının bu duruma boyun eğerek topraklarından sürülmesidir.
Herzl, Filistinlileri sürgün etmek ve Filistin’de Yahudi sömürgesi kurmak için Filistin’in kaderini ellerinde tutan güçlerin koruması altına girmek istedi. Osmanlılara yanaşma ve onları kendisine imtiyaz vermeye ikna etme konusundaki canhıraş çabaları suya düşse de, kendisinden sonra gelen siyonist lobi Herzl’in stratejisini benimsedi ve başarılı bir atakla İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Filistin’e hükmetmeye başlayan İngiltere’nin koruması altına girdi; bu lobi, aynı zamanda, İngiltere’nin Irak ve Ürdün’ün hükümranları olarak tayin ettiği Britanya Haşimilerinin de desteğini kazandı. İngilizler meşhur Balfour Deklarasyonu’nda Filistin’in Avrupalı Yahudiler tarafından sömürgeleştirilmesinin bizzat kendi himayelerinde barış içinde yürütüleceğini taahhüt etmiş ve yürek burkan bir incelikle “Filistin’de yaşayan ve Yahudi olmayan toplulukların beşerî ve dinî haklarını tehlikeye atacak hiçbir şey yapılmayacağını” belirtmişlerdi.
ABD Desteği
Herzl’in büyük dünya güçlerinin İsrail’i himaye etmesini sağlama alma stratejisini izleyen siyonist lider Vladimir Jabotinsky kendi siyonist konumunu şu sözlerle ifade ediyordu:
Siyonist sömürgeleştirme ya durmalı ya da yerli halka rağmen sürmelidir. Devam edecekse, ancak yerli halktan bağımsız bir gücün koruması altına girerek ve gelişerek devam edebilir; her şey yerli halkın yıkamayacağı demir bir perdenin arkasında olup bitmelidir. Araplara dair politikamız da budur zaten: kabul etsek de, etmesek de olması gereken değilse de olan budur. Peki, o zaman niçin Balfour Deklarasyonu’na ihtiyaç duyuyoruz? Yahut niçin egemen güçlerin himayesi altına girmek istiyoruz? Bunlar bizim açımızdan önemlidir; zira bu sayede egemen dış güçler ülke içerisinde öyle bir idare ve güvenlik sistemi kuracaklardır ki yerli halk işimizi engellemeye kalkışırsa, bunu asla başaramayacaktır.
Ancak tabii bunların hiçbirisi, Filistinlileri ülkelerinden çıkarmak için en şedit araçlara başvururken, siyonistlerin “barışçıl” sömürgecilik faaliyetlerinin hiçbir Filistinliye zarar vermeyeceği yönündeki iddialarından vazgeçtikleri anlamına gelmiyordu. Aslına bakarsanız siyonistlerin topraklarını ele geçirmeye çalıştıkları Filistinlilerle “barış” içinde yaşama yönündeki vaatleri Jabotinsky’i öfkelendirmişti. Siyonist liderlerin Filistinlilerin belli miktarda sus payıyla defedilebilir oldukları, satın alınabilecekleri ve maddî çıkarları karşılığında Yahudi hâkimiyetini kabul edecekleri yönündeki varsayımlarına Jabotinsky her seferinde karşı çıkıyordu. 1923 gibi erken bir tarihte şöyle bir beyanatta bulundu:
Pek değerli barış tacirlerimiz bizi Arapların gerçek hedeflerimizi gizleyerek kandırabileceğimiz aptallar sürüsü olduğuna ya da yozlaşmış, değerlerini kaybetmiş bir toplum oldukları için Filistin’in öncelikle kendi hakları olduğuna yönelik iddialarından vazgeçmeleri için rüşvet karşılığında kültürel ve ekonomik açıdan birtakım avantajlar elde etmeye razı geleceklerine inandırmaya çalışıyor. Filistinli Araplara ilişkin böylesi bir tasavvuru reddediyorum. Kültürel açıdan bizden beş yüz yıl geride olabilir, bizim kadar dayanıklı yahut azimli de olmayabilirler; ancak psikolojiden en az bizim kadar iyi anladıkları kesin. Amaçlarımızın masumiyetine ilişkin istediğimizi söyleyebiliriz onlara, onları istediğimiz kıvama getirmek için yumuşak davranabilir ve allı ballı sözlerle kalplerini çalmaya çalışabiliriz ancak biz nasıl onların ne istemediğini biliyorsak onlar da bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorlar. En azından, Aztekler eski Meksika için, Siular Prairie için ne hissettilerse Araplar da Filistin için aynı duyguları hissediyor ve o toprakları sahipleniyorlar.
Kör Irkçılığın Tuzakları
Jabotinsky’ye göre, siyonist liderlerin ırkçılığı onları kendi stratejilerinin tuzaklarına karşı körleştiriyordu. Paranın veya tatlı sözlerin tek bir insanı bile ülkesini yabancılara vermeye ikna etmeye yetmeyeceğini anlayan Jabotinsky, siyonistlerin Arap topraklarını ele geçirmesinin önkoşulunun Filistinlilerle askerî yönden de savaşmak olduğunu kavramıştı. Bu minvalde, şöyle diyordu:
Arapofillerimizin (Arapseverlerimizin) yaptığı gibi Filistinlilerin siyonist projenin nihai amacına ulaşmasına gönüllü olarak, Yahudi sömürgecinin sağlayacağı maddî ve manevî faydalar karşılığında, rıza göstereceğini tahayyül etmek çocukça bir tasavvurdur ki bunun altında Arapların azımsandığı gerçeği yatmaktadır. Yani, siyonistler Arap ırkını küçük görmektedirler; alınacak ve satılacak, yozlaşmış bir güruh sanmakta ve iyi bir demiryolu sistemi için atalarının toprakların satmaya gönüllü oldukları vehmine kapılmaktadırlar. Ancak bu görüş sağlam bir temele dayanmıyor. Münferit olarak bazı Araplar para alıyor olabilirler. Fakat bu Filistin’de yaşayan bütün bir Arap nüfusunun çok sahiplenerek koruduğu topraklarını ve tutkuyla bağlı oldukları vatanlarını satacakları anlamına gelmiyor. Kaldı ki vatanlarını, üzerinde yaşadıkları toprakları Papualılar bile satmayacaklardır. Sömürgeleştirilmekten kurtulma noktasında en ufak bir umuda sahip oldukları sürece, dünya üzerindeki yerli halkların tamamı sömürgecilere karşı direnmiştir.
Barıştan Bahsedip Savaşa Yürümek
Dolayısıyla Jabotinsky için Filistinlilerin topraklarını bırakmaya rıza göstermelerini sağlamanın en doğru ve güvenilir yolu ülkelerinin sömürgeleştirilmesini durdurmalarını ya da sömürgeleştirildikten sonra bunu tersine çevirmelerini sağlayacak herhangi bir ihtimali ortadan kaldırmaktı. Bu da öncelikle yerleşimci Yahudi sömürgesinin tesisi için emperyal bir gücün desteğini garantiye almak ve siyonist ordu tarafından savunulacak, Filistinlilere geçit vermeyecek bir “demir perde” yaratmak suretiyle gerçekleştirilecekti. Jabotinsky’e göre, ancak bu safhadan sonra Filistinliler topraklarını ele geçiren sömürgecilerle barış içinde yaşamaya rıza gösterebilirlerdi:
Bu Filistinli Araplarla hiçbir anlaşma yapılmayacağı anlamına gelmiyor. Bahsettiğim şey gönüllü bir anlaşmanın imkânsızlığıdır. Araplar bizden kurtulacaklarına dair en ufak bir umuda sahip oldukları sürece, hoş sözler ya da ekmek ve yağ karşılığında bu umuttan vazgeçmeyi reddedeceklerdir; nitekim Araplar bir parya sürüsü değil, canlı kanlı bir halktır. Ve bir halk bu kadar hayati önem taşıyan bir konuda pes ettiği vakit, artık kurtulma umudu kalmamış demektir; demir perdeyi hiçbir şekilde aşamayacağını biliyor demektir. O zamana kadar “Asla vazgeçme!” sloganıyla kendisine öncülük eden radikal liderlerinden vazgeçmeyecektir; liderlik de bize, her iki tarafın da ortak mutabakata varacağı bir anlayışla, yaklaşacak olan ılımlı gruplara geçmeyecektir. Ancak bütün bu saydıklarım gerçekleştikten sonra Arapların yerlerinden edilip edilmeyeceğini, Arap vatandaşlara eşit haklar verilip verilmeyeceğini yahut Arapların ulusal bütünlüğünün korunup korunmayacağını açık açık tartışmayı umabiliriz. Bu aşamaya geldiğimizde, Yahudilerin onlara tatmin edici teminatlar vermeye hazır olacaklarına ve böylelikle her iki halkın da iki iyi kapı komşusu gibi barış içinde yaşayacaklarına eminim.
Jabotinsky’nin görüşleri yalnızca David Ben-Gurion’un başını çektiği baskın akım olan İşçi Siyonizmi’ne (Labour Zionism) değil, siyonist hareketin ondan sonra gelişen bütün kollarına öncülük edecekti.
Herzl gibi Ben-Gurion da kamusal alanda kendi sömürgeci çıkarlarıyla yerli halkın çıkarlarının çatışmadığını söyleyerek Filistinlilerle barışı destekliyor, öte yandan siyonist toplantılarda Filistinlilere karşı stratejik savaş planları hazırlıyordu. Fakat ona asıl yol gösteren Jabotinsky’nin mantığı olacaktı.
1936 yılında, siyonist sömürgeciliğe ve İngiliz istilasına karşı Büyük Filistin Ayaklanması esnasında Ben-Gurion şöyle demişti: “Ülkede barışı tesis etmek için bir anlaşma yapmamız gerekiyor. İşin doğrusu, barış bizim açımızdan hayatî önemi haiz bir mesele. Sürekli olarak savaş hâlindeyken bir ülke kurmak imkânsız; dolayısıyla barış bizim için bir araç niteliğinde. Varacağımız nihai durak siyonizmin tam ve eksiksiz bir şekilde gerçekleşmesi olacaktır. İşte bu yüzden anlaşma yapmamız gerekiyor.”
Jabotinsky’e benzer şekilde, Ben-Gurion da 1930’larda Filistinlilerle “geniş kapsamlı ve uzun süreli” bir barış anlaşması yapmanın imkânsız olduğunu Yahudi sömürgeciler Filistin topraklarında silâhlı ve savaşçı bir azınlık olarak varlıklarını sürdürürken kavrayabilmişti. Vardığı sonuç ise şu olmuştu: “Araplar, yalnızca yaptıkları müdahalelerin ve ayaklanma çabalarının başarısızlığa uğramasıyla değil, aynı zamanda bizim bu ülkede daha da büyümemiz vesilesiyle tam manasıyla ümitsizliğe düştüklerinde, İsrail topraklarında bir Yahudi devletine rıza göstereceklerdir.”
Teslimiyet: Tek Devlet
Ben Gurion,“barış savaştır” fikri üzerinde detaylı çalışmalar yürütürken, siyonist takım arkadaşlarına Araplarla yapılacak herhangi bir barış anlaşmasının onların siyonist sömürgecilerine teslim oluşunu resmiyete dökecek şekilde tasarlanması gerektiğini izah etti. Bunu da 1949 gibi erken bir tarihte, siyonistlerin askerî zaferinin ve sömürgelerini kurmalarının ardından beyan etti: “Mısır (…) büyük bir devlet. Eğer Mısır’la bir şekilde barış imzalayabilirsek, bu bizim için görkemli bir fetih olacaktır.” İsrail uzman Avi Shlaim bu fethin büyük kısmını Demir Perde adlı eserinde anlatmıştır.
Fakat Yahudiler asıl “fethin” gerçekleşmesi için otuz yıl daha bekledi; ancak 1978’de, nihayetinde, Enver Sedat eliyle Camp David Mutabakatı aracılığıyla beklenen zafer geldi. Bu zaferle Mısır’ın Yahudi sömürgesinin meşruiyetini tanıması, ertelenip duran bir “özerklik” planını saymazsak Filistin’in bağımsızlığının ve bu topraklar üzerindeki haklarının reddi ve tabii Mısır’ın Sina Yarımadası’nda bir daha asla kendi egemenliğini yeniden tesis etmeyecek olması resmiyet kazandı. Ancak daha sonra İsrail, Mısır’a yarımada üzerinde egemenlik hakkı tanımasa da kısmî denetim yapmasını kabul edecekti.
Ben-Gurion’un 1949’da bahsettiği Mısır “fethi” Camp David mutabakatlarında tamamlanmış oldu. Ancak Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) tarafından temsil edilen Filistinliler o zamanlar hâlâ ülkelerinin sömürgeleştirilmesinin kaçınılmaz bir süreç olduğunu resmî olarak kabul etmemişlerdi ve topraklarını Avrupalı Yahudilerin sömürüsünden kurtarmanın yollarını aramayı sürdürüyorlardı.
Sömürgeci yollarla daha fazla zafer kazanmanın bir aracı olarak barış fikri siyonist düşünceye gittikçe yerleşiyordu ve bu fikir Camp David Mutabakatı sonrasında dahi resmî savaş fikriyle el ele gidiyordu. Bunun en büyük kanıtı İsrail’in 70’ler, 80’ler, 90’lardaki Lübnan işgalleri ve 2000’lerdeki saldırılarıydı. Bu savaşlar açık bir şekilde İsrail’in sömürgeci hedeflerini gerçekleştirmek üzere “barış” isteğinin bir parçası olarak başlatılmıştı.
1991 yılında Madrid’de ABD’nin düzenlediği ve İsrail ile Arap halkının FKÖ dışındaki temsilcilerini davet ettiği “barış konferansı” İsrail’in stratejisinde yeni bir dönem başlamasını sağlamayacak, hatta aksine 1977’den beri sürdürdüğü yeni yaklaşımını resmiyete dökecekti. Siyonizmin sömürgeci mantığına direnmeyi sürdüren Araplara ve Filistinlilere karşı savaşmaya devam edilirken, Jabotinsky’nin deyişiyle “umutlarını kaybetmiş”, tam manasıyla Yahudi sömürgeciliğine teslim olmuş, yalnızca İsrail’e direnmemeye değil aynı zamanda ona yardım etmeye söz vermiş Arap ve Filistinli liderlerle “barış” anlaşmasına varılacaktı.
Joseph Massad
Çeviri: F. Büşra Helvacıoğlu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>