Ali Duran Topuz Mülâkatı

2 Eylül 2012 admin
İsterseniz Orta Doğu üzerinden bir giriş yapalım. “Arap Baharı” diye adlandırılan süreci nasıl okumak lâzım?
Ali Duran Topuz: Arap Baharı konusunda önce insanların ne dediğini elden geçirmek lâzım, bir: Komplo teorisi çıktı hemen, bunun altında kısmen millî eğitim kaynaklı, kısmen de farklı toplumsal kaynaklardan beslenen bir Arap düşmanlığı yatıyor. Bu, “Arap pistir, cahildir, beceriksizdir, isyan edemez, bu olsa olsa emperyalizmin bir oyunu olabilir. O haritaları çizen emperyalistler geldiler, yeniden Orta Doğuyu karıştırıyorlar.” teorisiydi.
Hafif saf, nahif başka bir teori vardı, bu artık düşmanlığa kapılmamış ama emperyalist dünya aleyhinde ve emperyalist dünya içerisinde, bir tür Mesihçi karakterde, kurtuluşu yaratabilecek efsanevi bir halk ayaklanması ya da başka türden bir çıkış bekleyen insanların ürettiği, “başka türde bir şey oluyor, çok önemli bir şey oluyor” diye safça (temiz kalpli manasında) bir yaklaşım vardı. Bu kabul edilebilir bir şey değil, hakikate de denk düşmüyor. Çünkü şöyle düşünebiliriz, Mısır gibi önemli bir yerde güçlü bir hareketlilik başlamışsa bu hareketlilik asla küçümsenemez. Tunus, Libya vs. beraber baktığınızda Arap Denizi’nin güney ve doğu kısmında var olan yapılar ve insanlar, burada bir hareketlilik olduğunda uluslararası güçlerin, ekonomiyi, politikayı çekip çevirmek, domine etmek isteyen güçlerin buna kayıtsız kalması beklenemez.
Benim bakışım temelde şu: bu ülkeler şöyle ya da böyle bir eğitim sürecinden, belli bir bilgilenme sürecinden geçtiler, dünyayla, fikri bazda sokaktaki insanla belirli bir temas kurdular. Entegrasyon demeyelim buna ama haberdar olma manasında. Ayrıca Mısır’ı hiç küçümsememek lâzım. Aydınlanması, daha doğru bir ifade ile modernleşme süreci, olumlu ya da olumsuz bir anlam yüklemeden söylemek gerekirse, sadece tarihsel vaka manasında, Osmanlı’dan önce başlar. Yani devlet yapısını batılı hâle getirme ve toplumu da buna uygun bir hâle getirme çabası Osmanlı’dan önce başlar, daha hızlıdır, bir zamana kadar da daha başarılı sayılır. Dolayısıyla yaşananlar kendi yönetiminden memnuniyetsiz insanların bir tür duygusal politik olarak, programlı değil ama kesinlikle politik karakterli patlaması olarak anlaşılmalıdır.
Bir meydanda bir milyondan fazla insanın bir saat durması bile zorken, Avrupa’da bile bugün o kadar kolay değilken, baktığınızda çok çetin olan ve yönetimlerin ateş etmekte hiç sıkıntı çekmedikleri yerlerde insanların sokağa dökülüp taleplerini dile getirmeleri tek başına emperyalizmin oyunu ile açıklanamaz; tabiî ki bu süreç derhal, beklenmedik iyi bir başarıya götürecek bir şey değildir.
Bu konuda Fransız filozof Badiou’nün sözü çok doğru: “Biz bu hareketlerin aptal hocaları olmaya çalışacağımıza akıllı öğrencileri olmaya çalışmalıyız.” Peki, yani orada ne olduğunu ben biliyorum, “şöyle oldu ve şöyle olmalıdır” diyen her kim varsa, Badiou’nün kastı da bence bu, hemen oradan uzaklaşmak gerekir. Çünkü aslında biz orada tam ne olduğunu bilmiyoruz, anlamaya çalışmak gerekir ama şu teoriyi hemen çökertiyorum: “bu emperyalizmin bir oyunu”.
Evet, bütün güçler bu oyunları yaparlar, Türkiye’nin de yönetimsel olarak ortak olduğu, müttefik olduğu çok büyük güç yapılarıdır bunlar ama onların kendi istediklerini yapmaları oradaki büyük güçlerin varlığının, milyonlarca insanın, toplamda yüz milyondan fazla insanın sadece basit bir oyuna kurban gittiğini ve bu tip hareketlerle, itiraz ve isyanlarla bir şey elde edilemeyeceğini kabul etmek asla mümkün değil.
Geçen yüz yıl için söylenen bir laf vardır: “Kitlelerin yüz yılı”. Bu söz 1800’lerin sonunda dile getirilmiştir. Geçen yüz yıl içerisinde büyük kitleler hareket hâlindeydiler, önemli sonuçlar aldılar. 1917 Bolşevik hareketi ya da Çin hareketi budur. Tabiî bunları küçümseyen bir takım liberal sağ ya da sol teoriler var: Örneğin “Maoculuk kötü bir şeydir” gibi. Çok güzel, çok güzel ama Mao’dan önce Çin, bir sömürge karakterindeyken Mao’dan sonra başka bir karakterdeydi. Dolayısıyla bizim bir takım insanlara bakıp not vermek yerine vakalara bakıp ne olduğunu görebilmemiz gerekir. Neticede Çin hareketi çıkış itibarıyla marksist ve komünist olarak gerçekleşmemişse de Çin toplumunun, Çin uygarlığının, Çin Kıtası’nın boyunduruktan kurtulma hamlesi, dış boyunduruktan, uluslararası güçlerin boyunduruğundan kurtulma hamlesi karakterini aldı. Benzer bir tespiti Bolşevik devrimi için de yapabiliriz.  Doktriner tarafını bir kenara alalım.
Pratikte toprak imparatorluklarının (Avusturya-Macaristan, Osmanlı ve Rusya vb.) yıkılmasına dönük bir savaş yaşanırken, bunları yıkmaya yönelik, buna karşı emtia imparatorluklarının yani işte kapitalistik devlet yapılarının saldırısı varken ya da bunlar birbirlerine saldırıyorken, çünkü tek taraflı bir saldırı değil, yaptıkları hamle ile nerede ise Rus İmparatorluğu’nun ana karakterini, yapısını, gücünü uluslararası konumunu koruyan bir fotoğraf çıktı ortaya. Şunu kenara alalım, Bolşevik Devrimi neydi, ne değildi, marksizm nedir, leninist marksizm nedir, bu ayrı bir tartışma ama en dıştan bu tarafa baktığımızda işte bugün uluslararası güç dengesi içerisinde önemli bir varlık olarak ve emperyalist boyunduruğa girmiş görüntüsü vermeyen bir ülke olarak Rusya var, Çarlık Rusyasının yenilenmiş bir hâli, o yüzden Putin’e Çar dendiği olur.
Dolayısıyla bu Arap Baharı denilen şey içerisinde de bu türden, yani bizim şu ânda konuşan insanların, bu konuda söz söyleyen insanların oradaki yöneticiler, mücadele edenlerin vs.nin dışında tekrar fotoğrafa baktığımızda orası da emperyalizmin heves ve çıkarlarının ve elinin üstünde olduğu bir yerdi. Oradaki yöneticilere itiraz etmelerinin antiemperyalist olmadıklarını söylemek çok saçma, çünkü biz biliyoruz ki önce bir krallar kuşağı vardı. Bunu büyük güçler elleri ile yerleştirmişlerdi. Çok da doğal krallar değillerdi, tabi doğa dışı da değildi ama… Peşinden Baltık kuşağı oluştu.  Baltık kuşağı demek, artık orada yeni bir uluslararası ilişki dengesinin dönemidir, kralların yerini alırlar. Libya ve Tunus da bu şemaya dâhildir. Bunlara doğrudan itiraz eden birileri varsa, öncelikle bu itirazın içerisinde kesinlikle antiemperyalist bir mantık olduğunu, ruh olduğunu, arzu olduğunu görebilmek zorundayız. Ha ama bu hangi tarafa gider, nasıl yönlendirilir, çünkü yönlendirmek isteyecek, etkileyebildikleri gruplar, çevreler, sermaye grupları, sınıf grupları, bölgesel gruplar, buradaki aşiretler, dinler ve mezhepler meselesi geliyor, o gruplar yer kapma savaşında nasıl bir yer alır? Ama en temel de şunu diyebiliriz: emperyalizm ve kapitalizm zaten galiptir, bu doğru ama “bu hareketler onların galibiyetini pekiştirmeye yönelik hareketlerdir” demek tam bir sersemlik. Bir özgürleşme, kendi kaderini eline alma, diktatoryal denilen formların dışında bir form arayış olduğunu biliyoruz; şunu da biliyoruz, çok büyük programlar yok ellerinde. Bir program ve kadro hareketi değil bu çünkü.
Arap milliyetçiliği (Baas) ya da Müslüman Kardeşler’le kıyaslandığında, sürecin gelişimi içerisinde onun öznesi olacak, süreci bir devrimci evrilişe doğru yöneltecek belli bir hazırlık sürecinin olup olmadığı konusunda ne söyleyebilirsiniz?
Daha küçük, nispeten eksik ama etkisiz sayılmayacak sol grupların oldukları söyleniyor, çeşitli sağ gruplar ve farklı selefî gruplar var. Bizim buraları çok iyi bilmediğimiz için içyapısından çok haberdar değiliz. Sufiler var mesela, ne olduğunu bilmiyoruz. Ama toplumun parçası olarak varlar.
Herkes sürecin öznesi olmak için çalışıyor. Tekil özne olursa çok makul olmaz. Bu bir devrim hamlesidir. Bir üzerindeki baskı, sömürü aygıtlarını atma hamlesidir ve çok değişik gruplar bunun içindedir. Tekil bir grubun domine etmesi en kötü sonuç olur. Ama bu şimdiye kadar gördüğümüz şeylere benzemiyor. Geçen yüzyılda tanık olduğumuz hareketlerin bu yüz yıldaki bir tekrarıdır. En son Çin Devrimi’nde gördük. Ondan sonra bu ölçekte, bu büyüklükte bir şey görmedik ama onların hepsinin şöyle bir özelliği vardı: her şeyi ele geçirmeye aday bir güç vardı, o ele geçirince iş bitiyordu.
Burada Müslüman Kardeşler uluslararası güçlerle çok iç içe. Orta ve üst sınıfı ülke bazında ifade ediyorlar, çarşı ve alışveriş merkezini ve gross marketi büyük limanları çekip çeviriyorlar. Dolayısıyla onların kendileri de hoşlanmasalar bile, bu dinamiğin toplumun aleyhine seyreden büyük güçlere karşı ekonomik ve sosyal açıdan direnme şansları yoktur. Monolitik bir yapıya gitmek durumundalar.
Belirli bir sermaye grubu, belirli bir zihin yaratır. Burada bu manada Müslümanlık hiç önemli değil, bunlar başka bir yerde de bu şekilde olabilir çünkü ekonomik çıkarlar fikriyatı yönlendiriyor. Tabiî şunu da bilmiyoruz, Müslüman Kardeşler içinde de muhalefet varmış, bu önemli olabilir. Ama en temelde Müslüman Kardeşler’e bakarken, benim en son bulmayı düşüneceğim şey Müslümanlık olur, ilk bakılacak olan emperyalizm denilen şey emtia imparatorluğu anlamında emtia üzerinde hâkimiyet arzulayan ticaret, nakliye, üretim erbabı kârla çalışan güçlerle çok kolay anlaşabilirler. Dolayısıyla Müslüman Kardeşler denildiği kadar güçlü ise bu hareketlerin akıbeti konusunda umutlu olmak zor. Sayısal olarak güçlü olduğu anlatılıyor. Mısır’da önemli bir güce kavuşuldu. Benim orada gördüğüm, özne eksikliği değil. Şu anda olay oluyor ve herkes özne olmayı talep ediyor. Özne oluş olayla bağlantılıdır. Olay çıktığı anda alınan tutum önemlidir. Orada da olay, diktatöryel yapıların dağıtılması olarak görülürse, kesinlikle çok önemli bir hamle, hem Müslüman hem Arap dünyası daireleri, Arap olmayan unsurlar için… Her halükarda çok önemli bir hareket ama Müslüman Kardeşler hâkimiyeti şanssızlığa dönüşebilir.
Yeni bir özne çıkacak mı? Bunu ancak bekleyerek görebiliriz. Ama bir sorun var, her gelen önceki devlet yapısını da alıyor. Dolayısıyla Arap devletlerinde ilk yönetsel pozisyonların eski yönetsel pozisyonlarla uzlaşması öncelikli tehlike. Mısır’da oldu ama süreç devam ediyor. İkincisi de o unsurlara mecburen boyun eğme, uzun vadede o ruhun kendi içinde aşılması en büyük tehlikedir. Çok heyecan verici bir süreç. Asla mahkûm edilmemeli. İsyan iradesi açısından mutlaka olumlanmalı ve desteklenmeli. Tabiî ki emperyalist tuzaklar var, bunları bilerek bakmalıyız.
Ekonomi politiği, petrolü, petrolün paylaşımını göz önüne aldığımızda, ABD ve AB çıkarlarının bölgede karşı karşıya gelme olasılığı var mı?
En uzun vadede, yani kendi iç rekabet mantıkları söz konusu olsa bile, alanları dışındaki büyük coğrafî şemalar içerisinde, örneğin Amerika ile Avrupa’nın çıkarları çok çatışsa da bu çatışma savaş ya da uzlaşmazlık düzeyine gelemez, çünkü bunların ekonomileri çok güçlü biçimde birbirlerine bağlı. Çatışabilecekleri bu gücün, yani avro-amerikan gücü diyebiliriz buna, avro-amerikan gücün, ruhun, bakışın ve mantığın bütün dünyaya hâkim olmasını istemeyen başka güçler, Hindistan, Çin, Rusya ve doğası gereği İran’dan söz edilebilir. Bu ülkeler dâhilinde Türkiye de sayılabilirdi ancak yönetsel ve tarihsel çeşitli nedenlerden ötürü bu konuda çok yalpalayan, aşılmaması gereken kırmızı çizginin üstünde yürüyen bir ülke olarak Türkiye önemli bir kültürel zemini de teşkil ediyor.
Baas rejimlerinin krallık dönemlerinde kapitalistleşmesine ve Hindistan’ın kapitalist normlara göre hareket etmesine tanık olunuyor. Buna izin vermek istemeyeceklerdir çünkü serbest dolaşım avro-amerikalılar için doğuştan sahip oldukları bir hak. Arapların serbest dolaşımı da zor, çünkü bu coğrafyada çok farklı etnik yapılar mevcut. Bunlar için yolların kolay açılmasını isteyemezler, yani avro-amerikan mantığı sadece ekonomik çıkarlar içerisinde değil, büyük kültürel çıkarlar içerisinde de kendini tasarlamış durumda. Politik hareket anlamında söylüyorum. Felsefî ve içgüdüsel anlamda değil. Yani Huntington’ın söylediği şeyler aslında buradaki yönetsel mantığın deklarasyonundan ibaretti. Bir fikrî teklif değil bir program açıklamasıydı o. Dolayısıyla oralardaki çelişkilere ya da çatışmalara bakarak buralar lehine bir şey gelişemez. Tam aksine oralardaki hem çelişkileri hem de ortaklık noktalarını görerek demokrasi kurulabilir ama bu demokrasinin neden Beyaz Saray’ın ya da Paris-Bern hattının tanımladığı şekilde olduğu, parlamentonun neden ille İngiliz metodu olması gerektiği türü soruların cevapları aslında yok.
Ve şunu da biliyoruz: bizim kendi geleneksel algı yöntem ve şemalarımız içerisinde bizi memnun edebilecek, destekletip onaylatabilecek bir şey de yok. Örneğin “şura var” deniliyor ama bin bir türlü toplantı biçimi var. Toplumsal sözleşmelerden bahsediliyor ama daima içerisinde bir güç şeması yürür ve daima görünen, vitrin olanla arka planda yürüyen arasında farklar olur, bu farkları kaldırabilecek karakterde bir şeyi bizim göremememiz bu hareketlerin biraz özgün yanları. Çünkü Müslüman kardeşleri çıkardığımız anda sanki hiç kimse yokmuş gibi ortalıkta. “Şah Pehlevi vs.” deniyor ama öyle olamaz, öyle bir şey yok, onlar nasıl diyelim, siyasetin magazini.
Rusya, Çin ve İran’ın Ortadoğu’daki gelişmelere dönük tutum alışları bağlamında Türkiye’nin ne tür bir rol üstleniyor. Türkiye model ülke olarak formüle ediliyor ve içerideki süreç dâhilinde Ortadoğu’yu yapılandırmaya dönük bir çerçeve çiziliyor.
Türkiye’nin dış politika açılımında kafasının çok açık olduğunu kabul etmek zorundayız. Sanki bir şey yapmaya çalışıyor: NATO’da yer almaya çalışıyor, NATO’nun bir programı, prosedürü, tarifi var, açık yapılmış, yani aynı zamanda batı ile ekonomik, kültürel bir ilişki var, yakın zamana kadar güçlü bir AB perspektifi var olduğu zannediliyordu, tarihsel olarak da aslında Türkiye’yi çıkardığınız zaman Avrupa’yı anmakta zorluk çekersiniz. Aslında bu şu demek: Avrupa Türkiye’ye göre konumlandı,  Osmanlı zamanından beri, Avrupalılar için tüm Müslümanlar Türk’tü. Bütünsel açıdan böyle bakıyorlardı. Ama Türkiye kendisinin yönetsel açıdan çok farkında değilmiş gibi sanki şu anda. Pratikte de şöyle bir şeye yol açıyor: örneğin Libya meselesi çok basit bir mesele olması gerekirken, Mısır’la ilişkiler çok olağanüstü bir meseledir. Yani birçok kavim, toplum, devlet 50-100 yıl sonra olmayacak belki ama Mısır orada olacak. Yani Libya, Ürdün vs. mühim şeyler değil, bugün birer etnisitelerdir, uluslararası hukukta BM hak ve mantığına göre, ama asıl şey daha büyük kütleler, daha büyük şemalar var ve Mısır bunlardan bir tanesidir.
Osmanlı’da da, bugün de Kahire çok önemli bir yer…
Eric Hobsbawm’ın tespitiyle, genel yoğun büyük topluluklar hem coğrafya hem nüfusla örtüşen bir yapı var, geniş 80-90 milyonluk bir germen varlığı mevcut, çok çeşitli şeyler olabilir ama, Avrupa’da kavga hep devam etmek durumundadır. Böyle olmasaydı mesela 5-10 milyonluk bir yapı olsaydı 2. Dünya Savaşı’ndan sonra siyasal bir harita üzerinde bir Almanya göremezdik. Yapacak bir şey yok, nüfus doğal olarak önemli.
Diğer yandan Mısır İslam dünyası için kültürel ve eğitsel bir merkez olmaya devam ediyor. Osmanlı döneminde bile baktığımızda Osmanlı’nın zihinsel faaliyetleri İslam’ı teokratik bir devlet formu olarak algılıyor, ben tam olarak bu kanaatte olmasam bile. Mısır’ın teokratik meselelerde Osmanlı döneminde bile saygın ve kıymetli bir yer olduğunu görüyoruz. Sanırım, diğer bütün İslam dünyası bakımından da kıymeti var. Dışarıdan bildiğimiz kadarı ile dinsel, kültürel birçok sebep bir araya geliyor.
Şimdi biz bu yapılar konusundaki kararları anlamaya çalışırken Türkiye için Libya meselesi çok sıkıntılıydı. Süreç başladığında “Kaddafi’ye dokunulmasın, ona dokunmak iyi olmaz” türü sözler ve açıklamalar duyduk. Fakat her şey yıldırım hızıyla gelişti. Sarkozy seçim için son bir hamle yapıp Fransız çıkarları adına uçaklar ve gemiler yolladı, sonra bizim de gemiler yola çıktı birden bire.   Söylemek istediğim, bu, büyük mesele içerisindeki küçük mesele. Bu büyük meselede bile çok belirsiz bir dış politika varken bu büyük fotoğrafı anlıyor olması konusunda bile biz bizim dışişlerinden çok da ümitli değilim.
Şöyle bir benzerlik var: geriye dönüp 1950’lere baktığımızda Menderes turları var Avrupa’da, Demokrat parti döneminde. Geriye dönüp baktığımızda o dönemde bir dizi pakt var. Şöyle söylenebilir mi, yarım bırakılmış bir sürecin devamı gibi görünüyor. Tamamlanamamış bir süreç.
Ortadoğu’ da benzer işler yapılmaya çalışılıyor. Yine bir adalet söylemi yine İslamî geleneklerin öne çıkarıldığı bir dönem. Değişen bir şey var mı?
Büyük ölçekler, büyük rakamlar coğrafî uzun vadeli işlere baktığımızda bazı şeyler birbirine çok benzer. Mesela sanki 1. Dünya Savaşı konjonktüründeyiz. Yani konuşulan haritalar o dönemin haritaları. Yani genel havası aşağı yukarı bu. O zaman 1. Dünya Savaşı’nda imparatorluklar meselesi vardı. Monarklar tartışması vardı ve bunun yerini parlamentoların alacağı bir dünya kurulmasına yönelik bir ideolojik hat da taşırdı kendi içerisinde, 1.Dünya Savaşı’nda. Somut olarak haritalara baktığımızda da şu anda sıkıntılı bölgelere bakalım, 1. Dünya Savaşı’nın cephelerinin olduğu yerler.
Epeydir ses yok ama Balkanlar aynı sıkıntıyı halen taşıyor ve çatışma hiçbir zaman uzak değil. 1.Dünya Savaşı’nda Balkanlar’da nerelerde sıkıntı varsa aynı yerlerde gene benzer gerilimler var. Ortadoğu açısından baktığımızda aşağı yukarı nerelerde savaşıldı, cepheler nerelerde savaşıldı, ilk neresi düştü, bütün bu şeylere baktığımızda buralarda da benzerlik var. Ve 2. Dünya Savaşı’nda da bu şema aşağı yukarı devam etti. Evet sözünü ettiğimiz dönemlerdeki de yeniden dizayndır ve şimdi de bile yeniden dizayn arzusu var. Yani ne yaptığını görebildiğimiz güçlerin yaptığı şeylerin bir de göremediğimiz yanları var ama bunları da sonuçlardan çıkarıyoruz. Dolayısıyla bu türden bir şey hep var ama ben bunların takip etmek, bizi bir satranç oyununa sürükleyip, bazı şeyleri gözden kaçırmamıza yol açar.
Bazı şeylerden kastımız şu: içyapıda tam olarak neler oluyor? Oraların iç toplumsal, yapısal, ruhsal, siyasal dönüşümünde, siyaseti anlama, onaylama, değerlendirme kavrama noktasında, neler dönüşüyor? Şimdi bu Arap Baharı’nın yaşandığı yerlerde bahardan bir önceki güne gidersek, şöyle bir şey olduğunu biliyoruz. Uluslararası güçlerle kendi içyapıları arasında çeşitli anlaşmalar var. Bu güçler belli bir karar alıp bu kararı birlikte uygularlar. Ne yaparsa yapsın o toplum da bu kararı uygular. Mübarek de öncekileri de bunu uyguladılar. Buna uymayanlar da ya öldürüldü yahut da hapse atıldı ya da sesi duyulmadı. Şimdi hiç dokunmadan da yok etmek mümkün. Bu da sesini duyuracak imkânların ortadan kaldırılması ile mümkün.
Şimdi genel yapı içerisinde Arap Baharı’nı bahara yaklaştıran en önemli şey, bütün sesleri duyuyor olmamız. Bir çeşitlilik, bir renklilik oluşu. Bunu tanıma yolu da tek sese doğru götürme. Herkes bunu tek sese doğru götürmek isteyecektir. İçerideki büyük güç tek sesin kendisi olmasını isteyecek. Dışarıdaki güçler de eğer onaylıyorlarsa oradaki en büyük gücü, onun olması yönünde karar verecekler.
Türkiye daha uzun süredir batı ile ilişki içerisinde. Ortadoğu’daki güçler topluma hesap vermek zorunda olmayan bir nitelik arz ederken, Türkiye’de en diktatöryel dönemde bile, toplumun hesap sormaya yönelik bir arayışı vardır. Zayıf kalmıştır, yer altında kalmıştır ama tek parti döneminde bile böylesi bir arayış söz konusudur.
Örneğin tek parti döneminde Kürtlere neden saldırılmıştır? Çünkü Kürtler, “hayır” demişlerdir bazı şeylere. O dönemde bazı dindarlar baş tacıyken, zengin oluyorken bazıları neden saldırıya uğramıştır, çünkü “hayır” demiştir.  Sürekli bir sol ya da sağ zulüm öykülerini cumhuriyet kurulduğundan beri duyuyoruz. Çünkü hapis yatmayı, ölmeyi, yok olmayı göze almış insanlar toplumsal yapı içerisinde hep vardırlar. Çok partili döneme geçiş uluslararası bir proje iken aynı zamanda toplumsal dalganın yükseldiği bir sürecin ürünüdür. Dolayısıyla burada da 1946-1950 arasında geçilmese, 1953-1954’te belki Tahrir’ deki gibi bir patlama görülürdü. Dolayısıyla burada bir yanı ile oralarda olumsuz rol alan uluslararası güçlerin ortağı olan bir yapı söz konusuyken, diğer yandan da hep ona itiraz etmeyi bilen ve buna karşı çare arayan toplumsal eğilim ve arayışlar var.
Ve Ak Parti şu anda ortak olduğu birçok şeye itiraz eden söylemlerle geldi. Dolayısıyla oradaki şema kırıldığı anda o söylemin hakikate denk düşme gücü kırıldığı anda, burada işler süratle yeniden tersine dönebildi. Yani Libya’daki gibi beceriksizlik dışında başka mecburi direksiyon kırmaları görmek zorunda kalabilir, yaşamak zorunda kalabilir. Türkiye yönetsel olarak Ortadoğu Arap Baharı’nı sanki hakikaten Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir uygulamasıymış gibi ele alarak çok büyük bir kötülük yapıyor. Bir, böyle yapmasına gerek yok çünkü böyle yapmasa da yeterli toplumsal güç var. Örneğin son referandumda %58 filan alındı ya, Filistin konusunda bir referandum yapın, %90 çıkar, çünkü Türkiye’nin çeşitli medya tekniklerinin dışında yeni kuşak mantığı içerisinde, örneğin Türk solu içerisinde, bütün cepheleri bütün renkleri tarayın,  İsrail’i haklı bulan bir tek yapı göremezsiniz.
Tabiî Türkiye kendi içerisinde özel bir sorunu yaşıyor: Kürt meselesi bir sorun ve sanki çözülmüş gibi olan İslam meselesinden de bahsediliyor. Daha doğrusu burada meseleden kasıt, dindarların, Müslümanların yaşam talepleri ve koşulları ile ilgili.
Şu önemli: İslamî referansları kullanan, bununla güçlenen bir yapı iktidara geldi. Çok kudretli bir iktidar var. Sermaye temerküz etmeye başladı yeniden düzenledi Sanki bu sorun çözüldü gibi. Sorunun çözülmemiş olduğuna yönelik bütün delilleri kendi içerisinde yaşıyor. Örneğin, her şeyi yeniden, neredeyse başbakanın anladığı Sünnilik manasında, dizayn etme arzusunu son 1,5-2 yıldır görüyoruz. Bu, sorunun çözülmediğini, başka sorunları boğmaya hazır olduğu duygusunu insanda uyandırıyor. Kürt meselesi, bir dışarıya yönelik söylemi ile içerideki uygulamasının sertliğini buluşturuyor. Yani Esad’ın, Baas’çıların bu zulümlerinden, kötülüklerinden bahsediyoruz fakat Türkiye’ de başbakanın “bunlar Baas’çı” dediği türden, devlet çekirdeğinin, bürokratik oligarşinin yapıp ettiği her şey devam ediyor. Çünkü 2002’den 2012’ye geldik. 2002 Yaz’ında Ecevit, Bahçeli ve Mesut Yılmaz’ın yaptığı Anayasa değişikliklerinde Kürt meselesinde, birkaç anayasa değişikliği dışında, hiçbir anayasal değişiklik yapılmadı. Bu garip değil mi? O Türkiye’nin milliyetçi yönetimiydi. Ecevit milliyetçi soldu. Bahçeli zaten “milliyetçi partiyim ben” diyor. Refah da zaten burjuva milliyetçi karakterde bir yapı idi. Milliyetçi bir yapıydı ve %55 idi oyları ve bunlar Öcalan’ın asılmamasından Kürtçe yayının önünü açan (TRT 6) değişikliklerden sorumlu idi. Kanal Ak Parti zamanında açıldı ama 2006’da açıldığı için övünmemeli; 2002’den 2006’ya kadar “ne için açılmadı” sorusu soruldu.
Türkiye yönetiminin kendisi hiç öyle olması gerekmiyorken sanki bütün Arap Baharı bir büyük Ortadoğu projesiymiş, her şey ABD ve dostlarının istediği gibi gidiyormuş, Türkiye de burada sırtlan payı peşinde bir yapı imiş gibi davranılıyor. Hâlbuki hiçbir şekilde öyle olması gerekmiyor. Tarihsel bir çaba da olması gerekmiyordu. Yani açıklamasını duymuyoruz, açıklama ihtiyacı duyulmuyor. Başbakanın Türkiye hükümetinin neden Esat’la 4 yıl öncesine kadar çok iyi dost olduğunu Mübarek’in açıklaması gerekmiyordu halkına, çünkü o bir diktatördü. Neden ABD’lilerle dost olduğunu, neden Filistin davasına daha iyi sahip çıkmadığını açıklaması gerekmiyordu kimseye. Ama burada bizim bu açıklamayı duyma hak ve hürriyetimiz var. Neden dost idik ve neden düşmanlaştık? Üstelik ona düşmanlık için söylediğimiz şeyler, halkına bir şey açıklamıyor, hakkını vermiyor, bastırıyor, yok ediyor. Çünkü orada herkes kötü durumda. Kürtler de, yani yönetsel sınıfa girmemiş herkes kötü durumda. Bütün diktatörlüklerde böyle olur bu iş. Ama garip bir şekilde bunlar söylenirken biz de burada her konuda açıklamasız kalıyoruz. Kürt meselesi açıklamasız kalıyor, bu mesele açıklamasız kalıyor.
ABD Suriye içerisinde ne yapmak istiyor? Nasıl bir çözüm arayışında?
Onlar için konu basittir. Ülkeyi ve bölgeyi kendileri ile ticareti sürdürebilecek, kültürel üstünlüklerini yayabilecekleri, pazarların ürünlerine açılabileceği, yani Coca Cola ve McDonals’ın şikâyet görmeyeceği yerler hâline getirmeye çalışacaklar. Fotoğrafın bu kısmı açık.
Fakat pratikte şu var: “zalimi gönderelim mi?” sorusunun cevabı “öldürelim” şeklini alırsa ve bu hemen yapılırsa, sonradan olacakları kime soracağız? Bu teknik bir soru olarak dursun. Çünkü sadece buraya yaslanırsak birçok duygusal şeyi kaybedebiliriz. Bu önemli bir soru ama sadece buna yaslananlar kendilerini hesapçı bir konumda buluyorlar çünkü. Buradaki ikinci şema şu, Bu müdahaleler yapılırken, bu işler olurken Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, ABD bir şeyler yaparken, Sarkozy zamanında Fransa aktifti, şimdi yeniden ufak ufak aktifleşmeye başlıyor. Çünkü savaştan çok ekonomiye söz vererek geldi o da. Dolayısıyla biraz ertelemek zorunda kaldı. Ama yine Fransa’yı da şahin olarak göreceğiz orada. Şimdi uzun süredir fotoğrafı gördük.
Aslında Mısır’da 4-5 yıldır süren bir itiraz vardı (Ekmek İsyanları). Manası çok bellidir. Mısırda ekmeğe dair her şey ordunun elindedir. Yani tarladaki buğday, dışarıdan ithal edilecek buğday, dışarıya satılacak buğday, öğütülmesi, unu buğdaydan yapılan her şey, hem metafor manasında ekmek hem somut bildiğimiz ekmek, ordunun elindedir. Ordu ekonominin %30’unu oluşturur. Tahrir Meydanı’nı önceleyen 4-5 yıllık süreç dâhilinde ciddi bir itiraz ve isyan söz konusu.
Suriye’de bir tür erken doğum var gibi geliyor bana. Suriye’de Esad’ı devirmek ya da düzeni değiştirmeye dönük mücadele için örgütlenen, rejimden umutsuz, itirazcı ve etkin olmaya yönelik bir müdahale öznesi oluşturmak üzere hareket eden muhalefet, erken silâhlı adımlarla sanki bir tür boğduruldu. Suriye’ye ilişkin böyle bir kaygım var. Yani emperyalist müdahaleyi arayacaksak muhalefeti yaratan, muhalefetmiş gibi olan bir şey yaratan, dış güçler oyunu şeklinde değil de içerideki gerçek olgunlaşan muhalefeti desteklemek yerine, muhalefetin çıkarlarına olmayacağını düşünerek süreci dönüştürmeye yönelik bir dizi hamle gerçekleşti. Muhalefetin bir araya gelememesinin en önemli sebeplerinden biri de bu.
Yani bir zorlama muhalefet mi oluşturuldu?
Oradaki örgütlenmeye çalışan muhalefetin ki o da bir aşamadan sonra silâhlanmak zorundaydı, çok büyük ihtimalle, muhalefetin gittiği yön erkenden onun içerisine o kitleyi vermek, o kitlenin desteğini alarak kısa sürede sonuç almak istemiş olabilirler. Ama bunun içerisine farklı bir muhalefet tarzı erken ve öne alınarak sürdürülüp devrim sürecinin sanki biraz kitle desteğini de arkasına alıp darbe yapma mantığına çevirdi. Çünkü silâhlı az sayıda gücün kısa sürede yönetimi ele alması darbeden başka bir sonuç getirmez. Hiçbir yerde getirmedi. Adı devrim bile olsa. Çünkü silâhlı az sayıda kişi, kısa sürede önceki bürokratik aygıtın tamamen esirine dönüşür. Ve onun çıkarlarının dışında hareket edemez. Arkasında kitle desteği olmayan bu nitelikte hiçbir temsilci güç, uzun vadede toplum lehine kalamaz. Hepsi çok iyi insanlar olsa bile başka bir sonuç çıkmaz. Aksi yönde bir görüş romantiktir. Sol içerisinde de öncü kadro devrimi romantizmi vardır, bu onun versiyonudur ve bu daima başarısız olmuştur. Nerede başarılı olmuştur, bütün toplumun desteklediğini gördüğümüz yerde.
Belli bir takım mücadele pratiklerimiz olmuş. Çok fazla ucu bucağı, köşesi belli olmayan bir şey ama farklı siyasî anlayışlardan, geleneklerden gelmişiz. Bizi buluşturan ortaklaştıran, bir arayış: bu memleketin gerçek anlamda devrimci komünist partisinin olmaması. Mazlumları sınıfsal anlamda sürükleyecek belli bir takım yarılma dönemlerinde, momentlerinde gücünü hissettirecek, bunun oluşması, inşası için biz kendimizi bu sürecin, akışın birer neferi olarak tanımlıyoruz. Farklı yerlerden gelip aynı mücadele pratiğinde buluşmaya çalıştığımız bu süreç dâhilinde dört-beş yılı geride bıraktık ama dişe dokunur hiçbir mesafe kat edemedik.
Şimdi tabiî pratik muhalefet örgütlenmeleri nedir ve nasıl olur?
Genel anlamda sol sosyalistlerde, devrimcilerde belli bir körlükten, akıl tutulmasından söz edebiliriz bu noktada.
Aslında kabaca zayıflık demek lâzım, bir de şöyle bir mesele var: batıda dünya cenneti manasında bir komünizm kurma mücadelesinin 200 yıllık bir tarihi var. Sosyal mücadelelerin tarihi bundan çok daha uzun ve eski. Ve başka türden toplumsal şemaları oluşturmanın, yani programlı sosyal mücadelelerin tarihi çok çok daha eskidir. Kapitalizmin ve emperyalizmin yayılmasını da içeren ve tüm dünyayı etkileyen şema doğalında kendisine muhalif fikirlerin de yayılmasını koşulladı. Burada bel bağlanan formlar neticede bir yenilgiye uğramış oldu. Bu da aşağı yukarı otuz yıldır bütün dünya üzerinde toplumu dönüştürmeye, içinde bulunan toplumun dönüşümünde sorumluluk almaya yönelik bir içerik kazandı. Bu dönüştürme girişimleri medya gibi araçlarla saldırıya uğradı, mahkûm edildi. Bütün yöresel yapılar ellerinde bulunan enstrümanları iyi kullandılar.
Türkiye açısından çok özel bir durum var. 12 Eylül canı sıkılan 5 generalin bir gece oturup okudukları üç beş tane Atatürkçü fikre kapılarak kendilerine göre yarın yeni bir toplum kurma arzusu değildi. 12 Eylül, neo-liberal otoriteryanizmin dünyadaki en önemli hamlelerinden bir tanesiydi. Ve şimdilerde fotoğraf biraz terse çevriliyor.
Ortada şöyle bir kanaat var: sanki eşit bir sol ve eşit bir sağ varmış. Sokakta sol ve sağ adı altında insanlar birbirlerine ateş ediyorlarmış. Bu arada konu komşunun da camı kırılıyormuş, seken kurşunlar çocuklara değiyormuş, bunlar da bu kötülüğe son vermişler.
Bu betimleme girişimi kesinlikle yanlış. Baktığımızda geniş işçi hareketlerine tanık oluyoruz. İşçi sınıfı dışında, kültürel ve siyasal sonuçlar alabilecek, grup hakları ve alanları çevresinde var olan kimi yapıları görüyoruz. Ayrıca bu yapıları, olumsuzlayacak, yok edecek nitelikte eylemlere rastlıyoruz.
Neoliberalizmin en keskin biçimine Türkiye’de tanık olundu. Sol denilen, emek, daha doğru bir ifadeyle, lokmanın elde edilmesi ve paylaşılması sürecinde, eşitlik-özgürlük mantığına dayalı bu süreçte, hak ve adalet ekseni üzerinde yürüyen, sömürü ilişkisini tasfiye eden, lokma çevresindeki tutum manasında, buradaki kesin kararlılık ve boyun eğmeme manasında sol yok edildi ve onun yerine adına “sol” denilen bir dizi formasyon takdim edildi.
Mesela biz bu fotoğraflar içerisinde, örneğin kemalizmin çeşitli versiyonlarına sol olarak bakıyoruz. Şimdi tarihsel şemada ilerleme, modernleşme gibi başlıktan bahseden unsurları sol olarak nitelemek mümkün. Bu noktada Mustafa Kemal de sol dairesi içine girer. Ama bu fotoğraf dışına çıkıp meseleyi emek ve lokma meselesi olarak anlarsak, hiçbir unsur sol olarak nitelenemez. Hatta bu unsurların kendi beyanları ışığında, sol düşmanı olarak tanımlamak da mümkündür. Yani solun beslenebileceği bir cumhuriyet tarihi söz konusu olamaz.
(…) 15-16 Haziran’daki kalkışmaya baktığımızda çarşaflı kadınların da katıldığını görüyoruz.
15-16 Haziran çok önemli bir hareket. Burada yüz kişiye sorsan 95’i “elhamdulillah müslümanım” diyecektir. Sol, bunu diyen kütleye sol sosyalist mücadelesinde, lokmanın paylaşımı mücadelesinde, eşit, özgür ve sömürüsüz üretim ve paylaşım mücadelesinde yer vermeyecekse, yer vermeyi doğru bulmayacaksa, onu sol olarak kabul etmek pek mantıklı bir şey değil. Solun iki oluşum biçimi var: bir tanesi batının kendi içinden, marksizmin de dâhil olduğu oluşum sürecinden kaynaklanan bir mesele. İkinci olarak da sol batıda hem bir ekonomik faktördür hem de iktidar odağıdır. İktidarı kullanmanın aracısı bile değildir. Mesela bizim doğu toplumlarında Osmanlı’da da böyledir.
Osmanlı için “İslam devleti” deniliyor ama benim kanaatime göre bu tespit yanlış. Padişahın pratik arzularına göre Kur’an aleyhine fetva veren şeyhülislamların olduğu bir yerde İslam devleti olduğunu söylemek bazı Müslümanlara gelebilir ama bana makul gelmiyor. Buralarda dini, devlet çıkarlarının gereği, bazı şeyleri elde etmek üzere kullanmak söz konusu, batıdaki din bu manada kullanılmaz. Din bizzat kilit adı verilen kurumla beraber bir toplumsal faktördür. Bir ekonomik aktördür. Egemenler sınıfının kudretli bir ortağıdır. Din bilim dâhil her konuda görüş beyan etti. “Dünya düzdür” dedi oysa İncil’e bakarak dünyanın düzlüğünü falan çıkaramazsın. Tevrat’a bakarak da çıkaramazsın, hiçbir kutsal kitaba bakarak dünyanın düz ya da yamuk olduğunu çıkaramazsın. Bu, çeşitli bilimsel araştırmalarla bulunan bir olgudur. Bulduğunu zannettiğin şeydir, 1000 yıl sonra o görüntü de değişebilir. Ama kimisi bu konuda emindi. Kimisi de insanın canı konusunda emindi.
Dinin bu tip tespitleri çürüten bilimin ortaya çıkmasına sinirlenmesinin sebebi, onun söz konusu gelişmeler sonucu toplumsal ekonomik gücünün zayıflayacağını düşünmesi.
9-11. yy arası Arap Rönesansı denilebilir. Eski Yunan matematiği, bilimi, felsefesini her şeyini neredeyse kaybolmak üzereyken insanlığa kazandırdılar çok müthiş bir hamledir. Kur’an’ı red mi ediyoruz türünden tepkilere rastlanmıştır ancak ben araştırdım, bunu buldum gene de Allah bilir diyen bir yaklaşım da söz konusudur. İslam dünyasında, bilimin çok aşamalı bir seyir içerisinde olduğu yerlerde klasik formül budur.  Akıl yoluyla ulaşılan bilgiler toplanır ve “doğruyu ancak Allah bilir” denilir. “Ben kul olarak bu kadar yaptım”.
Batıda bu böyle olmadı, kilise papaza emir verdi. “Dünya duruyor yerinde” dediğinde “dönüyor” diyen adamın hayatı tehlikede. Çünkü “dönüyor” diyen adam haklı çıkarsa o yalancı çıkacak, bir güç odağı olarak meşruiyet zeminini kaybedecek ve din korunamayacak. Esasta korunan iktidarın ta kendisidir.
Batı emek mücadelesi ve bu savaşı yürütürken kiliseyi doğrudan bir savaş cephesi hattı, düşman olarak gördü. Çok doğal olarak, çünkü kilise de onu düşman olarak görüyordu.
Emek mücadelesi demek hayat demek. Komünist ya da marksist olmasına da gerek yok. Daha ahlakî sebeplerle  yapanlar var. Burada sol teori içerisinde binlerce yıldır dine ilişkin bir fikir oluştu. Bu fikir gittiği her yere gitti ama gittiği her yerdeki din hristiyanlık değildi.
Türkiye’de sol hristiyanlığa karşı oluşmuş din eleştirisi hristiyanlık eleştirisi içerisinde oluşmuş sol kültürü, literatürü ve mantığı İslam alanı içerisinde doğrudan geçerli zannettiği sürece çok büyük hatalar yapacaktır. Bunu belki yeniden üretmek, belki toptan çöpe atmak gerekir diyecek. Müslüman ve İslam eleştirilemez gibi bir şey söylemek istemiyorum. Eleştirinin batıdaki din eleştirisinden farklı bir içeriği ve biçimi olması lâzım.
Burada bunu buradaki mantık içerisinde yeniden yapabilmeliyiz. İslam tarihinde bir kişi dinden kuşkuya düşmesi, kuşkusunu beyan etmesi, kuşku üzerinde yaptığı araştırmalar söz konusu olduğunda biz burada ne yapacağız? “Öldürelim” diyenler var. Kuşku imanın önemli şartlarından biridir. Kuşkuya yol açtığında oradan “daha iyi bir mümin olamayacaktır” deyip buna alan açanlar da var. Şimdi bu tarih içerisinde bu ilişki biçimlerinin halk arasında ve halk-ulema arasında doktrin bulma zannedilen kesin emir zannedilen bir çok şey tarih içerisindeki başka farklı görünümlerinin manasını sorabilme, araştırabilme, yani o alanı bir yeniden düşünme alanı olarak alamadık. Ayrıca diğer bir sorun da sol teorinin, batı kaynakları içindeki bir sorun olması; dinin sadece hristiyanlık olarak tanımlanması, hristiyanlık aleyhine geliştirilmiş dinsel teorileri, dine bakışa ilişkin tavırları bütün dinler için geçerli, evrensel şeyler zannedilmesi, dolayısıyla da bunların doğrudan İslam’a uygulanmasıdır.
Türkiye solunun İslam’la teması önemli bir sorun. İkinci bir sorun da cumhuriyetin ulus-devlet mantığının homojen toplum hedefiyle dini yok sayması, genel İslamî muhalefet içerisinde bu laf çok sarf ediliyor. Ben bu tespite katılmıyorum. Zira kemalizmin ya da İttihatçı Kemalizm kadrosunun, yani cumhuriyetin kuruluş kadrosunun hedefi dinsiz toplum falan değildir. Onun hedefi, devlete uyan bir din tasarımı ile ona uygun müminler yetiştirmektir. Bu, aslında Osmanlı’nın yaptığının bir başka versiyonudur.  Osmanlı’da din daha kudretli bir devlet içerisinde daha kudretli bir alandaki talepleri daha geniş bir şekilde temsil edebiliyorken, cumhuriyette böyle olmadı.
Din etkili, beklenmedik sonuçları olabilen bir olgu. Dinlerin önemli bir bölümü, kendi çıkış koşulları itibarıyla önemli toplumsal dönemlerde devrimci bir karaktere sahip olabiliyor. Örneğin Latin Amerika’da sol devrimcilik kiliselerle el ele yürüdü. Avrupa Hristiyanları, Avrupa Marksizmi’nin hristiyanlığa bakışının bütün teorilerini doğru kabul etselerdi Latin Amerika sosyalistlerinin dayanışmak için ortaya çıkardığı yanlarında olan inançlı hristiyanları, en azından kilise mensuplarını kabul etmemesi gerekirdi. Herhangi bir işçiyi, köylüyü kabul etti ama kilise mensuplarını kabul etmemesi gerekirdi. Bırakalım kabul etmemeyi, onlarla birlikte mücadele etti.
Etmemek mümkün mü? Zalim, saldırgan, ölümcül devasa bir düşman var, sadece lokmamı elimden almıyor, canımı da alıyor. Kontrgerillaların öldürdüğü ünlü kardinal vardı, birçok kilisede dile getirilen şu fetva aleyhine görüşler beyan eder: “sosyalistler, komünistler İsa aleyhine çalışan insanlardır, öldürülmelerinde bir sorun yoktur.” İsa’nın yolunda bir sorun yoktur. Solcular için öldürülme fetvası diyebileceğimiz bir şey bu emri talep eder, kardinal tam tersini söyler. “Yoksulun yanında durun” diyen İsa’nın çocukları, yoksulun yanında durmak için çalıştığını söyleyen kimseyi öldüremezler ve bu adamı öldürürler doğal olarak.
Şimdi, oradaki bir iç yanılgı da şu; bizde, bu ikinci şemada ilerleme, evrensellik, gelişme vs. gibi kavramlar adı altında dine yönelik bir kalıp belirlendi. Bu şema içerisinde bir ölçüde din, dinsizlik ya da dindeki gevşek ilişki (tam ladinî bir hâl değil de) dine kayıtsız hizmet, hem inançlı hem değil, bir tür insan modeli geliştirmeyi sonuç olarak ortaya çıkardı. Tam istenen bu değil, çünkü diyaneti kuran mantık herkesin ona uygun bir dindar olmasını istiyor demektir. Ama sonucu öyle olmaz. Sosyal koşullar için başka türlü yürütürler, buradaki bir tutumda sanki solmuş gibi tanımlandı. Dolayısıyla, iki şey var: solun, teoriden kaynaklanan, toplumla temasta bir sorunu var, fakat bunun aşılmasına yönelik bir gayreti de var. İkincisi; bütün bu şema içerisinde, solu yok etmeye yönelik 12 Eylül’ün yarattığı mekanik, fizikî sonuçlar var. Çok etkilidir, çok ağırdır, çok yoğundur ve bunun yerine sanki solmuş gibi bir hat sunulur.
Bugün Kürtlerin hakkını verin denilince, “nasıl solcusun, bir ulus içerisinde iki tane dil mi olur?” diyen insanlar böyle diyebilir ama “nasıl solcusun?” sorusu garip kalıyor, bu garipliğin önemli sebeplerinden bir tanesi şu: insan aldığı eğitimin, gördüğü ideolojik terbiyenin ötesine geçemez, çıkabilir de kolay kolay geçemez. Burada sol açısından böyle bir şema söz konusu iken, ekmek mücadelesini temel tutuğuna emin olan, bu konuda kararını vermiş olan, sağ demeyelim ama bu bir müslüman olabilir, başka bir sağ mantıktan gelebilir, müslüman değil de ama büyük nüfus böyle olduğu için bir müslüman da örneğin şunu sorabilir.
Sanıyorum, Türkiye’nin “Antikapitalist Müslüman” diye tanımlı olarak çıkanlar içerisinde de müslüman olarak daha önce sosyalist birçok insan bulunur, birçok insan hiç müslümanlığından vazgeçmeden (namaz kıldı kılmadı o ayrı), inanç manasında burada bulunur. Nasıl solun kendi içerisinde araştırma görevleri, temas için mücadele mecburiyeti varsa neden devletin, başka devletlerin ve devlet  mantığı içerisinde müslüman olmayan ve müslümanken müslümanlığın dışına çıkan ve solcu olarak varlığını yürütenlere ilişkin a) geleneksel b) devlet mantığı çerçevesinde örgütlenmiş müslümanlıklarla bakıldı bugüne kadar.
Bu sorunun cevabı da diğeri kadar önemli… Yani samimi müslüman ama “6. Filo’ya git” diyen solculara karşı saldırmayı İslam’ın bir gereği sanıyor, bu nereden çıkıyor, nasıl mümkün olabiliyor? Yani doğal olarak çift taraflı emek mücadelesi yapıyor güya ama sadece başörtüsüne, sakala saldırmayı, laf etmeyi, onu yasaklatmayı solculuk zannediyor. Yani pratikte Antikapitalist Müslüman Hareketin çıkışını, beyanatlarını, 1 Mayıs’a gelişlerini bu eleştiriyi ve özeleştiriyi yapmış bir insan grubunun gelişi olarak görmek gerekir. Sembolik olarak hükmü çok büyüktür, sayısal olarak hiçbir önemi yoktur, çünkü sayısal olarak bütün dünyada solun bir zayıflığı mevcut.
Bütün dünyada toplumu dönüştürme rolü üstlenen herkesi şeytan ilân etme durumu var. Bu manada devrimci bütün pratikler lanetleniyor, neredeyse Fransız İhtilâli’nin kendisi de. Fransız İhtilâli’nde de çok zorba ve kanlı işler çıktı. Sonradan insanlık içinde olumsuz bir takım gelişmeler yaşandı ama bu ihtilâlin tarih içerisinde özel bir yeri var. Aristokrasi de, kilise de iki zalim güç odağının yok edilme merkezidir. Bazen başka türlüsü mümkün olmayabilir, bunu planlayarak yapmazsınız ama sonuç öyle olur. Kuşatılmış bir sarayı devirdiğiniz zaman herkese çiçek verip öbür gün başınızda kalmasını, devam etmesini isteyemezsiniz, bir yok etme hareketine girer, sonuç o yöne doğru gider ve bunu istemeyenler de durduramaz.
Ana meselelerden birisi bu mu, solun içinde bulunduğu bilinç eksikliğini böyle mi tanımlıyorsunuz?
Şöyle ki: genel şema Dünya üzerinde bu tür eğilimlerin şeytanlaştırılması, kötüleştirilmesi ve bu tür hareketlere bağlanan umutların kırılması… Bunun yarattığı etki var, bu durum burayı da etkiliyor. İkincisi, Batı merkezli din bilgisi, din eleştirme bilgisinin buradaki geçersizliğinin fark edilmemesi yatıyor, teorik olarak kendisini üretmek için kendini özeleştiri süzgecinden geçirememiş, araştırma sürecine tabi kılamamış. Üçüncüsü; içerideki eğitim, ama 12 Eylül’ü asla unutmamak lâzım. Bütün yapılar bir şekilde kırılıp dağılınca pratikte hareketli bir şey görüp bulamayız. Bir şey daha, 12 Eylül konjonktürü sürekli devam ediyor. AKP’ye dikkat edin, bütün grupların temas ettiği her noktaya çok ağır saldırıyor. Yani Müslüman Anti kapitalistler 1 Mayıs alanına geldiler, iki gün sonra İhsan Eliaçık’ın kızı gözaltına alındı, İhsan Eliaçık’ın kızının hareketle bir ilgisi yok, başka bir politik mantık ve yaşam biçimi içerisinde ama onu alanlar ne yaptıklarını biliyorlar.
Akademisyen bir kadın BDP’ye gidiyor onu alıyorlar, bütün irtibat ve bağlantı noktalarına saldırıyor. 12 Eylül’ün mantığı da budur. Öldürme, araya bariyer koyma, konuşturmama, adam satın alma… Bunlar da saldırma biçimidir. Bir sorun daha var, aslında temel bir sorun, örgüt biçimi açısından bir sorun var.
Bu sadece solla ilgili değil, bu herkesle ilgili, herkes bunu elden geçirmek zorundadır. Bilinen yöntem parti mücadelesiydi, parti denilen şey batı kaynaklıdır. Parti bir devlet minyatürüdür. Mücadele ettiği devlete benzeyen bir yapı ile başlar. Dolayısıyla, bütün hedeflerini çöpe atabilecek bir hukuku kendi içinde taşır. 1917 Devrimi’nde Rusya’da olan buydu. Mao bunu görmüştü, buna engel olmak için öyle icatlar yapmıştı ki en sonunda her şey birbiri üzerine çöktü, başka bir şeye dönüştü. Yani hiyerarşik, merkezî mantıkta, kimi açık kimi gizli olabilir, bunlar önemli değil, açıklık-gizlilik daha çok toplumsal, kültürel, siyasal bağlama bağlanır. Yani, devlet şu kadar konuşmayı bile suç sayarsa, biz bunu gizli yaparız, saymıyorsa açık yaparız. Açıklık ve gizlilik biraz böyle bir yan taşır. Parti modeli denilen model dışında bir mücadele modeli mecburî ve bu model, herkesin aradığı ama kimsenin bulamadığı bir şeydir. Arap devrimlerinde baştan itibaren, “hareket yok, kadro yok, başarısız olur” deniliyordu, başarılı olunuyormuş. Uzun vadede o başarı başarısızlığa dönebilir mi, evet dönebilir. Ama şu kesin: bir parti olsaydı, hareket kadrosu ve programı olsaydı, başarısızlık baştan garantiydi. İkinci bir Baas’tan başka hiçbir şey göremezdik. Çünkü Baas’ta bilinen klasik sol devrimci modellerde diğer örgütlenme modellerinde burjuva parti mantığını, katolik parti mantığını içlerinde taşırlar ve bu da devlet modelinin bir versiyonudur. Hedef odur zaten. Devleti aldığında en baştan bütün kurumlarına yerleşecek şekilde örgütlenir. Kaleye girmek için aynı boyda yapılan kule gibi, o yüksekliğe mahkûm kalırsın.
En nihayetinde, bu ezilenlerin, yoksulların iktidar mücadelesi değil mi?  Bu söylenenler somut bir parti ihtiyacını ortadan kaldırmıyor fakat…
Marksist-Leninist parti formu, iktidarı ele geçirmek için geliştirilmiş formların bilinen en etkilisi, çok kısa zamanda etkili oldu, Rusya gibi bir yerde başarılı oldu. Fakat bu kendi ilke ve pratiklerini, kendi arayışlarını ve kendi hedeflerini birdenbire yok edebilen bir form. Bir örgüt modeli, örgütlenme biçimi açısından belli ki başka bir form bulunması, araştırılması lâzım.
Bu sorunların bir kenara konulması kaydıyla, Mısır örneğinde, örgütsüz, başıbozuk bir hareket doğdu, iktidarı alaşağı etti ama nihayetinde başka bir güç, burjuva bir örgütlenme, İhvan iktidarı eline aldı. Yani Müslüman Kardeşler modelinin Ortadoğu’daki işbirlikçiliği kazandı.
İhvan tam bir parti örgütlenmesi sayılmaz ama bir örgütlenme olduğu doğru. Buradan şöyle bir sonuç asla çıkmamalı; ben mevcut parti formundaki mücadelelerin yanlış olduğunu, bunların kesinlikle bir şey yapamayacağını söylemiyorum. Sadece bildiğimiz formlar, tarzlar ve yollarla devam edelim demiyorum, başka bir örgütlenme, ilişki modeli ve şeması da hep aklımızda olmalı, bunun mecburiyeti var.
Bu söylediğiniz çok kıymetli ancak eski mücadele pratikleri ve deneyimler bu yolla topyekûn çöpe atılıyor çoğunlukla.
Yakın dönem Yunanistan’da birbirine çok fazla benzemeyen, benim kategorik olarak baştan reddedeceğim şekilde çok keskin hiyerarşik, dogmatik örgütlenmiş hareketler biraraya geldiler ve çok önemli bir seçim başarısı elde ettiler. Çok yaygın bir hareketti. Çipras’ın başında olduğu Syriza başarılı oldu. Bunlarla birlikte, hatta içinde olmanın bir sakıncası da yok. Yan yana olmanın, gerektiğinde temas kurmanın… Fakat soru olarak bunu hep akılda tutma mecburiyeti de var. Yani, öyle bir örgütlenme biçimi olmalı ki iktidarı aldığımızda bizi devirdiklerimize benzemeyecek bir yapıya çevirsin. Bu soru olarak hep akılda tutulması gereken bir mesele.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>