Arap Baharı: Devrim mi Değil mi?

1 Şubat 2012 admin
Talihsiz bir biçimde “Arap Baharı” diye ünlenen -ve bu nedenle kimilerinin hayat ağacının şablonlara sığmayan yeşilliği karşısında afallayıp artık sonbahara veya kışa dönüştüğünü iddia ettikleri- süreç üstünde dinecek gibi gözükmeyen bir tartışma, uçlaşarak ve çeşitli ara tonlara bürünerek sürüp gidiyor. Tartışmanın sol cenahtaki çatallanması veya kutuplaşması aşağı yukarı şu neviden sorularca belirleniyor:
-Son bir yıldır Arap dünyasını bir uçtan diğerine kat eden sarsıcı ve zincirleme olaylar bir devrim olarak nitelenebilir mi nitelenemez mi?
-Bunlar şu mahut “renkli devrimler”in yeni bir sürümü mü? Yoksa başka bir dalga boyu üzerinde cereyan eden, mahiyetçe farklı yeni bir toplu durumdan kaynaklanan ve “zamanın ruhu”nu başkalaştıran kitlesel kalkışmalar mıdır?
-Emperyalizm ve daha özel olarak Batı, bu süreç boyunca tetikleyici, güdümleyici, tertipleyici, öngörücü ve ön alıcı bir odak konumunda mıdır? Yoksa tepkisel bir müdahalecilik çerçevesinde sonradan vaziyet alarak, açılışını özgün içsel dinamiklerin yaptığı bir süreci yönlendirmeye, belirlemeye, sınırlamaya ve çarpıtmaya mı çalışmaktadır?
-“Arap Baharı”, Arap dünyasına münhasır ayrıksı ve istisnai bir gelişme midir? Yoksa hemen göze çarpan özgüllüklerinin yanı sıra, dünyanın başka yerlerindeki mücadeleler ve çıkışlarla seçilebilir ortak paydaları olan, dolayısıyla küresel bir anlama ve içerime sahip müjdeci ve bulaşıcı bir hareketlenme midir?
Bu gibi soruların gerisinde, aslında daha temelli bir başka sorunun durduğu muhakkak: Devrim nedir veya bir “olay”a devrim diyebilmek için aranacak yeter şart hangisidir?
Adlandırma Deyip Geçmeyin
İlk bakışta ortada basit bir adlandırma sorunu veya komşuda pişip de şimdilik bize düşmeyeni adsız bırakmamak için çene yorulup durulan ve hafifçe skolastiğe kaçan bir polemik varmış gibi gözüyor.
Ama adlandırma deyip geçmeyin. Hele de bu örnekte. Bu örnekte adlandırma, hani doğacak şu veya bu müstakbel çocuğa verilmek üzere beğendiğiniz “Zeynep” veya “Ahmet” ismi gibi bir boş veya serbest gösteren değil. Burada adlandırma, bir algılama biçiminin, bir anlamlandırmanın, olguya veya oluş hâlindeki bir sürece şu ya da bu gözle bakmanın, zihninizin önyargılı, gözünüzün perdeli ve gösterilenle gösterenin birbirine tekabül etmesi ölçütüne göre ad seçiminizin keyfî olup olmadığının bir ifadesi.
Böyle olduğu, sosyalist solda “Arap Baharı” için yeğlenen adların “devrim”, “devrimci durum”, “devrimci süreç”, “Arap 1848’i” “Arap uyanışı” ve “patlama”dan “emperyalist tasarım”a ve “Arap renkli devrimleri”ne kadar uzanan ve akraba terimler kadar taban tabana zıt terimleri de barındıran bir çeşitlilik sergilemesinden belli. Devrim veya devrimci nitelemesini kullanmaktan imtina eden Aydemir Güler, yeni bir tabirle bu çeşitliliğe bir girdi daha yaptı: “Trajik gelişmeler”…
Bu çeşitlilik bir dereceye kadar sürecin tabiatına, kafa karıştırıcı çapraşıklığına, iniş çıkışlarına, çok değişkenli oluşuna, yüzeyden bakıldığında zıt savların her ikisini de destekliyor gibi gözüken kanıtlar sunmasına ve gelecek açısından da değişik ihtimallere açık bir olumsallık taşımasına bağlanabilir. Ama “bir derece”nin ötesinde, bu sürecin bir günahı yok. Sorun ve ara tonları ihmal edersek ak/kara zıtlaşmasına varan ihtilaf, doğrudan doğruya bir “olay” ve “olaylar dizisi” olarak devrime bakışla ilgili.
“Devrim” Diyebilmenin Yeter Şartı
Dar anlamda istisnai bir “olay”ı ve uğrağı, geniş anlamda sıra dışı bir süreci devrim olarak nitelemenin yeter şartını ararken bakılacak en isabetli kişi, tam da bu konudaki polemikleri, saptamaları ve keskin vurguları nedeniyle Lenin’dir.
Lenin’in bu hususta söyledikleri, mealen, şöyle özetlenebilir: Her nerede yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği, yönetenlerin ise eskisi gibi yönetemediği bir ahval ve şerait nedeniyle, halkın memnuniyetsiz ve öfke biriktirmiş bütün sınıf ve zümreleri Fransızca konuşmaya başlamışsa, kitleler tarihi hızlandırmışsa, olağan on yıllarda olup bitenleri aylara sığdırıyorsa (ki Benjamin bu duruma evrimci tarihsel zamanın baskına uğraması der), bir huruç hareketiyle eski rutinlerini ve kalıplarını dağıttıkları siyaset sahnesini fiilen yeniden kuruyorsa, bastırılmış kapasitelerini bir patlama hâlinde açığa vuruyorsa, tarihsel girişkenliğin, yaratıcılığın, kuruculuğun ve öz-örgütlenme deneyimlerinin yeni veya farklı bir bağlamda yinelenen örneklerini sergiliyorsa, bir bütün olarak aşağıdan hareket yukarıyı iliklerine kadar silkeliyorsa, halkın mücadelesi baskı aygıtlarını duraksamaya ve bölünmeye sevk ediyorsa, orada bir devrimden söz edebiliriz.
Lenin’e göre, bu memnuniyetsizler harmanına ve karnavalına vurguncular, maceracılar, Japonlardan para alanlar, vb. de dâhildir. Kim ki saf ve idealize edilmiş bir toplumsal devrim bekler, ona ömür billâh devrim görmek nasip olmayacaktır.
Bu tür bir tarihsel hamleye ve atılıma devrim diyebilmek için onun ille de bir başarıyla taçlanması gerekmiyor. Neticede yenilgiye de uğrasa, böyle bir “olay”, tarih içindeki yeri, anlamı, kolektif bellekte ve cereyan ettiği mekânda bıraktığı silinmez izler, başka mekânlardaki esinleyici etkileri bakımından bir devrimdir. Dileyen Lenin’in 1905 Rus Devrimi ile 1908 Jön Türk devrimi arasındaki karşılaştırmasına bakabilir.
Tunus ve Mısır’ın Eksiği Ne?
Libya sapması ve yozlaşması, özgünlükleri ve jeopolitik yükleri nedeniyle bir Gordion düğümü gibi duran ve solda daha belirgin bir şaşalamaya yol açan Suriye örneği, ABD ve Suudi müdahalesinin şimdilik bir tıkanmaya yol açtığı Yemen bir yana, Tunus ve Mısır’ın gözle görülür bir proleter tonu da bulunan ayağa kalkışlarının, “devrim” nitelemesini hak eden yeter şarta haiz oldukları apaçık bir gerçek.
Tunus’ta bardağı bir proleterin bedenini ateşe vermesi taşırmadı mı? İşçi hareketi bütün süreç boyunca kendi tarzıyla aktif değil miydi? Tıkandığı her noktada Tahrir’in imdadına İskenderiye ve Süveyş yetişmedi mi? Tahrir’in kendisi de bir toplanma ve gösteri yerinin ötesinde, Sakarya’da bir minyatürüne tanık olduğumuz dev bir komün ve zapt edilmiş bir kamusallık alanı değil miydi? Lenin’in sözünü ettiği göstergelerin neredeyse tamamına bu iki ülkede tanık olmadık mı? Bütün bunların “renkli devrimler”in harekete geçirici dürtüleri, tınısı ve seyriyle ne ilgisi var?
Üstelik dar anlamda “siyasal devrim” penceresinden bakıldığında her iki ülkede de ortada kısmî bir başarı var ve devrimci süreç devam ediyor. İkinci Tahrir ve her iki ülkedeki seçimlere (buna Suriye’deki yerel seçimleri de ekleyebiliriz) düşük katılım devrimci sürecin devam ettiğinin birer alâmeti. Tunus ve Mısır’ın yarattığı ürküntünün ve ilk kitlesel hareketlenmelerin etkisiyle Fas’tan Kuveyt’e kadar bir dizi ülkede yürürlüğe konan “önleyici” reformlar da öyle.
Hâl böyleyse, karşımızda ister istemez şöyle bir soru var demektir: Türkiye solunun bir kesimindeki bu devrim beğenmezliğin esbab-ı mucibesi ne ola ki?
Devrim Beğenmezliğin Nedenleri
Bu devrim beğenmezlik kibrinin veya müteredditliğinin birden çok nedeni var. Bunların başında, belki de Arap dünyasındaki dev çalkantının yakın gelecekte mağripten maşrığa bir Müslüman Kardeşler iktidarı zinciriyle sonuçlanması ihtimali ve ihtimale karşı adı konmamış bir kendini haklı çıkarma ve sağlama alma tutumu geliyor. Ama geçen yüzyılın son çeyreğinde İran’da yaşanan tarihsel olayları, sonuçlarından hareketle devrim olarak isimlendirmekten -yeter şartı fazlasıyla karşıladıkları için- kaçınan hemen hemen yok gibi.
Türkiye’nin uzun Batılılaşma (daha doğrusu Batılılaşma ile modernleşme arasında gittikçe daha yüksek bir özdeşlik kuran) serüveni, solun Arap dünyasına bakışını da, henüz tamamen giderilmeyen bir tepeden ve küçümseyici bakış maraziliğiyle ve burjuva aydınlanmacılığının önyargılarıyla yüklü biçimde koşulladı. İkinci neden budur.
Epeydir revaçta olan jeopolitik bakış ve çözümleme, sınıf mücadelelerinin bihakkın irdelenmesini, layıkıyla takdir edilmesini, yeni görünüm ve bürünümlerine gerekli ilginin gösterilmesini, Marks’ın ünlü eğretilemesiyle, köstebeğin yeraltı ve yerüstündeki ısınma hareketlerinin ve yeni güzergâhlarının tahlilini geri plana itti. Buna üçüncü neden diyebiliriz.
Emperyalizme atfedilen kadir-i mutlaklık, bu örnekte, Arap halklarının iç dinamiklerinin, devrimci enerjilerinin ve tarihsel birikimlerinin küçümsenmesine yol açıyor. Dördüncü neden budur.
Arap devrimci süreci, uzun süredir havasını soluduğumuz yenilgi ve gericilik yıllarının aslında kapanmakta olduğunun kuvvetli bir karinesi. Ama yenilgi ve gericilik yılları durumun değişmeye yüz tuttuğunu görmeyi önleyen koşullanmalar da yaratıyor. Hemen giderilemeyen bu koşullanmaları bir beşinci neden sayabiliriz.
Hem Devrim Hem de Süregiden Bir Devrimci Süreç
Arap dünyası ve “devrim”i henüz durulmadı ve durulacak gibi de gözükmüyor. Bir “devrim”den değil, bir “devrimci süreç”ten söz etmenin daha yerinde olduğu bağlam bu süreklilik hâlidir.
Sürerlikten kasıt, sadece Arap kalkışmasının başladığı ülkelerde derinleşmek ve Arap dünyasının tümünü girdabına alarak tamamına ermek için önünde henüz kat edecek çok yolunun olması değil. Onun aynı zamanda mücavir alan olarak Akdeniz havzasındaki hareketlenmenin ve daha genel anlamda sınıf mücadelelerinin dünya çapındaki yeni döneminin bir öğesi olması. Bu anlamda, sonucu bu mücadelelerin birbirine eklenmesi ve esin vermesi, birbirinden öğrenmesi ve güç alması tayin edecek. Unutmayalım; Tahrir’in simgeleri, yangı ve yansımaları İsrail’e ve Wisconsin’e bile uğradı.
Ama öte yandan, Tunus ve Mısır için, bir evrenin kısmî bir siyasî sonuç ve başarıyla geride kalması, başlangıçtaki geniş koalisyonu mümkün kılan birleştirici ortak paydanın artık mevcut olmaması ve güçlerin yeniden dizilişini, saflaşmasını ve bileşmesini şart koşan yeni bir evreye geçilmesi anlamında bir devrimden söz edebilir. Rusya’da Şubat Devrimi nasıl bir vakıa idiyse, eksiği, fazlası, farkları ve benzerlikleriyle Tunus ve Mısır’da da sırasıyla Ocak ve Şubat devrimleri öyledir. Söz gelişi, hemen göze çarpan iki benzerlik, anayasa yapacak kurucu meclislerin ve seçimlerin bu ülkelerde de devrimci sürecin karşısına bir sorun ve engel olarak dikilmesidir.
Arap devriminin içeride (Arap dünyası dâhilinde) derinleşmesi iki kritik ülkedeki gelişmelere bağlı gözüküyor: Mısır ve Suriye. Muhalefetin henüz birinci evre geçilmeden erkenden bölündüğü, dış müdahale talep eden ve dışarıda üstlenen kesiminin kitlesel hareketliliğe büyük zararlar vererek işi tamamen askerî mücadeleye döktüğü ve bir jeopolitik çekişmenin basıncı altına giren Suriye’de düğümün nasıl çözüleceği yakın gelecek açısından tayin edici bir önem taşıyor. Verili koşullar altında, en tercihe şayan yol Baas rejiminin kendini sonlandırmaya razı olarak, dış müdahaleye karşı duran iç muhalefetin dâhliyle Suriye’nin yeniden kuruluşunun yolunu açmasıdır.
Suriye’deki gelişmeler Suriye Kürtlerine ve daha genel olarak Kürt özgürlük hareketine yeni fırsatlar, yeni manevra alanları ve yararlanabileceği yeni çelişkiler yaratmış bulunuyor. Kürtleri “Arap Baharı” ile kuşatmaya koyulan ve Suriye’de koçbaşı rolüne soyunan AKP iktidarı ve yeni rejimin, hiç beklemediği sonuçlarla karşılaşması çok muhtemel.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>